Prof. Dr. Harun Demirkaya

Özgürlük

featured

Bu köşe yazısı, özgürlük kavramını sadece fiziksel bir serbestlik olarak değil, bireyin kendi iradesine hakim olması ve sorumluluk alabilmesi çerçevesinde ele almaktadır. Yazara göre gerçek hürriyet, insanın içsel zaaflarından ve toplumsal baskılardan arınarak kendi kararlarını verebilmesi ve aynı zamanda başkalarının haklarına saygı duymasıdır. Demokratik toplumların temel görevinin bireysel hakları güvence altına almak olduğu vurgulanırken, hukukun üstünlüğü ve ifade özgürlüğünün bu sistemdeki hayati rolü açıklanmaktadır. Özgürlük, cehalet ve korkuyla daralan, ancak bilgi ve sorgulama ile genişleyen sürekli bir gelişim süreci olarak tanımlanmaktadır. Sonuç olarak, toplumsal refaha ulaşmanın tek yolunun zihnen ve ruhen özgürleşmiş, sorumluluk bilincine sahip bireylerden geçtiği savunulmaktadır.

 

İnsanlık tarihi boyunca en çok konuşulan, en çok uğruna mücadele edilen ve belki de en çok yanlış anlaşılan kavramlardan biri özgürlüktür. Krallar devrilmiş, imparatorluklar yıkılmış, savaşlar yapılmış, devrimler gerçekleştirilmiş; bütün bunların merkezinde çoğu zaman özgürlük arayışı yer almıştır. Ancak özgürlük nedir sorusuna verilecek cevap, sanıldığı kadar basit değildir.

Bir kuşun kafesten çıkarak uçması mıdır özgürlük? Ya da bir insanın istediği her şeyi söyleyebilmesi midir? Yoksa bir insanın kendi iradesine sahip olması, kendi kararlarını kendisi vermesi midir? Kendi seçimlerini kendisi yapabilmesi midir? Ve kararlarının ve seçimlerinin sonuçlarını üstlenebilmesi midir özgürlük? Belki de hepsi. Hepsi birer özgürlük alanı olarak değerlendirilebilir. Ancak modern dünya özgürlüğü, çoğunlukla “istediğini yapabilmek” şeklinde tanımlanmaktadır. Oysa bu tanım özgürlüğü ifade etmek için yeterli değildir. Zira insanın her istediğini yapabilmesi özgürlük değildir. Bu durum bazen tutkularının ve dürtülerinin kölesi olması anlamına da gelebilir. Öfkesine gem vuramayan biri veya kararlarını kendisi veremeyen bir insan, gerçekten özgür müdür? Kumar bağımlısı, alkol bağımlısı veya sosyal medya bağımlısı olan biri, kendi tercihleriyle hareket ettiğini düşünse bile davranışlarını şekillendiren kendi iradesi midir? Buna olumlu yanıt vermek pek olası görünmüyor.

Bu nedenle asıl özgürlük kişiyi sınırlayan engellerin yokluğu değildir; aynı zamanda insanın kendi nefsine, korkularına, tutkularına ve zaaflarına hükmedebilmesidir. Antik Yunan filozoflarından günümüze kadar birçok düşünürün üzerinde uzlaştığı nokta budur: Kendini yönetemeyen insan, başkasının yönetiminden kurtulsa bile, bütün sınırlardan arınsa bile tam anlamıyla özgür değildir.

Öte yandan bireysel özgürlük kadar toplumsal özgürlük de önemlidir. Bir insan düşüncelerini açıklayamıyorsa, inançlarını yaşayamıyorsa, adil yargılanamıyorsa veya korku içinde yaşamaya zorlanıyorsa özgürlüğünden söz edilemez. Yani insan yalnızca bedeniyle değil, düşünceleriyle de özgür olmalıdır. Demokratik toplumların temel amacı da insanı bedeniyle de ruhuyla da özgür kılmaktır. Demokratik toplum özgürlükler toplumudur. Özgürlük yoksa demokratik toplum da yoktur. Demokratik toplumlarda devletin görevi vatandaşlarını yönetmek değil, onların özgürlüklerini güvence altına almaktır. Hukukun üstünlüğü, insan hakları, ifade özgürlüğü ve bağımsız yargı gibi kavramlar bu nedenle ortaya çıkmıştır. Çünkü özgürlük, yalnızca iyi yöneticilerin lütfuna bırakılamayacak kadar değerli bir haktır.

Bu kadar değerli olmasına karşın özgürlük sınırsız değildir. Özgürlüğün sınırı diğerinin özgürlüğünün başladığı yerdir. Yani bir insanın özgürlüğünün bittiği yerde başka bir insanın özgürlüğü başlar.

Başkalarının haklarını ihlal eden davranışlar özgürlük değil, keyfiliktir. Trafikte kırmızı ışıkta geçmek, başkasının malına zarar vermek, yalan haber yaymak, bilinmesi gereken gerçekleri toplumdan veya bireylerden saklamak, içinde bulunulan toplumun yaşamsal haklarını tehdit eden eylemlerde bulunmak, canlılara ve doğaya zarar vermek, şiddeti teşvik etmek gibi hususlar özgürlük kapsamında değerlendirilemez. Çünkü gerçek özgürlük, sorumlulukla birlikte var olur.

Sorumluluğu da taşımak kaydıyla insan, düşüncelerini korkmadan ifade edebildiğinde özgürdür. İnancını veya inançsızlığını baskı görmeden yaşayabildiğinde özgürdür. Kendi hayatıyla ilgili kararları başkalarının zorlaması olmadan verebildiğinde özgürdür. Ancak bütün bunlardan daha önemlisi, kendi vicdanının sesini duyabildiğinde ve kendi kararlarının sonuçlarını üstlenebildiğinde özgürdür.

Elbette insanın özgür olmadığı anlar da vardır. İnsan yalnızca demir parmaklıklar arkasında olduğunda özgürlüğünü kaybetmez. Bunun yanında insanın özgürlüğünü sınırlayan hatta elinden alan çok daha başka faktörler de vardır. Örneğin; insan sürü psikolojisine teslim olduğunda özgür değildir. İnsan “el ne der” kaygısıyla hareket ediyorsa özgür değildir. İnsan mahalle baskısı ile kendi doğrularını söyleyemediğinde veya yapamadığında özgür değildir. İnsan özgür düşünmesi gereken bir birey olarak; bir ideolojinin, bir liderin, bir grubun veya bir çıkar çevresinin sorgusuz sualsiz takipçisi haline gelmişse de özgür değildir. Çünkü bazen özgürlükleri sınırlayan en ağır zincirler görünmez olanlardır. Görünmez zincirler nedeniyle insanların büyük bölümü bedenleriyle değil, zihinleriyle tutsaktır. Çünkü toplumun beklentilerine uygun davranma kaygısı, korkular, önyargılar ve alışkanlıklar çoğu zaman demir parmaklıklardan daha güçlü hapishaneler kurar.

Belki de bu nedenle özgürlük bir varış noktası değil, sürekli devam eden bir yolculuktur. İnsan her gün biraz daha özgürleşir veya biraz daha esirleşir. Her doğru soru, her sorgulama, her cesur karar ve tabii her gün edinilen doğru bilgi özgürlüğe açılan yeni bir kapıdır. Körü körüne bağlılık, korku, teslimiyet ve maalesef cehalet ise özgürlüğe açılan o kapının biraz daha kapanmasına neden olur.

Sonuç olarak özgürlük yalnızca zincirlerin kırılması değildir. Özgürlük, insanın kendi aklını kullanabilmesi, vicdanıyla yaşayabilmesi ve kendi hayatının sorumluluğunu üstlenebilmesidir. Gerçek özgür insan ne başkalarını köleleştiren ne de başkalarının kölesi olan insandır. Özgürlüğün özü; başkalarının özgürlüğüne saygı duymak ve kendi kendisinin efendisi olabilmektir.

Çağdaş demokratik toplumlarda devletin özgürlük açısından en temel görevi, bireylerin hak ve hürriyetlerini yasal güvence altına almaktır. Bu hakların eşit biçimde kullanılmasını sağlamak ve keyfi müdahaleleri önlemektir. Zira demokrasilerde devlet, özgürlüklerin önündeki engelleri kaldıran tarafsız bir hakem konumundadır. Bu hakem konumunun kazanımı ve sürdürülmesi üç adımda gerçekleştirilir. Birincisi, bütün yurttaşların ifade, inanç, seyahat ve örgütlenme gibi anayasal hakları, hiçbir ayrım gözetilmeksizin korunmalı ve güvence altına alınmalıdır. İkincisi, devlet keyfi otorite kullanımını sınırlamalı, bağımsız yargı mekanizmaları ile bireyi devletin veya diğer güç odaklarının olası baskılarına karşı korumalı yani hukukun üstünlüğünü tesis etmelidir. Ve nihayet devlet, tüm bireylerin kendi potansiyelini tam anlamıyla gerçekleştirebilmesi için adil bir zemin (sosyal ve hukuksal altyapı) hazırlamalı yani fırsat eşitliği sağlamalıdır. Bütün bunları sağlamak ve korumak refah toplumuna ulaşabilmenin de aracıdır. Çünkü büyüme, gelişme, kalkınma ve refah toplumu ancak ve ancak özgür beyinlerin çabaları ile gerçekleştirilebilir.

“Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir; egemenlik kayıtsız şartsız milletindir; bizce hürriyet; insanın, diğer bir insanın hürriyetine zarar vermeden, her türlü tasarrufta bulunabilmesidir” diyen yüce Atatürk’ün evlatları olarak daha mutlu, daha müreffeh, daha demokratik ve daha özgür bir Türkiye’de yaşayabilmek dileğiyle.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!