Erol Sunat
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Alem Ne Der, Ya El Alem?

Alem Ne Der, Ya El Alem?

featured
0
Paylaş

Bu köşe yazısı, toplumun bireyler üzerindeki yoğun baskısını ve “el alem ne der” korkusunun yaşam sevincini nasıl körelttiğini ele almaktadır. Yazar, dedikodu ve gıybet kültürünün insan ilişkilerini zehirleyen, özel hayatın gizliliğini ihlal eden yıkıcı etkilerine dikkat çeker. Toplumun her an pusuda bekleyen, yargılayan ve fitne üreten müdahaleci yapısı, bireyleri kendi doğrularıyla yaşamak yerine başkalarının onayına mahkum etmektedir. Kaynakta, insanların birbirini çekiştirmeden duramaması ve bu olumsuz döngünün nesiller boyu bir sosyal denetim mekanizması gibi sürdürülmesi eleştirel bir dille sorgulanır. Sonuç olarak, el alemin bitmek bilmeyen merakı ve kınama tutkusu karşısında, bireyin özgürlüğünün nasıl kısıtlandığı etkileyici bir biçimde gözler önüne serilmektedir.

 

Ne çektiysem senden çektim “alem” denen, “el alem” denen baş belası demediniz mi hiç?

“Alem ne der?” diye başlayan cümleler karşısında, “Varsın ne derse desin!” diyenimiz olmadığı içindir ki; alem de el alem de “Biz ne dersek o olacak” havasındalar.

Kim bu alem? Kim bu el alem? Sizin, bizim gibi birileri nihayetinde. Laf taşıyanları var, birilerinin ağzından laf alanları var.

“Sırrın bende” diye sözüm ona sır saklayanlar; yani saklayamayanlar, saklamaya niyeti olmayanlar var. Sonrası artık kucak dolusu değil, sokak dolusu dedikodu…

“Bayılırım dedikoduya” diyen bir toplum olup çıktığımız yalan mı? Biraz merak, biraz bilinmeyenlere şahit olmak, biraz hasetlik, biraz fesatlık, az biraz da kıskançlık; sonrası kim tutar sizi…

Biz var ya biz, yana yana kül olmuşuz. Yaşama sevincimizi kaybetmişiz.

“Alem ne der?” demez olsun diyemiyor insanlar. “El alem ne der? Demezse hatırım kalır!” Bunların hiç mi işi yok, akşama kadar ne olmuş ne bitmiş peşindeler mi? Hem de daha da fazlasına…

Dedikodu denen o emsalsiz muhabbet, “Gel bir kahve içelim” diye başlıyor… Kahve bahane, dedikodu dolaşıyor hane hane…

***

Ara ara Köroğlu misali alemin ve el alemin karşısına dikilip onlara tövbe ettirenler varsa da insanların dedikodu olmadan yapamayacağı, yaşayamayacağı gerçeği karşısında alem ve el alem her defasında “affı şahaneye” uğrar…

“Bıktık usandık bu alemden, el alemden” diyenlerin sayıları sizce ne kadar? Susanları, “Fikrim yok” diyenleri, “Benim o dediklerinizle bir işim olmaz”, “Ben cevap vermesem olmaz mı?” diyenleri alt alta bir toplayın bakalım ne çıkacak?

Birbirimizi çekiştirmeden, aleyhinde atıp tutmadan güzel güzel yaşayamaz mıyız? Kem söz olmadan, kalp kırmadan, yalan söylemeden, birbirimizi kandırmadan, gözünü boyamadan, dedikodu yapmadan yaşayıp gidemez miyiz?

Yaşayıp gideriz gitmesine de…

Espri kavramını “günah keçisi” yapmışız. “Espri değil mi?”, “Yalandan kim ölmüş?”, “Gel bir gıybet yapalım” diye bir araya gelip; ama, fakat, ancak, bilmem ki, belki, çünkü, keşke gibi kelimeleriyle alem ve el aleme her gün davetiye gönderenler de bizler değil miyiz?

Alem ve el aleme “Ne seninle ne sensiz” der gibiyiz adeta…

***

Bu alem ve el alem var ya… Fena meraklılar…

Aleyhinde konuşacakları hakkında; dedikodu merkezli yalan-yanlış, eksik-gedik, tevatürü bol, rivayeti çeşitli ne buldularsa hepsini atmışlar kazana, bir güzel kaynatmışlar. Dedikodudan aş olmuş, helva olmuş, yahni olmuş, haşlama olmuş; olmuş da olmuş…

Alem bu, el alem bu… Neyi didikler, nelerin altını üstüne getirir bilinmez…

İnsan hayatına ne giydiğine ne söylediğine kahvaltıda ne yediğine, pazardan ne aldığına, evindeki eşyasına, mutfağındaki kap kacağına, çatal kaşığına kadar karışır. İnsanların çocuklarına, tahsiline hatta özel hayatına varıncaya kadar burnunu sokmaktan çekinmez.

Çekiştirir, yuvaları bozar, dağıtır, dengeleri sarsar, uykusuz geceler yaşatır. Efkâr insanları kuşatır. Hayra bir şey yaptığı yok…

Demediğini bırakmadıklarının karşı koyması halinde; “Ben ne yaptım ki, ben ne dedim ki? Gerçek ne ise onu dedim, onu söyledim” diye zeytinyağı misali su yüzüne çıkan da bu alem ve el alem.

“Alem ne der, el alem ne der?” cümlesi insanların içine işlemiş durumda. Kimin kızı kaçmış, kim karısından ya da kocasından ayrılmış, hangi evde kavga var, kim kiminle dalaşmış, kim kime sataşmış, ne demiş, neden demiş… Alem ve el alemin reytingleri bu dedikodular yüzünden felaket yüksek.

Üzerine vazife olmayan ne varsa her biriyle ayrı ayrı ilgilenen bir alem ve el aleme sahibiz. İnsanlar üzerinde yarattığı baskı ve tedirginlik ise tam anlamıyla ürpertici.

***

Rahmetli Erkin Koray, “Alemin keyfi yerinde, yine maşallah…” dediğinde yarım asır önceydi.

Gençlik çağında alem ne, el alem ne tam olarak bilmezdik. Bilsek de üzerinde duranımız olmazdı. Lakin büyüklerimiz “Aman ha, alem ne der, el alem ne der?” diye uyarmadan yapamazlardı. Hele analarımız.

Kimdi bu alem denilen? Kimdi bu el alem diye alemin yapışık ikizi gibi burnu havada gezinen…

Bizim nesil, alemi de el alemi de sevemedi. Bayrağın alemini ya da dünya anlamına gelen alemi kastetmiyoruz.

Bizim barışık olmadığımız alem ve el alem; dik sözlü, kısık gözlü, aksi, huysuz, geçimsiz, suratsız, iyiliğe meyletmeyen, sürekli ortalığı bulandıran, kavgacı bir ruh halinin sokaklara yansıması… İçinde kumpas, tuzak, entrika, yangına körükle gitmek gibi ne kadar olumsuzluk varsa her biri mevcut…

***

Ağzında bakla ıslanmayanlar, duyduğunu anlatmazsa hafakanlar basanlar olduğu müddetçe ne alemin ne de el alemin gemisi batmaz. Malzeme çok… Alıcısı hazır… Dağıtıcısı, allayıp pullayanı, yanına birkaç laf daha katanı aramadığınız kadar.

Sonrası alem ve el alemin önüne geçin de görelim? Alem başımızın üstünde sallanan kılıç, el alem ise birkaç gömlek fazlası… Her sokağın başında bekler dururlar sanki…

Alem ne der, el alem ne düşünür? Oysa alemin keyfi yerinde…

Alem herkese karışır, her şeyle yarışır, canı kimi isterse barışır, kimi isterse küser, kimine eser, kimi isterse üzer, kimini uzaklardan süzer, taktığını ise gece gündüz izler…

Aleme diyecek lafı olmayan da titreşir durur: “Alem ne diyecek?” diye…

“Alemin ağzı torba değil ki büzesin” diyen kim? Biz… Gerisi lafıgüzaf…

***

Alem kim? Bir alem olan… Ya el alem? Vara yoğa karışan… Laf yarıştıran… Laf taşıyan…

Sokak aralarına dedikodu malzemesi olsun diye çuval çuval laf boca eden… Sonra geçip karşıya olan biteni keyifle seyreden…

Alem olur da yanı başında el alem olmaz mı? O el alem ki; kınaması bol, lafçı, vara yoğa yan bakan, can yakan, can sıkan… En iyimserleri dahi bunaltan…

***

“Alem ne der, el alem ne der?” diyenlerin yanına yangına körükle gelir gibi gelen… Yanından körük eksik olmayan… Kışkırtma denen kırbacı arada bir şaklatan… Susmak bilmeyen, vara yoğa karışan, sataşan bir şarlatan bu alem…

“Alem ne der?” diyene bayılıyor. “Sor bakalım” diyor, “Ben bu işlere ne derim?”

“Kimse bana sormadan iş yapamaz, yol yürüyemez, adım dahi atamaz. Bir açarım bayramlık ağzımı; görürler alemin, el alemin neler dediğini…”

“Ferman da benim, derman da merhem de name de selam da, kelam da…”

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!