Bu köşe yazısı, İmam Mâturîdî’nin bilgi teorisi, inanç esasları ve din-siyaset ilişkisine dair derinlikli görüşlerini kapsamlı bir biçimde ele almaktadır. Mâturîdîliğin akıl, duyular ve doğru haberi bilginin temel kaynakları olarak kabul ettiği, dini meselelerde aklı merkeze alan dengeli bir yöntem izlediği vurgulanmaktadır. Kaynakta özellikle din ile şeriat ayrımı yapılarak, inancın evrenselliği ile uygulama alanındaki tarihsel değişimler arasındaki farka dikkat çekilmektedir. Ayrıca, iman-amel ilişkisi ve insan iradesi gibi kelami konularda ekolün özgün yaklaşımları detaylandırılmaktadır. Son bölümlerde ise bu düşünce sisteminin Türk-İslam tarihindeki siyasi etkileri, medreselerdeki dönüşümü ve günümüzdeki önemi üzerinde durulmaktadır. Mâturîdîlik, tarihsel süreçteki engellere rağmen modern dünyada hâlâ akılcı ve milli bir dini kimliğin temeli olarak sunulmaktadır.
Bilgi Teorisi
Mâturîdî; Bilgi Sosyolojisi-Felsefe ve Din Felsefesinin konusu olan “bilgi nedir, ne işe yarar, önemi, edinme yolları, nasıl meydana geldiği ile dini bilginin mahiyeti” gibi konular üzerinde durmuş, bir “Bilgi Teorisi” ortaya koymuş, Kelamın yanı sıra Tefsir-Fıkıhta bunun ilk uygulamasına giden bir İslam âlimi olmuştur.
Mâturîdî’ye göre, bilginin kaynağı; duyular, haber ve akıldır.
Bilgi; bir şey ile ilgilidir. Bir şey; bir bilgi kaynağının konusu olabileceği gibi, bir den fazla bilgi kaynağının konusu da olabilir. Gerekli özelliği taşıması halinde; duyular-haber-akıldan biri veya birkaçı ile elde edilen bilgi, kesin ve inkârı imkânsızdır.
Kur’an-ı Kerim’in Nahl Suresi’nin 78. Ayeti ise (Siz, hiçbir şey bilmez iken; Allah, sizi analarınızın karnından çıkardı; şükredesiniz diye size kulaklar, gözler ve kalpler verdi.) bilgi teorisinin ilham kaynağıdır.
Duyular (Iyân)
Mâturîdî; duyular ile ilgili olarak, biri; “Iyân”, diğeri de “Havâss” gibi iki farklı kavramı kullanır.
Havâss; görme-işitme-koklama-tatma-dokunmadan oluşan beş duyu yoluyla elde edilen bilgiyi ifade ederken, Iyân ise; hem beş duyu, hem de iç duyu ile ulaşılan bilgiyi ifade eder. Tabii ki hayvanlardaki içgüdü de buna dâhildir. Duyular yolu ile elde edilen bilgiye ise “duyu bilgisi” der.
O’na göre, duyular; insanın hem iç, hem de dış dünyası hakkında bir bilgi verir. Duyu bilgisi; duyuların algılama kapasitesi ile sınırlı olup, doğruluğu duyu organının sağlamlığına bağlıdır.
Haber
Mâturîdî’ye göre insanın sahip olduğu birçok bilginin kaynağı haber ile ilgilidir. Bir haber, doğru veya yanlış olabilir. Doğruluğu-yanlışlığı kesinleşmeyene kadar da; bir haber, doğru ya da yanlış olarak kabul edilemez.
Mâturîdî, haberi; Resûlün Haberi, Resûlden Gelen Haber, Genel Haberler başlığı altında ele alır.
Resûlün Haberi
Resûlün haberinden kastettiği şey Kur’an’dır. O, Kur’an-ı akli bir mucize olarak görür. Zira Hz. Peygamber tarafından tebliğ edildiğinde hiç kimse bunun bir benzerini ortaya koymaya muvaffak olamamıştır. Bu nedenle; Kur’an akli bir mucize olup, mutlak doğru bilgiyi içerir. Haliyle “akli delil ve Kur’an-a” aykırı olan her haberin reddedilmesi gerekir.
Resûlden Gelen Haber
Mâturîdî; kendinden önce gelen âlim ve hadisçiler gibi, Hadisi; “Mütevatir Haber ve Âhâd Haber” olmak üzere iki kısımda ele almış, farklı bir tanım ve açıklama ortaya koymuştur.
O’na göre, Mütevatir Haber; yalan olmasında hiçbir ihtimal olmayan, Âhâd Haber ise; her zaman bir şüphenin bulunduğu bir haberdir. Eğer haberin yalan olmasında, hiçbir ihtimal yok ise bu haber Peygamberin haberi gibidir.
Âhâd Haber; doğruluğu ispatlanmadıkça kullanılamaz, ispatlanması halinde; ameli konularda kullanılabilir, ancak itikadi konularda delil olarak kabul edilemez.
Genel Haberler
Mâturîdî, din dışında; sosyal, fen, formel (matematik, mantık) bilimin konusu olan haberi genel haberler başlığı altında ele alır. Bunun önemli bir bilgi kaynağı olduğunu ve doğruluğunun insan yaşamında önemli bir rol oynadığını söyler.
Akıl
Mâturîdî’ye göre, akıl; faydalı ve zararlı olanı birbirinden ayıran bir araçtır. Sadece genel haber ve ahlakın kaynağı değil, dini bilginin de kaynağıdır.
Akıl yürütmeden gerek duyular gerekse haber yolu ile elde edilen bilginin doğruluğu belirlenemez. Zira gözle görülemeyen çok küçük şeyleri belirlemek için akıl yürütmeye ihtiyaç vardır. Akıl yürütmeden sihirbazlık ve mucize gibi iki şeyi birbirinden ayırt etmek mümkün değildir. Ayrıca Kur’an’ın birçok ayetinde, akli delillere yer verilmiştir; Allah da insanlara akıl yürütmeyi emretmiştir.
Her ne kadar bir şeyin güzel-çirkin, iyi ya da kötü oluşu hakkında; duyular-haber bir bilgi verse de, akıl yürütme ve düşünce olmadan nihai bir bilgiye ulaşılamaz.
Allah’ı ve O’nun emirlerini bilmek, ancak istidlal (delilden sonuç çıkarmak) ile mümkündür.
Bu sözlerden anlaşılacağı üzere, Maturidi; dinin öğrenilmesinde her ne kadar nakli ve akli gibi iki kaynağı esas almış ise de, yorumda, duyulara da yer vermiştir. Haliyle duyular, haber ve akıl olmak üzere üçlü bir kaynağa başvurduğu görülüyor

Din Bilim Ayrımı
Maturidi’ye göre, İslam; akıl üstü, ancak; akıl dışı değildir. Bilim; Allah’ın kâinatta koyduğu kanunların, insanlar tarafından keşfedilmesini sağlar, Allah’a olan inancı da güçlendirir. Dini bilgiler ise bilimin cevap veremeyeceği sorulara cevap veren, bilimi tamamlayan bir özellik arz eder. Bilim de; aklın, bir ürünüdür.
Mutezile ve Maturidi itikadi görüşünde; din-bilim ayrı-ayrı ele alınırken, Selefi ve Eş’ari itikadi görüşünde ise; din-bilim iç-içe geçmiştir. Zira Selefi ve Eş’ari itikadi görüşüne göre; dini bilgiler sınırsızdır, her türlü soruya cevap verir.
Yavuz Sultan Selim’in halife olmasına kadar, Osmanlı medreselerinde; Maturidi itikadi görüşü hâkim iken, halife olması ile Eş’ari itikadi görüşü ağırlık kazandı, zaman içinde de fen bilimleri medrese eğitim- öğretim müfredatından çıkarıldı.
Din-Şeriat Ayrımı
Mâturîdî; fıkhi açıdan takipçisi olduğu Ebû Hanîfe gibi din-şeriat ayrımına gitmiş, O’nun görüşlerini geliştirmiştir.
Ebû Hanîfe’ye nispet edilen “Kitab-ül el Âlim vel Müteallim” adlı eser incelendiğinde, O’nun din-şeriat ayrımına gittiği görülmektedir.
Ebû Hanîfe’ye göre; “Din birdir, şeriat ise çok ve muhteliftir. Zira hiçbir peygamber kendinden önce gelen peygamberlerin dinini reddetmemiş, ancak insanları kendi şeriatına davet etmiş, kendinden önceki şeriata uymayı ise nehyetmiştir.”.
Bunun için; Maide Suresi, 48. Ayeti (…Her biriniz için bir şeriat ve açık bir yol meydana getirdik. Eğer Allah dileseydi, hepinizi tek bir ümmet yapardı…) delil olarak gösterir.
Yine O’na göre, “tüm peygamberler; aynı dinin, Tevhid dininin mensubudurlar. Din; değişmez, artıp eksilmez, tebdil, tahvil, tağyir, edilmez. Şeriatlar ise tebdil, tağyir, neshedilmiştir. Peygamberlerin farklı farzları tebliğ etmeleri; din ile değil, şeriat ile ilgilidir. Eğer Allah’ın tüm emrettiklerini yapmak ve tüm yasaklarından kaçınmak din olsaydı; bu durumda Allah’ın emirlerinden her hangi birini terk eden veya yasaklarından birini çiğneyen, Allah’ın dinini terk etmiş, kâfir olmuş olurdu.”.
Mâturîdî, tıpkı Ebû Hanîfe gibi din-şeriat ayrımı yapar; akılla din, şeriat ile vahiy arasında ilişki kurar; nakli (semi) ameli bilginin, aklı da itikadi bilginin kaynağı olarak kabul eder.
Mâturîdî’ye göre, genel olarak din; insanın inandığı şey için kullanılan bir kavramdır. Tabii ki bu, Pagan dinlerini de içeren bir tanımdır. İslam dini için de “Mutlak Din” kavramını kullanır.
Mâturîdî’ye göre;
“Dini bilgiye-inanca ulaşmanın yolu; akıl ve istidlal, Şeriatın bilgisine ulaşmanın yolu ise vahiy-peygamberdir.
İman; dindir, dinler ise inançları içerir.
İnançların bulunduğu ve varlığını sürdürdüğü yer ise kalptir. Zira kalple tasdike hiçbir yaratığın müdahalesi olamaz.
Geçmişte gönderilen tüm peygamberler ve nebiler; tek bir dinin, Allah katında mutlak ve değişmeyen İslam dininin mensubudurlar. Bu nedenle mutlak yol; Allah’ın yolu, mutlak din; Allah’ın dini, mutlak kitap; Allah’ın kitabıdır.
Mutlak din; tevhid, inanç esasları, ibadetin sadece Allah’a yapılması, Allah’a şükrün zorunluluğu ve ahlaki ilkeleri içerir. Bunlar akıl ve istidlal ile bilinmesi zorunlu şeylerdir. Zira bilmek ve inanmak; taklit veya eğitim-öğretim ya da zorunlu bilgi yolu ile değil; akıl ve istidlal ile olur.
Şeriat; ibadet ve şeri hükümleri içerir. İbadetlerin miktarı, sayısı, şekli ve şeri hükümler Peygamberden peygambere göre değişir. Değişmesi ise peygamberin geldiği dönemdeki farklı toplumsal yapıdır.
Akıl sahibi herkes Allah’ın varlığını bilmekle sorumludur. Bu konuda bir mazeret ileri süremez. Mazeret sadece dini hükümler-ibadetlerin nasıl olacağı konusundadır. Allah bu mazereti ortadan kaldırmak için de peygamberler göndermiştir. Bunun dışında; bunlar akıl ile tespit edilemez, akla bırakıldığında da bu alanda birçok alternatif ortaya çıkar. Ancak dine bağlanmanın dini bilgiye ulaşmanın yolu akıldır. “.
Mâturîdî, şeriattaki herhangi bir hükmün varlık sebebinin ortadan kalkması veya sürenin sona ermesi halinde; bu hükmün beşeri bir müdahale (ictihad) ile uygulamasına son verilebileceğini ileri sürer. Buna delil olarak, Hz. Ömer’in; Tevbe Suresi, 60. Ayetteki (… Kalpleri İslam’a ısındırılacak olanlara…) hükme istinaden İslam’a kazandırılacak kişilere verilen zekâtı kaldırmasını gösterir. Hz. Ömer’in bu uygulamaya son vermesi ise İslam’ın güçlenmesi nedeni ile bunun varlık sebebinin ortadan kalkmasıdır.
İman
İman; kalp ile tasdik, dil ile ikrardır. Ancak; esas olan, kalp ile tasdiktir. Buna; delil olarak, Hucurat Suresi; 14. Ayeti (…İnanç henüz gönüllerinize yerleşmedi…) ile Mücadele Suresi; 22. Ayeti (…Allah’ın kalplerine imanı nakşettiği…) gösterir.
Kişi; Allah’ın birliğini, Hz. Muhammed’in resul olduğunu gönülden benimsemesi ile Mümin ve Müslim sıfatını kazanır.
Bilmek, mümin olmak için yeterli değildir. Zira bir şeyin mahiyetini bilmek; onu tasdik etme anlamını taşımaz. Bu nedenle bilgi ve iman farklı şeylerdir. Ancak; bilgi, kalple tasdikte önemli bir rol oynar. Zira inkârcılığın bir nedeni de cehalettir.
İman; “tasdik etmek, onaylamak” demektir. Aksi ise tekzip, diğer bir ifade ile inkâr ve yalanlamadır. Tekzip, “inkâr” niyetini ifade ediyorsa bu da “küfür” dür.
Allah’ın Varlığını Bilmek
İnsanlar, Allah’ın varlığını bilmekle sorumludur. Zira Allah’ın varlığı- birliği, sıfatları, evrenin yaratıcısı olduğu; akıl ile bilinmesi gerekli bir şeydir. Bu nedenle vahiy ulaşmayan kimse bu konuda sorumlu olup, mazur görülmez. Şeriattan ise sorumlu değildir. Çünkü bir topluma peygamber gönderilmediği sürece; o insanlar, işledikleri günahlardan dolayı sorumlu tutulmazlar ve bunlardan dolayı cezalandırılmazlar.
Hürriyet
Hürriyet, iman ve küfrün varlık şartıdır. Metazori iman ya da küfür olmaz. İsteyen imanı, isteyen ise küfrü tercih edebilmelidir.
İmanda İstisna
Şartlı ve şüpheli iman olmaz. Mümin; imanını ve mümin olduğunu bir şart ve şüpheye mahal vermeksizin açıkça ifade etmesi gerekir. “Ben gerçekten müminim” demesi gibi.
Taklidi İman
Asıl iman; Hak ve hakikati, sağlam bilgi ve delili ile bilmekle olur. Bunun dışındaki iman ise Taklidi İmandır.
Asıl iman sahipleri; hür, bilen ve aklı kullanan insanlardır. Bunların doğru yoldan saptırılması ise mümkün değildir.
Taklidi iman sahipleri; hürriyet, bilgi, düşünceden yoksun kişilerdir. Bu nedenle; bunlar, her zaman başka bir dinin mensupları tarafından doğru yoldan saptırılma tehlikesi altındadır.
İman-Amel İlişkisi
Ameller; imanın bir parçası değil, imanın dışında birer farzdır.
Amel (eylem), imandan bir parça değildir. Zira iman ve amel farklı şeylerdir. Bunun için; ibadetleri ihmal eden, zina eden, içki içen, hırsızlık yapan veya benzeri günahları işleyen; imandan çıkmaz, günahkâr olur. Büyük günah işleyen; Allah’ı inkâr etmez, O’na inanır, O’nun affına sığınır ise bu günahkâr bir mümindir. Farzları reddetmesi halinde ise kâfir olur.
İman ve amel bir bütün değildir.
İman-amel bir bütün olsaydı, Kur’an da iman ve amel konusu ayrı- ayrı geçmezdi; amellerdeki tek bir ihmal bile kişinin imanını zedeler, hiç kimsenin imanı tam olmazdı. Oysaki İslam’a girmenin şartı; ameller değil, Allah’ı kalp ile tasdiktir.
Kişi; amelleri terk etmek ile mümin vasfını kaybetmez, ama tasdiki kaybetmek ile iman vasfını kaybeder. Haliyle iman; amelin sebebidir. Zira iman olmadan, amel de olmaz.
İmanda Artma ve Eksilme
Ameller; imanın bir parçası olmadığı için, amel ile iman ne artar, ne de azalır. Kişi İyi amelle sevap, kötü amelle günah kazanır. Günahkâr, ameli hafife alır veya inkâr ederse; imanını kaybeder.
İmanda Eşitlik
Bütün Müslümanlar, imanda eşittirler. Birinin imanı diğerinden çok ya da az değildir. Farklılık ise ameller ile ilgilidir.
İman-İslam İlişkisi
İman vasfını kazanan, aynı zamanda İslam vasfını da kazanır. Haliyle bütün Müslümanlar; mümin, bütün müminler de Müslümandır.
Büyük Günah işleyenin Durumu
Büyük Günah işleyen; imandan çıkmaz, bu günahkâr bir mümindir. Haliyle Allah’ın cezalandırma tehdidinin muhatabıdır. Böyle birinin ahiretteki durumu ise Allah’ın dilemesine kalmıştır. Allah; isterse cezalandırır, isterse affeder. Bunun için; ne ümitsizliğe kapılıp korku içinde ne de affedileceği beklentisiyle yaşamalıdır.
Söz ve Tehdit (el-Va’d ve’l-Va’id)
Allah; bazı ayetlerde iyilik yapanları mükâfatlandıracağını, kötülük yapanları ise cezalandıracağını veya bunların ebedi cehennemlik olduğundan söz etmiştir.
Eğer Allah; bir iyilik karşılığında mükâfat vereceğini söylemiş ise bu sözünden asla dönmez, mükâfatı verir. Ancak; bir kötülük nedeni ile ebedi olarak cehenneme koymakla tehdit etmiş ise kulunu rahmeti ve acıması ile affedebilir.
Kader ve İrade Hürriyeti
Mâturîdî; bu konuyu, “kesb” ve “halk” kavramları ile açıklar. Kesb; kulun kendi iradesi ile tercih ettiği, Halk ise; insanın kudret ve isteği dışında meydana gelen eylemlerdir. Refleksler, kalbin çalışması gibi.
O’na göre; Allah, kullarını kendi fiillerini yapma-kazanma açısından hür kılmıştır. Bir fiile yönelmek, tercih etmek-yapmak insana aittir. Her şeyin yaratıcısı olan Allah, insan fiilinin de yaratıcısıdır. Bunun için yaratma yönünden fiile tesir eden güç Allah’a aittir. Haliyle İnsan; bir işi yapmak isteyince, Allah onda bu eylemi yapacak gücü yaratır.
İyi ve Kötü
İyi-kötü, güzel-çirkin akıl ile anlaşılabilen bir şeydir. Ayrıca ahlaki duygu, insanın yaratılışında vardır. Allah, “iyiye; iyi, kötüye; kötü” der. Din ile akıl bu konuda birbirine ters düşmez. Helalle haramı belirleyen ise şeriattır.
İnsanın Gücünü Aşan Şeylerle Sorumlu Tutulmaması
Dinde; insanlar, gücünü aşan şeylerle sorumlu tutulmaz. Zira bir şeyden sorumlu tutulması için, emredilen-yasaklanan şeyin yerine getirebilecek türden olması gerekir. İnsanın gücünü aşan ibadet ve yapamayacağı şeylerle sorumlu tutulması, cezalandırılması; aynı zamanda sorumluluk mantığına da aykırıdır.
Tevhid
Allah bir ve Tek’tir. Bu aklın gereğidir. Zira en küçük hareketin dahi hareket ettiricisi (muharriki) olduğuna göre, tüm varlık âlemin bir de yaratıcısı, düzenleyicisinin bulunması gerekir. Bu da ezeli-ebedi olan Yüce Allah’tır; bu Allah Tek’dir; O, hiçbir şeye benzemez.
Allah’ın Sıfatları
Allah’ın zât’ına, fiillerine ait sıfatlar vardır. Bu sıfatlar, Allah’ın Zât’ının aynı da değildir; gayrı da değildir. Allah’ın sıfatları sonradan yaratılmış da değildir.
Tekvin (Yaratma)
Allah’ın tekvin sıfatı ezeli sıfatlarındandır. O’nun ezelden beri yaratıcı olması, yaratılanların ezeli olmasını gerektirmez. Zira yaratma ile yaratılanlar farklı şeylerdir. Yaratılanlar, Allah’ın yaratma sıfatı ile sonradan meydana getirilmiştir.
Beşer idrakinin tekvinin mahiyetini kavraması mümkün değildir. Bu konuda tek delil ve anlaşılacak şey ise her şeyin “ol (kün)” emriyle olmasıdır.
Allah Her Şeyi Bir Hikmete Göre Yapar
Evrende hiçbir şey boşuna yaratılmamıştır. Her şeyin bir yaratılış sebebi, amacı-hikmeti vardır. Bu nedenle; Allah’ın yarattıkları, kendi koyduğu varlığın yasaları ve aklın ilkeleri dışında çıkmaz.
Allah’ın Başka Bir Kelime ile İfâdesi
O’nu yaratılmış varlıklara benzetmeye götüren isim koymak uygun değildir. Zira O, Kur’an’da belirtildiği üzere hiçbir şeye benzemez. Bu nedenle Allah’ın, yaratılmışlardan birini çağrıştıran isimle ifadesi caiz değildir.
Allah’a “Şey” Denilebilir
Allah’a “Şey” denilebilir. Bu da iki delile dayanır. Birincisi; Şura Suresi 11. Ayet ile En’am Suresi 19. Ayette bunun kullanılması, ikincisi ise; bir cismi işaret etmeyip, O’nun yüceltilmesini ifade etmesidir.
Mâturîdîliğin Türk-İslam Dünyası’ndaki Etkisi ve İhmal Sebepleri
Mâturîdîlik; Türk Dünya’sında Ahmet Yesevi, Hacı Bektaş Veli ve Yunus Emre gibi büyük Türk mutasavvıflarının yetişmesine ortam sağladı.
Şii-İsmâîlî fikirlerini etkisiz kıldı.
Türk boylarını; Hanefî-Mâturîdî din anlayışı etrafında toplayarak, Büyük Selçuklu ve Osmanlı gibi iki büyük Türk devletinin kurulmasına hizmet etti. Haliyle Hanefî fıkhını benimseyen tüm toplumların itikadi görüşü haline geldi.
Büyük Selçuklu Devleti Hükümdarı Melikşah’ın Mu’tezile ve Şii- İsmâîlî taraftarlarına karşı savaş açması ile Eş’ariliği devletin resmi mezhebi yapması, Nizamiye Medreselerinin kurulması; Eş’ari itikadi görüşünü öne çıkardı ise de, Mâturîdî medreseleri varlığını korudu, en önemli eserlerini bu dönemde ortaya koydu.
İmam Gazali’nin; Sünni Sufi Doktrini ortaya koyması, Fahreddîn Razî’nin Mâturîdîliğe yönelik eleştirisi de Eş’arîliğe güç kazandırdı. Mâturîdîlerin siyaset ve tasavvuf hakkındaki görüşleri ise bunun nedeni idi.
Osmanlı’da; zaman içinde Eş’ârîlik ve Sufilik öne çıkarken, Mâturîdîlik dini ulema içinde varlığını sürdürdü.
Osmanlı âlimlerinden Taftazânî, Eş’arî ile Mâturîdî’nin görüşlerini uzlaştırmaya çalıştı. Mâturîdî’nin Eş’ârîlik ile uyuşan görüşlerini Eş’arîliğe indirgerken, Mu’tezile paralelindeki görüşlerini yok saydı. Bu da Mâturîdîliğin önemini azalttı.
Osmanlı’da; Halifelik ile Eş’ârîlik, medreselerde hâkim itikadi görüş oldu.
Osmanlı-İran arasındaki kavganın, Şiî-Sünnî çekişmesine dönüşmesi ise Mâturîdîliği tekrar önemli kıldı.
Mâturîdîlik, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ile birlikte tekrar öne çıktı. Milli Devlet anlayışına olan uygunluğu ise bunun nedeni idi.
Fıkıhta; Hanefilik, İtikatta; Mâturîdîlik devletin adeta resmi mezhebi oldu, haliyle dini eğitim-öğretimde esas alındı.
1951’de, yeni İmam Hatip Liselerinin açılışı ile varlığını illegal olarak Karadeniz ve Doğudaki medreselerde sürdüren Eş’ârî itikadi görüşü tekrar güç kazandı.
Günümüzde; siyasi amaçla öne sürülen, Sünni İslam Dünyası’nın baş belası haline gelen Cihatçı Selefilik ile mücadele Mâturîdîliğin önemini bir daha hatırlattı.