Atsız Burucu’nun kaleme aldığı bu köşe yazısı, hayatın kontrol edilemez doğasını ve insanın geleceğe dair kurduğu yanıltıcı kesinlikleri ele almaktadır. Yazar, yaşamın planlanan düz çizgilerle değil, beklenmedik kırılmalarla ilerlediğini vurgulayarak kişiyi her an her durumla yüzleşebileceği konusunda uyarır. İnsanların başkalarını küçümsemesi veya kendi konumunu sarsılmaz sanması, geçicilik gerçeğinin unutulmasından kaynaklanan derin bir yanılgı olarak nitelendirilir. Metne göre, hayata karşı takınılması gereken en erdemli tavır, kibirden arınmış bir tevazu ve haddini bilme bilincidir. Kişi büyük konuştuğu her cümlenin bir gün sınavı haline gelebileceğini anlamalı ve üstünlüğün de zayıflığın da kalıcı olmadığını kavramalıdır. Sonuç olarak yaşam, bireye hem kayıpları hem de kazanımları öğreterek ona fani olmanın getirdiği ağır sorumluluğu hatırlatır.
İnsan çoğu zaman yaşamı kendi istediği yönde akacak bir düzen sanır; planlar yapar, kesin hükümler kurar, yarının bugünden farklı olmayacağına inanır. Oysa yaşam, insanın kurduğu düz çizgileri sevmez; beklenmedik dönüşlerle, ani eksilmelerle, hesapta olmayan karşılaşmalarla ilerler. Bir gün güçlü hissedenin ertesi gün sessizleşmesi, bir dönem kendini dokunulmaz sananın kısa süre sonra kendi kırılganlığıyla yüzleşmesi bundandır. Çünkü yaşam, kimseye yalnızca seçtiği parçayı sunmaz; tamamını yaşatır.
İnsanın en büyük yanılgılarından biri, gördüğü anı kalıcı sanmasıdır. Bugün elinde olanın hep kalacağını düşünür; çevresindeki insanların, kurduğu düzenin, sahip olduğu söz hakkının değişmeyeceğine inanır. Oysa yaşam, en çok alışkanlık kurulan yerde değişir. İnsan tam “artık böyle gider” dediği anda yön değiştirir. Bu yüzden her kesinlik, içinde gizli bir belirsizlik taşır.
Bir başkasına yukarıdan bakmanın altında çoğu zaman kendi durumunu fazla güvenli görmek vardır. Oysa yarın kimin hangi eşiğe geleceğini kimse bilemez. Bugün konuşan susabilir, bugün yön veren beklemek zorunda kalabilir, bugün karar veren yarın karar bekleyen duruma düşebilir. Yaşamın adaleti çoğu zaman hızlı değil ama derindir; unutmaz, geciktirir ama karşılıksız bırakmaz.

İnsanların birbirini küçümsemesi de çoğu kez bu geçiciliği unutmasından kaynaklanır. Oysa herkes görünmeyen bir mücadele taşır. Sessiz görünenin içinde fırtına olabilir; güçlü duran, yalnızca dağılmamak için ayakta duruyor olabilir. Bu nedenle bir insanı yalnızca görünen anıyla değerlendirmek çoğu zaman eksik hüküm vermektir.
Yaşam, en sert derslerini çoğu zaman sözlerden verir. “Ben olsam yapmam”, “Benim başıma gelmez”, “Ben düşmem” diye başlayan her cümle, insanın kendi sınırını unuttuğunu gösterir. Ardından hayat gelir ve insanı kendi cümlesinin karşısına oturtur. İşte o anda bilgi değil, tevazu işe yarar. Haddini bilmek bu yüzden yalnızca ahlaki bir ölçü değil, aynı zamanda zihinsel bir olgunluktur.
Kendini bilen kişi, üstünlüğün geçici olduğunu, zayıflığın da kalıcı olmadığını bilir. Faniliği anlamış insan, başkasına karşı daha dikkatli olur; çünkü herkesin aynı sona yürüdüğünü unutmaz.
Yaşam yaşatır; yalnızca sevinci değil, eksilmeyi de yaşatır. Yalnızca kazancı değil, kaybı da gösterir. İnsana bazen sabrı, bazen susmayı, bazen de kendi söylediği sözün ağırlığını öğretir. Ve çoğu zaman en kalıcı ders, insanın başkasına söylediklerinden geri dönenler olur.