Sunulan köşe yazısı, laik yönetim modellerinin toplumsal refah ve bireysel mutluluk üzerindeki belirleyici rolünü derinlemesine analiz etmektedir. Yazara göre, seküler sistemlerin başarısı sadece inançsızlıktan değil, hukukun üstünlüğü, bilimsel eğitim ve kadın hakları gibi yapısal güvencelerden kaynaklanmaktadır. Makale, dini değerlerin siyasi bir baskı aracına dönüşmediği ve sorumluluğun “öte dünyaya” ertelenmediği toplumlarda yaşam memnuniyetinin daha yüksek olduğunu savunur. Mutluluğun ideolojik bir mucize olmaktan ziyade özgürlükçü kurumlar ve toplumsal güven ile inşa edildiği vurgulanmaktadır. Sonuç olarak, dünyevi sorunlara akılcı çözümler üreten ve şeffaf yönetim anlayışını benimseyen toplumların kaderlerini daha pozitif bir yönde şekillendirdiği ifade edilir.
Bir toplumun mutluluğunu ne belirler? İnanç mı, özgürlük mü, ekonomi mi, yoksa hepsinin karmaşık bir bileşimi mi?
Bugün dünya mutluluk sıralamalarına baktığımızda zirvede çoğunlukla laik yönetim anlayışına sahip ülkeleri görüyoruz. Örneğin Finlandiya, Danimarka, Norveç ve İsveç gibi ülkeler, uzun yıllardır yaşam memnuniyeti araştırmalarında üst sıralarda yer alıyor.
Bu ülkelerin ortak özelliği yalnızca ekonomik refah değil; güçlü kurumlar, hukukun üstünlüğü, sosyal devlet anlayışı ve bireysel özgürlüklerdir.
Peki, laiklik burada nasıl bir rol oynuyor?
- Tek Hayat Bilinci ve Dünyevî Sorumluluk:
Laik toplumlarda devlet, dini referanslarla değil; akıl, bilim ve hukuk temelinde yönetilir. Bu durum bireye şu mesajı verir: “Hayat burada ve şimdi.” Ölüm sonrası ödül ya da ceza beklentisi yerine, bu dünyada adalet, sağlık ve eğitim inşa etme sorumluluğu ön plana çıkar. Bu zihinsel çerçeve, toplumsal yatırımı öte dünyaya değil, bugüne yöneltir. Ancak burada dürüst olalım: Mutluluğun tek nedeni “ahirete inanmamak” değildir. Tarihsel olarak dindar olup yüksek refah düzeyine ulaşmış toplumlar da vardır. Mesele, inancın kamusal düzen üzerindeki belirleyiciliğidir.
- Korku Yerine Güvence:
Radikal ve baskıcı yorumların egemen olduğu bazı ülkelerde birey üzerinde ciddi toplumsal ve siyasal baskılar oluşabiliyor. Örneğin Afganistan ve Pakistan gibi ülkelerde kadın hakları ve eğitim konusunda ciddi sorunlar yaşandığı uluslararası raporlarla sabittir. Fakat burada önemli bir ayrım var: Sorun “inanç” değil; inancın siyasal güç aracı haline gelmesidir. Aynı şekilde laik olduğunu iddia eden ama otoriter yönetilen ülkelerde de mutluluk ve özgürlük düşüktür. Demek ki belirleyici olan şey yalnızca laiklik değil; özgürlükçü kurumların varlığıdır.
- Bilim, Kadın Hakları ve Toplumsal Güven:
Laik sistemlerde eğitim politikaları genellikle bilimsel yönteme dayanır. Sağlık sistemleri ideolojik değil, kanıta dayalıdır. Kadınların iş gücüne katılımı yüksektir. Çocuk hakları anayasal güvence altındadır. Bu durum ekonomik üretkenliği artırır. Ekonomik üretkenlik sosyal devleti besler. Sosyal devlet ise güven duygusunu yükseltir. Güven arttıkça insanlar birbirine daha az korku, daha çok saygı ile yaklaşır. Toplumsal güven, mutluluğun en güçlü belirleyicilerinden biridir.

- Ertelenmiş Mutluluk Meselesi:
Dindar toplumlarda mutluluğun “öteki dünyaya” ertelendiği iddiası kısmen doğrudur; fakat genelleme yapmak hatalıdır. İnanç, birçok birey için psikolojik dayanıklılık ve anlam kaynağıdır. Asıl sorun, dünyadaki adaletsizliklere karşı edilgenliğin kutsanmasıdır. Eğer bir toplumda “Bu dünya zaten geçici” anlayışı kamusal sorumluluğu zayıflatıyorsa, ilerleme sekteye uğrar. Laik toplumlar ise sorumluluğu bugüne taşır: “Bu hayat tekse, onu iyileştirmek zorundayız.”
- Gerçekçi Bir Sonuç:
Mehmet Hoca, burada sert bir gerçeği teslim etmek gerekiyor:
Laik ülkelerin daha mutlu olmasının temel nedeni “Tanrı inancının azlığı” değil;
- Kurumsal şeffaflık,
- Hukukun üstünlüğü,
- Kadın-erkek eşitliği,
- Bilim temelli politika,
- Sosyal güvenlik ağı,
- Düşünce özgürlüğü unsurlarının güçlü olmasıdır.
Eğer dindar bir toplum bu ilkeleri güçlü biçimde inşa edebilirse, laik bir toplum kadar – hatta daha fazla – mutlu olabilir. Ancak tarihsel olarak bu denge nadiren kurulabilmiştir.
Mutluluk ideolojik değil; yapısal bir meseledir.
Laiklik, tek başına mucize değildir. Ama özgürlükçü kurumlarla birleştiğinde güçlü bir zemin sunar.
Asıl soru şudur:
Biz mutluluğu hangi dünyada arıyoruz?
Bu dünyada mı, bir sonrakinde mi?
Toplumların kaderi, bu soruya verdikleri yanıtla şekilleniyor.