Bu yazı, Türkçülük kavramının günümüzde yalnızca yüzeysel bir törensel kimliğe ve içi boş sloganlara indirgenmesini sert bir dille eleştirmektedir. Yazar, gerçek Türkçülüğün geçmişe özlem duymak değil; bilim, ahlak, üretim ve zihinsel uyanış yoluyla toplumu ileriye taşıma iradesi olduğunu vurgular. Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik buhran, liyakatsizlik ve toplumsal uyuşmuşluk hali, milletin kendi geleceğine karşı sergilediği bir tür sessiz intihar olarak nitelendirilir. Toplumun emperyalist kuşatmalar ve kültürel yozlaşma karşısında düşünme yetisini kaybettiği belirtilerek, dış tehditlerden önce içsel çürüme konusunda ciddi bir uyarı yapılmaktadır. Sonuç olarak yazı, 3 Mayıs’ın romantik bir nostalji günü değil, bir öz eleştiri ve varoluş mücadelesi için uyanış günü olması gerektiğini savunur.
3 Mayıs geldiğinde yine aynı görüntüler ortaya çıkıyor. Sosyal medyadan taşan sloganlar, hamaset dolu sözler, üç beş marş, birkaç bozkurt işareti… Sonra ertesi gün herkes eski hayatına geri dönüyor. Çünkü bugün bu ülkede Türkçülük, büyük ölçüde bir düşünce disiplini olmaktan çıktı; törensel bir kimliğe, boş bir gösteriye dönüştü.
Oysa Türkçülük kuru slogan değildir. Türkçülük yalnızca geçmişe ağıt yakmak da değildir. Türkçülük, en zor koşullarda bile umudu koruyabilmektir. Tıpkı Mustafa Kemal Atatürk gibi, herkes teslim olmuşken bile ayağa kalkabilmektir. Kim ne derse desin doğru bildiği yolda yürüyebilmektir. Türk milletini bilimde, teknolojide, sanatta, ahlakta, üretimde ve düşüncede ileri taşıma iradesidir.
Bugün ise ortada ağır bir çöküş vardır. Ekonomik kriz sözü artık yetersiz kalıyor. İçinden geçtiğimiz süreç doğrudan bir ekonomik buhrandır. Gençlik umudunu kaybediyor. Eğitim sistemi çözülüyor. Liyakat tasfiye ediliyor. Üreten değil, bağıran ödüllendiriliyor. Düşünen değil, itaat eden yükseltiliyor. Ve en acısı da toplumun büyük bölümü bu çürümeyi seyretmekle yetiniyor.
Bir toplumun çöküşü sınırlarının ihlaliyle başlamaz. Zihninin işgaliyle başlar. Bugün Türkiye’de yaşanan tam olarak budur. İnsanlar artık düşünmüyor; ezber tekrar ediyor. Tepki vermiyor; taraf tutuyor. Gerçeği aramıyor; kendisini rahatlatacak yalanlara sığınıyor. Kendi yıkımına alkış tutan bir toplum artık sosyolojinin değil, psikiyatrinin konusudur.

Türkçülük dediğin şey önce ahlaktır. Kendine “Türkçü” deyip hırsızlık yapanı, yalan söyleyeni, makam için eğileni, çıkarı uğruna karakterini satanı nasıl Türk milletinin temsilcisi kabul edeceğiz? Edemeyiz. Çünkü Türkçülük soy meselesinden önce şahsiyet meselesidir. Bir insan samimi biçimde kendisini Türk milletine ait hissediyor, bu millete sevgi ve sadakat duyuyorsa; o insan Türk’tür. Buna karşılık, soyu Türk olup karakteri çürümüş olanların yalnızca nüfus kaydı Türk kalır.
Bugün Türkiye bir yandan Amerikan emperyalizmiyle, diğer yandan din kisvesi altında Araplaşma baskısıyla zihinsel kuşatma altındadır. Kendi tarihine yabancılaştırılmış, kendi kültüründen utanır hale getirilmiş bir toplum oluşturuluyor. Bu millet üretim yerine tüketimi, bilim yerine sloganı, sorgulama yerine biati kutsamaya zorlanıyor. Ve hâlâ milyonlarca insan temel soruyu sormuyor: “Beni neden yoksullaştırdın?” “Bu ülkenin demografik yapısını neden değiştirdin?” “Ülkemde kontrolsüz biçimde dolaşan milyonlarca sığınmacının bedelini neden ben ödüyorum?” “Bu millet neden kendi vatanında geleceksiz hale geldi?” Sorulmuyor. Çünkü korku ile propaganda birleştiğinde toplumlar düşünme yetisini kaybeder.
Oysa dünya çok tehlikeli bir döneme giriyor. Biz içeride birbirimizi tüketirken dışarıda haritalar yeniden çiziliyor. “Sıra Türkiye’de” sözü yalnızca bir slogan değildir; jeopolitik bir ihtimaldir. Emperyalizm hiçbir zaman demokrasi dağıtmaz. Girdiği yere özgürlük değil, yıkım götürür. Irak, Suriye ve Lübnan bunun mezarlığa dönüşmüş örnekleridir. Bombaların ideolojisi olmaz. Enkazın altında kalındığında kimse hangi partiyi tuttuğunu, hangi sloganı attığını, hangi mezhebe ait olduğunu sormaz. Toprak herkesi aynı sessizlikte örter. Tarihin en acımasız eşitleyicisi yıkımdır.
Bu yüzden Türkiye yalnızca bir devlet değildir. Bu coğrafyanın son direnç hattıdır. Eğer bu ülke çözülürse yalnızca bir ekonomi değil, bir medeniyet çökecektir.
Artık slogan atan değil, düşünen insanlara ihtiyaç var. Bağıran değil, üreten insanlara ihtiyaç var. Kendini kandıran değil, gerçekle yüzleşen insanlara ihtiyaç var. 3 Mayıs yalnızca romantik bir nostalji günü değildir. Bir muhasebe günüdür. Bugün Türk milletinin en büyük sorunu düşmanlarının gücü değil, kendi uyuşmuşluğudur. Çünkü uyuyan toplumlar dışarıdan işgal edilmeden önce içeriden çürür.
Uyanmak artık bir tercih değildir. Bir varoluş meselesidir.