Mehmet Özkendirci’nin kaleme aldığı bu köşe yazısı, toplumsal ahlak ve milli kimlik üzerinden sert bir özeleştiri sunmaktadır. Yazar, Ramazan ayının ruhundan uzaklaşıldığını savunarak, ibadetlerin anlamının kavranmasından ziyade gösterişe ve şekilciliğe indirgenmesini eleştirmektedir. Dini değerlerin gündelik yaşamdaki yozlaşmasıyla birlikte, ülkenin demografik yapısına yönelik sığınmacı kaynaklı tehditlere dikkat çekilmektedir. Özellikle kontrolsüz nüfus artışı ve ithal seçmen meselesi, vatan sevgisi ve aidiyet duygusu üzerinden sorgulanmaktadır. Metin genelinde hem dini hem de siyasi otoritelerin tutumları, toplumsal dokunun bozulması ve kültürel değerlerin yitirilmesi bağlamında ele alınmaktadır. Sonuç olarak yazar, gerçek dindarlığın ve vatanperverliğin şekli ritüellerden değil, özü anlamaktan geçtiğini vurgulamaktadır.
RAMAZAN
On bir ayın sultanı geliyor. Bu konuda dini ve milli iktidarın tek taraflı TRT’si, bu yıl da Kur’an’ı Güzel Okuma Yarışması düzenliyor. Sesi güzel hafızların gözü aydın. Bu konuda yeni İçişleri hafız Bakanımızın sesini de duymak isteriz, Türkiye hafızlık birincisi olarak. Burada sorun, Kur’an’ın güzel okunmasından çok iyi anlaşılması. Ne okuduğunun farkında olmayanlara yaşadığım bir örnek vermek isterim: Kur’an kursu öğrencisi akrabam, annemin vefatı üzerine sekiz on kadar hafızlık öğrencisiyle hatim indirmek üzere evimize geldiler. Gelenler kimi gülüşüyor, kimi şakalaşıyor, kimi edepsizce yayılıp gazete okur gibi lakayıt davranıyordu. Yemek yedirip paralarını verdik. Aradan yıllar geçti; bu terbiyesizleri neden evimizden kovmadığıma hâlâ üzülüyorum. Yine aynı kursun öğrencileri, omuzlarında Kur’an torbaları olduğu halde kızlara laf atıyorlardı. Amaç ne okuduğunun farkında olmadan güzel sesle Kur’an okumaksa, bu İslam’a en büyük kötülüktür. Kur’an’ın ilk emri “Oku” derken, okuduklarını anla ve uygula demektir. Yoksa bugün gibi güzel güzel okursunuz; her türlü adiliği yapar, vatanı satarsınız; bir de “Ramazan geldi” diye aç aç sözde oruç tutarsınız.
Pahalı iftar sofralarında tıka basa karın doyururken hiç aklınıza, zaten on bir ay açlık çekenleri düşünmek gelmez. Sütü eksik sofranıza birkaç fakiri çağırmak hiç aklınıza gelmez. “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” diyen İslam’ı unutmazdınız.

MİNİBÜS
Dün karşımda duran bir minibüsten iki aile indi. İlk çıkan, otuz yaş öncesi ailenin iki çocuğu varken; aynı yaşlarda gösteren diğer ailenin altı çocuğu vardı. Belki genç anne, birer birer doğurmak yerine ikişer ikişer doğuruyordu hiç ara vermeden. İlk aile bizim yerli halkımız Türklerdi. İkinci aile güya savaştan kaçıp Türkiye’ye sığınan, birilerince “muhacir” denen kişilerdi. “Savaşma seviş” parolasıyla hareket eden bu kişiler; savaş bitmiş, bazıları geri dönerken bu gibi aileler yurdumuza temelli yerleşmişlerdi. Sayın Erdoğan’ın başının üzerinde yer verdiği kişiler, doğurma yarışına girmişçesine demografik yapımızı tehdit ediyorlar. Tek başına gezmeyen gençleri, gruplar halinde saldırgan duruma geçebiliyorlar. Bazı semtlerde Türkler ya hiç yok ya da sinmiş azınlık halindeler.
Türkçe bir cümle kuramayanlar, ülkenin kaderi için seçmen yapılıp oy veriyor. Dünyada benzeri görülmedik bu “ithal seçmen” sistemi kimlerin yararına, belli değil mi? Taşımalı eğitimi kaldırdık, taşımalı seçmen ithal ettik resmen. Kendi vatanları için bir kurşun atmayanlar; Güneydoğumuzda “Buralar bize verildi” diyebilecek kadar vatanın lafla değil, kanla alındığını bilmeyecek kadar cahil, korkak ve zavallılardır. “Vatan sevgisi imandandır” diyen İslam’da, bu Müslümanlar hangi tip dindarlar?