Fâzıl Çetiner
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Gelişmekte Olan Ülkelerde Şiddet Sorunu – Fâzıl Çetiner

Gelişmekte Olan Ülkelerde Şiddet Sorunu – Fâzıl Çetiner

featured
0
Paylaş

Fâzıl Çetiner’in çalışması, şiddeti yalnızca bireysel bir ahlak sorunu olarak değil, gelişmekte olan ülkelerdeki siyasi, ekonomik ve sosyo-kültürel aksaklıkların bir sonucu olarak ele almaktadır. Metin; işsizlik, gelir adaletsizliği ve hukuki yetersizliklerin bireylerde yarattığı stresin psikolojik ve fizyolojik birer yıkıma dönüşerek şiddeti nasıl tetiklediğini açıklamaktadır. Sosyal Öğrenme Teorisi çerçevesinde, toplumsal onay gören saldırgan modellerin ve travmatik aile ortamlarının şiddet döngüsünü nasıl beslediği vurgulanmaktadır. Yazar, bu sorunun çözümünün sadece polisiye tedbirlerle değil; eğitim, adalet ve istihdam gibi yapısal alanlarda yapılacak iyileştirmelerle mümkün olduğunu savunmaktadır. Sonuç olarak kaynak, toplumsal huzurun sağlanması için bu negatif kısır döngünün ancak kolektif ve sistemik bir dönüşümle kırılabileceğini ortaya koymaktadır.

Bu makale, gelişmekte olan ülkelerdeki siyasi, idari, sosyo-ekonomik, psikolojik ve fizyolojik olumsuzluklar ile şiddet arasındaki kompleks ilişki hakkındadır. Kelime sayısı 2500, okuma süresi ortalama 20 dakikadır.

Son yıllarda ülkemizdeki şiddet olaylarının giderek arttığını üzülerek izliyor; saldırganı cani, saldırılanı kurban olarak etiketleyip şiddeti bir ahlak ve asayiş sorunu olarak kabul edip adli makamlara havale ediyoruz. Gerçekte şiddet, bir ahlak, asayiş veya adli sorun olmaktan ziyade siyasi-ekonomik kıraç toprakta, sosyo-kültürel kirli havada ve eğitim-öğretimin yetersiz suyuyla beslenmiş hasta ağacın acı meyvesidir. Şiddet; gelişmekte olan ülkelerde yaygın olarak görülen siyasi-ekonomik, sosyo-kültürel ve psikolojik-fizyolojik sorunların birbirlerini tetiklemesi sonucu ortaya çıkan toplumsal rahatsızlığın semptomlarından biridir.

İnsan psikolojisi, fizyolojisi ve sosyal ilişkileri ile bir bütündür. Dolayısıyla, fizyolojik, psikolojik, siyasi ve sosyal sorunları birbirinden ayırmak mümkün değildir. Bu sorunlar düşündüğümüzden çok daha yakın ilişki içindedirler; işsizlik ve istihdamın yetersizliği siyasi bir sorundur. İşsizlik sonucu kişinin stres seviyesinin yükselmesi ve bu durumun kişinin aile hayatını etkileyip eşlerin ayrılması sosyal bir sorundur. Kişinin eşinden ayrılması sonucu depresyon hissetmesi ve yalnızlık, sosyo-ekonomik güvensizlik sonucu anksiyete hissetmesi psikolojik sorunlardır. Psikolojik sorunlar da döner, fizyolojik rahatsızlıkları tetikler; son yapılan araştırmalar, kişinin kanser öncesinde bir depresyon, siroz öncesinde ise anksiyete süreci yaşadığına işaret etmektedir. Stresin de kalp-damar ve diyabet hastalıkları ile yakın ilişki içinde olduğu bilinmektedir. Siyasi, sosyal, fizyolojik ve psikolojik sorunlar dönüşümlü olarak birbirlerinin nedeni ve sonucudurlar.

Sosyo-ekonomik, fizyolojik ve psikolojik sorunlar bir kısır döngü oluştururlar. Bu kısır döngünün başlama noktası zaman ve şartlara bağlı olarak siyasi, sosyo-ekonomik, fizyolojik veya psikolojik olabilir. Çoğu zaman kısır döngü başladığı noktaya geri döner ve sorunu daha da kötüleştirir. Örneğin, psikolojik sağlığı bozulan kişinin fizyolojik sağlığı da bozulur, işini yapamaz, maddi sıkıntı içine düşer, psikolojisi daha da bozulur ve bu durum aile düzenini bozar. Aile içi şiddet hem eşlerin hem çocukların psikolojik ve fizyolojik sağlığını bozduğu gibi sosyal ilişkilerini de olumsuz yönde etkiler. Bu durum, kişinin stres seviyesini daha da yükseltir ve psikolojik rahatsızlığı daha da kötüleştirir. Bireyin fizyolojik, psikolojik ve sosyal olarak bir bütün olduğu gibi, toplum sağlığı da sosyo-ekonomik, güvenlik, eğitim, sağlık, asayiş ve adli sistemlerle bir bütündür. Bu sistemlerin birindeki olumsuzluk, diğer dengeleri de olumsuz yönde etkiler. Dolayısıyla, bireysel hastalıkların kendine özgü belli semptomları olduğu gibi, toplumsal sorunların da kendine özgü belli semptomları vardır.

Dünya Bankası’nın verilerine göre Türkiye “gelişmekte olan” bir ülkedir. Gelişmekte olan ülkelerde ortaya çıkan sosyo-ekonomik ve psikolojik rahatsızlıklar bellidir: ekonomik sorunlar, borçlanma, düşük yatırım, yetersiz istihdam, işsizlik, yoksulluk, hızlı nüfus artışı, yetersiz alt yapı, hukuki ve sosyal adalette bozulma, fakir-zengin arasındaki uçurumun büyümesi, eğitimde kalitenin düşmesi, sağlık hizmetlerinde aksamalar ile rüşvet, yolsuzluk ve adam kayırmanın artması. Ülkedeki bu olumsuzluklar o ülkede yaşayan bireyleri etkiler; bireylerin stres seviyesi yükselir, fizyolojik, sosyo-psikolojik ve ekonomik sorunlar ortaya çıkar. Bu sorunlar da döner, kişinin duygu, düşünce ve şiddet gibi davranışlarına yansır. Kısacası, şiddet gelişmekte olan ülkelerde yaygın olarak görülen sosyo-ekonomik, siyasi ve adli rahatsızlığın semptomlarından biridir.

İnsan hayatındaki kısır döngü pozitif ya da negatif yönde olabilir. Kişinin sosyal ilişkileri kötüleştiğinde psikolojik sağlığı kötüleşir ve bu durum fizyolojik rahatsızlıkları tetikler. Buna karşın, kişinin psikolojik sağlığı iyiye gittiğinde sosyal ilişkileri düzelir ve fiziksel sağlığı da iyileşir. Bu durum toplumlar için de aynıdır; bir ülkede ekonomik sistem kötüye gittiğinde eğitim, güvenlik, sağlık ve yargı sistemleri de kötüye gider. Bunun sonucunda üretim ve istihdam düşer; bu da ekonomiyi daha da kötüleştirerek işsiz sayısını yükseltir. İşsizlik ve ekonomik sıkıntı ile şiddet arasında yakın bir ilişki vardır. Kısır döngü pozitif yönde de olabilir; sorunlar iyi analiz edilir ve doğru adımlar atılarak ekonomi ya da adalet gibi ana etmenlerden biri pozitif yönde değiştirilirse, buna bağlı olarak diğer etkenler de iyi yönde değişmeye başlar.

Ekonomik sıkıntılar içindeki kişi; yasaları çiğnemeye, suç işlemeye, sorunlarını unutmak için kumar oynamaya, madde kullanmaya, maddenin etkisi ile suç işlemeye ve risk alıp kaza yapmaya meyillidir. Bu bireysel sorunlar sosyal sorunları tetikler ve devletin ekonomik yükünü artırır; (a) kişi üretime katılamaz, bu bir iş gücü kaybıdır, (b) kişi sağlığını kaybeder ve kaza yaparsa tedavi giderleri devlete maddi yüktür, (c) kişi suç işlediğinde adli ve polisiye işlem gerektirir. İşsiz, yoksul ve mutsuz insanlar, kendine veya bu duruma neden olanlara karşı öfkelidir ve bu öfke bazen kişinin kendisine bazen de başkalarına yönelir. Araştırma sonuçları, özellikle işsiz, mutsuz ve öfkeli insanların yasaları ve normları çiğnemeye, suç işlemeye, madde kullanmaya, başkalarına zarar vermeye, hatta intihar etmeye meyilli olduklarını göstermektedir. Madde kullanımı ve kumar, mevcut kısır döngüye yeni bir halka ekler. Kumar ve madde bağımlılığı kişiyi ekonomik olarak daha da aşağılara çeker. İşsiz kişi madde kullanıyorsa para bulmak için illegal yollara başvurur, bu durum ailevi ve sosyal sorunları ortaya çıkarır. Ailevi sorunlar boşanma ile sonuçlandığında, çocukların bakımı çoğu zaman devlete yük olur. Devletin ekonomik yükü arttıkça yatırım ve istihdam azalır, işsizlik oranı daha da yükselir ve yeni bir negatif kısır döngü başlar.

Kişi mutlu olmak için yaşar. Mutlu olabilmek için kişinin ulaşmak istediği mal, mülk, araç, gereç, eğitim ve kariyer gibi hayatın her alanında çok farklı, kısa ve uzun süreli hedefleri vardır. Hedeflerine ulaşma yolunda engellerle karşılaşan kişi mutsuzdur; kendisine, başkalarına, içinde yaşadığı topluma, toplum kurallarına, yasalara hatta devlete karşı öfke, kin ve nefret hissi içindedir. Öfke, kin, nefret ve intikam gibi negatif duygular, kişiyi şiddete motive eden temel duygulardır. Az yoğun öfke kişiye ‘saldır’ tavsiyesinde bulunur. Kişi normalde, saldırmanın sonuçlarını göz önünde bulundurarak bu duygusunu kontrol eder. Ancak çok yoğun öfke, kişinin bilincini bypass ederek davranışları direkt kontrol eder ve saldırı gerçekleşir. Öfke, ilkel atalarımızdan bizlere miras kalmıştır ve kişinin kendisinin ve sevdiklerinin güvenliğini ve çıkarlarını koruması için gereklidir. Öfke, bir zamanlar yasaların ve güvenlik güçlerinin olmadığı dönemden kalma ilkel bir ‘içgüdü’ değil, günümüz için hala gerekli olan bir duygudur. Adli ve güvenlik güçlerinin her an, her yerde ve her zaman adil olarak kişilerin güvenliğini ve haklarını koruma imkanı yoktur. Bu yüzden öfke halen işlevi olan, gerekli bir duygudur ve kişiye, kendisinin ve sevdiklerinin çıkarlarını koruyabilmesi için kendisinden daha güçlülerle mücadele edebileceği fizyo-psikolojik gücü ortaya çıkarır.

Gelişmekte olan ülkelerde siyasi-sosyo-ekonomik eşitsizlik dolayısıyla belli bir kesim daha dezavantajlı konumdadır. Bu ülkelerde özellikle yoksul kesim, hedeflerine ulaşma yolunda daha çok engelle karşılaşır ve daha mutsuzdur. Varlıklı kesim çocuklarını eğitim için özel okullara veya yurtdışına gönderebilirken, yoksul kesimin çocukları yeterli eğitim alamaz. Bunun sonucu olarak hayal ettiği makama talip olamaz. Bütün zorluklara rağmen yeterli diplomaya sahip olan yoksul genç, yolsuzluk, rüşvet ve adam kayırma dolayısıyla hayalindeki makamı elde edemez. Bunun sonucunda kişinin mevcut kurallara güveni sarsılır, kural koyuculara karşı öfkelenir ve şiddet dahil, yasal olmayan, kural dışı davranışlara eğilimli hale gelir. Gelişmekte olan ülkelerde istihdam yetersiz, işsiz oranı yüksektir; dolayısıyla bir kadro için daha çok aday birbiriyle yarışmak zorundadır. Arz kısıtlı, talep edenlerin sayısı yükseldikçe bireyler rakiplerinden kurtulmak, onların önüne geçmek ya da onları geriye veya aşağıya itme çabası içindedirler. Bu durum sosyal düzeni etkiler; dostluk, arkadaşlık, yardımlaşma ve dayanışma kültürünün yerini çekişme ve çatışmalar alır. Adaylar rakiplerini alt etmek için çoğu zaman ahlak ve etik kuralları dışında hareket ederler. Birilerinin toplumda var olan yasal, ahlaki ve etik kuralları hiçe sayması mevcut normları olumsuz yönde etkiler ve normaller anormalleşir. Dolayısıyla yoksulluk ve istihdamın yetersizliği çatışma, çekişme ve şiddete zemin hazırlar.

Kişi hedeflerine ulaşmak, hayallerini gerçekleştirmek ve mutlu olmak için sosyal normlara, hukuk, ahlak ve etik kurallarına uyar. Eğer kişi tüm uysallığına rağmen hedeflerine ulaşamıyorsa kurallara olan güveni ve saygısı sarsılacak ve hayat tarzını değiştirecektir. Yani ‘gidilen yol’ kişiyi hedeflerine ulaştırmıyorsa, kişi yolunu değiştirecek, legal yollardan çıkıp illegal yollara yönelecektir. Bir toplumda bu kişilerin oranı yükseldikçe kültürel normlar yaptırım gücünü kaybeder ve kişilerden beklenen davranış kalıpları değişir. Beklenmeyen kişilerden beklenmeyen davranışların oranı gittikçe yükselir ve bunun sonucunda toplumda devlete ve insanlara karşı güvensizlik duygusu artarak kaos ortaya çıkar. Güvensizlik hissinin etkisi ile normal davranışlar dahi tehdit ve tehlike olarak algılanır, sosyal ilişkiler bozulur ve sürekli tartışma, çekişme ve çatışma kişilerin stres ve öfke seviyesini daha da yükseltir. Bunlar da döner, ‘dolu bardak su almaz’ sözünde olduğu gibi öfke patlamasına ve şiddete neden olur.

Elbette her konuda olduğu gibi şiddeti genellemek ve toplumun tamamına mal etmek doğru değildir. Aynı koşullardaki kişilerden biri şiddete başvururken diğeri şiddete karşı olabilir; yani bireyler genetik, duygu, düşünce ve kişilik karakteri olarak farklıdırlar. Bireylerin duygu, düşünce ve davranış tarzı olarak farklı olmalarının nedeni %50 genetik ve %50 çevresel olarak kabul edilir. Çevresel etkenler; anne karnından başlamak üzere erken çocukluk dönemi, akran ilişkileri, okul eğitimi, hayat tecrübesi, içinde yaşanan kültür ve rol modeller olarak sıralanabilir. ‘Sosyal Öğrenme Teorisi’ni bilirsiniz; Albert Bandura’nın 20 yıllık bir çalışma sonucu ortaya koyduğu bu teori, kişinin bir davranışı, özellikle şiddet davranışını başkalarını gözlemleyerek öğrendiğini savunur. Ancak, teoriye göre kişinin bir davranışı tekrarlaması için sadece öğrenmesi yetmez. Bireyin gözlemleyerek öğrendiği bir davranışı tekrarlamasında;

  • Davranışın ne olduğu
  • Kişinin kişiliği ve karakteri
  • Fiziki, sosyal çevrenin ve mevcut araç-gerecin etkisi vardır.

Bandura’nın ‘Sosyal Öğrenme Teorisi’nin temel dayanağı ‘Bobo-Doll / Kukla Adam Deneyi’ olarak adlandırılır. Söz konusu deney şöyle yapıldı: ortalama aynı yaşta, aynı sosyo-ekonomik kesime ait ve aynı eğitim düzeyindeki kız ve erkek çocuklar bir salona alındı ve çocukların çekiçle Kukla Adam oyuncaklarını kırdıklarını gösteren kısa bir film izletildi. Sonra çocuklar rastgele iki gruba ayrıldı ve ayrı salonlara alındı. Bir gruba filmdeki çocukların oyuncaklarını kırmasından övgü ile bahsedildi; şiddet davranışı takdir edildi ve alkışlandı. Diğer gruba ise bunun tam tersine, filmdeki çocukların oyuncakları kırmaları eleştirildi ve kınandı; bunun çok yanlış bir şey olduğundan bahsedildi. Sonra her iki grup, masalarda kukla adamların ve çekiçlerin olduğu bir salona alındı ve davranışları gözlendi. Gözlem sonunda, oyuncakları kırmanın harika bir şey olduğu söylenen gruptaki çocukların çekiçlerle kuklaları kırdığı, oyuncak kırmanın kötü bir şey olduğu söylenen gruptaki çocukların ise oyuncakları kırmadığı gibi oyuncak kıranları engellemeye çalıştıkları görüldü. Bu deneyden şunları anlıyoruz:

  1. Çocuklar ve gençler bir davranışı görerek öğrenebilirler.
  2. Öğrenmek davranışı tekrarlamaya yetmez; davranışın tekrarlanması için sosyal çevrenin o davranışı onaylaması ve takdir etmesi gerekir.
  3. Öğrenilen bir davranışı tekrarlamak için (çekiç, kukla adam gibi) materyallerin olması gerekir; kukla ve çekiç mevcut değilse kırma işlemi gerçekleşmez.
  4. Davranışı tekrarlamak isteyenin fiziki-psikolojik yeterliliği olması gerekir. Çocuk çekici kaldıramıyorsa veya vicdanı el vermiyorsa, bilinçli olarak istese de kuklayı kıramaz. Bedensel ve psikolojik olarak uygun olmayan çocuğun şiddet yanlısı olma ihtimali düşüktür.
  5. Elbette deney anında her çocuk kuklalara aynı şevkle saldırmadı; bazıları genetik özellikleri ve aileden, okul öncesi eğitimden aldığı eğitim nedeniyle diğerlerinden farklıydı ve bu nedenle bazıları kuklalara daha vahşice, bazıları ise daha merhametli davrandılar.

Bu ilkeleri son günlerde ülkemizde hızla artan silahlı ve silahsız şiddet olaylarına uygulayacak olursak: Öncelikle, şu söylenebilir ki, kişiler silahlı veya silahsız saldırıyı, dövmeyi, yaralamayı ya da öldürmeyi görerek öğrenebilirler. İkincisi, öğrenmek davranışı gerçekleştirmek için yeterli değildir; davranışın gerçekleşmesine sosyal çevrenin onay vermesi, saldırganın takdir edilmesi, kahraman gibi saygı görmesi ve hak ettiği cezaya çarptırılmaması şiddet davranışını teşvik eder. Üçüncüsü, davranışın gerçekleşmesi için saldırganın fiziki-psikolojik güce ve bıçak, silah gibi aletlere sahip olması gerekir. Şiddet davranışında bireysel farklılıkların önemi vardır; kişiliğin oluşmasında genetik özelliklerin, içinde yetiştiği toplum, bölge, aşiret, hatta aile kültürünün ve rol modellerin etkisi vardır. Kişi özellikle sevdiği, hayranlık duyduğu kişileri rol model olarak benimser ve onların davranışlarını taklit eder. Bireyin çocuk yaştan başlamak üzere hayatının her döneminde bilim insanı, ticaret insanı, sporcu, müzisyen, film yıldızı, yazar, şair ve kahraman gibi her alanda çok sayıda rol modeli vardır. Kişi sevdiği ve hayranlık duyduğu bu rol modellerin davranışlarını benimsediği gibi, rol modelin sahip olduğu ve kullandığı forma, kolye, bilezik, müzik aleti, bıçak veya silah gibi araç ve gereçlere karşı da sempati geliştirir ve bunlara sahip olmak ister. Yukarıda demiştik ki, çekiç yoksa çocuk istese dahi kuklayı kırma imkanı yoktur. Aynı şekilde, çocukların ve gençlerin rol model aldığı ve özellikle kahraman rolündeki kişilerin sahip olduğu bıçak ve silah gibi araçlara sahip olması şiddetin gerçekleşmesine yardım eder. Çocukların ve gençlerin rol modellerini genelde toplum yaratır; çocuklar ve gençler toplumda sevilen, sayılan ve takdir edilen kişileri rol model olarak benimserler. Toplumda popüler olmak kişiye saygınlık, sevilme ve takdir edilme gibi sosyo-psikolojik avantajlar sağladığı gibi ekonomik avantajlar da sağlar; popüler kişiler ekonomik olarak refah içinde, rahat, huzurlu ve lüks bir hayat yaşarlar. Dolayısıyla rol modelin sadece kişiliği ve karakteri değil, sahip olduğu sosyal statü ve ekonomik refah da gençleri cezbeder.

Kişilik gelişimine katkıda bulunan önemli etkenlerden biri de aile kültürüdür. Kişiliğin temeli erken çocukluk döneminde atılır; dolayısıyla kişilik gelişiminde ailenin önemi büyüktür. Ancak, gelişmekte olan ülkelerde özellikle yoksul kesimdeki anne ve babalar zaten sosyo-ekonomik ve psikolojik sorunlar nedeniyle aşırı stres altında ve mutsuzdurlar. Bu durum; (a) çocuğun ihmal edilmesine, (b) çocuğun fiziki ve duygusal ihtiyaçlarının karşılanmasında zorlanmalara ve (c) stres dolayısıyla aile içi sorunlar ile aile içi şiddetin dolaylı olarak çocuğa yansımasına yol açar. Çocuklarda da empati vardır; çocuk aile içi şiddeti sadece izlemez, şiddet anında acı çeken aile üyesinin duygularını da hisseder. Hissedilen bu olumsuz, derin duygular çocuklarda ‘ikinci el / dolaylı travmaya’ neden olur. Bunun yanı sıra, çoğu zaman ailede var olan sözel, duygusal ve fiziki şiddetten çocuklar da nasibini alır. Bu da çocukta ‘doğrudan travmaya’ neden olur. İkinci el ya da doğrudan travma yaşayan çocuklar utanç içindedirler; utangaçtırlar, kendine güven duyguları düşüktür ve çekingendirler. Dolayısıyla bu çocuklar veya gençler akranları ve çevreleri ile normal sosyal ilişki kurmakta zorlanır ve yalnızlaşırlar. Yalnızlaşan kişiler kişilikleri ve cinsiyetleri gereği ya içine kapanık, depresif, üzgün ve duygusal acı içindedirler (özellikle kızlar). İçe dönük ve öfkesini kendine yönelten çocuklar genelde kendini yaralama, intihar etme ve madde kullanmaya eğilimlidirler. Buna karşın, bazı yalnızlar dışa dönüktür; çevrelerine karşı öfke, kin ve nefret hissederler (genellikle erkekler). Araştırmalar gösterir ki, genellikle öfkesini dışa yönlendiren bireyler saldırı ve şiddete eğilimlidirler.

Çocuğun hayat tarzının temelleri erken çocukluk döneminde atılır. Bedensel ve duygusal ihtiyaçları karşılanmayan çocuk, ağlayıp huysuzluk yaparak ve kırıp dökerek dikkat çekmek ve ihtiyaçlarına ulaşmak ister. ‘Meme ağlamadan verilmelidir’; çocuk ağlayıp huysuzluk yapıp kırıp döktükten sonra ihtiyacı karşılanırsa (meme ağladıktan sonra verilirse), çocuk erken yaşlarda bu davranışı istediklerini elde etme yöntemi olarak benimser ve ileriki yaşlarında da bunu kullanmaya devam eder. Küçük yaşlarda ağlama, huysuzluk ve oyuncak kırma şeklinde kendini gösteren bu davranışlar ileriki yaşlarda zorbalık, saldırı, yaralama hatta öldürme şeklinde kendini gösterir.

İzlenen filmler, okunan romanlar ve toplumdaki rol modeller gelişmiş ülkelerdeki çocukları ve gençleri farklı, gelişmekte olan ülkelerdeki gençleri ise farklı etkiler. Aksiyon içeren filmler, video oyunları ve sosyal medya paylaşımlarının çocuklar ve gençler üzerindeki etkisini konu alan araştırmalar çelişkili sonuçlar verir. Bu gibi aksiyon içeren görseller gelişmiş ülkelerde kişilerin öfke duygularını boşaltması nedeniyle şiddeti azaltırken, bunun tam tersine gelişmekte olan ülkelerde öfke ve şiddeti artırdığı görülmektedir. Bu çelişki gösterir ki, şiddeti tetikleyen şey sadece aksiyon filmleri ve oyunlar değildir; sistemden ve sosyo-kültürel ortamdan kaynaklanan olumsuzluklar şiddete ortam hazırlar. Şiddet sadece bir kişilik sorunu olmadığı gibi her saldırgan doğuştan cani değildir. Her ne kadar genetik yatkınlığın bir katkısı olsa da caniyi; sistemden ve sosyo-kültürel yapıdan kaynaklanan olumsuzluklar yaratır.

Normalde, kişi içinde yaşadığı kültürün onaylamadığı davranışlardan kaçınır. Şiddetin kabul edilemez olduğu, şiddetin yadırganıp kınandığı ve şiddet yanlışının dışlanıp yalnızlaştırıldığı bir ortamda kişi, şiddet davranışının acı bir bedeli olduğunu bilir. Ancak, yukarıda bahsettiğimiz gibi, sistemden ve sosyo-kültürden kaynaklanan olumsuzlukların kişide ne kadar öfke, kin ve nefrete neden olduğu önemlidir. Başedilemez yoğun olumsuz duygular çoğu zaman bilinci bypass edip direkt davranışları yönetir ve saldırganın da istemediği sonuçlar ortaya çıkar. Olumsuz duyguların şiddeti azalıp bilinç normale döndüğünde; suçluluk, pişmanlık ve vicdan azabı gibi kişinin kendi kendini cezalandırdığı duygular ortaya çıkar. Ancak, zamanı geri döndürmek mümkün değildir; saldırganın da saldırıya uğrayanın da hayatı kararmıştır. Büyük resme baktığımızda, saldıranın da sistemden ve toplumdan kaynaklanan bir dizi olumsuzluklar zincirinin kurbanı olduğunu görürüz. Ancak, insan beyni teferruatla uğraşmayı sevmez; kısa yoldan saldıranı cani, saldırılanı ise kurban olarak etiketlemekle yetinir.

Özetleyecek olursak, son günlerde ülkemizde giderek artan şiddet olaylarının nedenlerini iyi analiz etmemiz gerekiyor. Şiddetin; (a) ekonomik, eğitim, istihdam, güvenlik ve adalet gibi siyasi; (b) kişilik, karakter, stres ve psikolojik rahatsızlıklar gibi bireysel; (c) sosyal eşitsizlik, adam kayırma, rüşvet, yolsuzluk, normalin anormalleşmesi ve anormallerin normalleşmesi gibi sosyal nedenleri vardır. Mevcut bu nedenler ortadan kaldırılmadan, şiddeti sadece bir kişilik ve ahlak sorunu olarak ele alarak adli-polisiye tedbirlerle önlemek mümkün değildir. Çin, Singapur, Brezilya, El Salvador ve Kolombiya gibi ülkeler şiddeti azaltma konusunda bir hayli yol aldılar. Bu ülkelerin şiddeti azaltma konusunda attığı adımlara baktığımız zaman adli-polisiye tedbirler yanında; ekonomik kalkınma planları hazırlamak, istihdamı artırmak, işsizliği azaltmak, eğitimde köklü değişime gitmek, adaleti tesis ederek devlete olan güveni sağlamak, toplumdaki çekişme ve çatışma kültürünü azaltıcı sosyal politikalar üretmek, sosyal adaleti tesis ederek zengin-fakir arasındaki uçurumu azaltıp göreceli fakirliği önlemek ve şiddeti hayat tarzı haline getirenleri rehabilite etmek gibi projelerin öne çıktığını görüyoruz.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!