Dr. Lütfü Şahsuvaroğlu
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Şehir ve Hafıza

Şehir ve Hafıza

featured
0
Paylaş

Dr. Lütfü Şahsuvaroğlu, şehir ve hafıza arasındaki kopmaz bağı ele aldığı yazısında; şehirlerin mimari yapılarından sokak isimlerine kadar her unsurun toplumsal belleğin bir parçası olduğunu vurgular. Petersburg örneği üzerinden edebiyatın şehirleri nasıl ebedileştirdiğini anlatırken, Türkiye’deki şehirleşme politikalarını eleştirir. Özellikle kontrolsüz sanayileşme, TOKİ yapılaşması, madencilik faaliyetleri ve değişen sokak isimlerinin şehrin kimliğini yok ettiğini savunur. Şehir hafızasının tahribini, insanları geçmişinden koparan bir “mankurtlaşma” süreci olarak görür. Yazara göre bir şehri korumak, sadece binaları değil; o şehrin tarihini, ruhunu ve insan hatırasını korumaktır.

 

Hafıza; duyusal kayıtın, kısa süreli belleklerin ve çarçabuk öğrenme melekelerinin ötesinde derin bir bellekler zinciridir.

Yaşadığımız iklim, doğa, çevre, üzerinde Sarı Kız’ın otladığı meralar, odunundan yararlandığımız yaşlı meşelik, kabristanlar; kırsal hayatta yaşayanların nice hatıralarının yaşandığı ortamlardır. Köyün camii, varsa köy evi, kıraathanesi, savaş anılarını bizimle paylaşan gazi dedeler; hafızayı güçlendiren, anıları tazeleyen ve böylece çobanından muhtarına köyün tarihine ve kişiliğine hayat veren unsurlardır.

Ya şehir?… Şehir başlı başına hafıza demek… Her sokağı, her mahallesi, her caddesi, her meydanı, her heykeli, her parkı, her mabedi, her konağı ile hafıza… Bütün bu şehri açıklayan, kimliğini kazandıran unsurlar hele bir de tarih kitaplarına, romanlara, şiirlere, tiyatrolara yansımışsa artık bu unsurların handiyse kutsal bir vasfı var demektir, delinmez bir kavramsal plazması oluşmuştur.

Mesela Petersburg’u romanlardan dolayı o kadar tanımış ve o kadar içinde yaşamışızdır ki o okuduğumuz kitaplardaki adreslerin sonsuza kadar yerli yerinde kalmasını isteriz. Bu şehri Birinci Petro, yani bizim “Deli” dediğimiz çar kurdu. Neva Nehri’nin, daha doğrusu bataklığının üzerinde kurulan şehrin inşasında yüz binden fazla işçi can verdi. Petersburg, Rus modernleşmesinin batıya açılan yüzünün mimari anıtıdır. Şehri kuran Deli Petro olsa da asıl kurucusunun çamurdan kent yaratan Petro değil, o şehri edebiyatla ebedileştiren Dostoyevski ve Puşkin olduğudur. Ben mesela Dostoyevski’nin romanlarını okuyunca Petersburg’da bulurum kendimi. Hiç gitmeden bir Petersburg romanı yazmaya ahdim var. Hani Kafka hiç Amerika’ya gitmediği halde Amerika’yı yazdı ya… Tıpkı onun gibi… Marshall Berman, 150 bin işçiyi yutan çamur deryasının üzerinde yükselen saraylar nedeniyle Neva’nın nasıl ağladığını yazar.

Dostoyevski’nin ölümünden önce son üç yılını geçirdiği sokak ve ev, sadece her Rus için değil, dünyanın bütün roman okuyucuları için kutsal mekânlardır. Oradaki heykel, yazarın evi, odası, merdivenleri, şapkası, kitapları, çalışma masası, antika saati… Onlar da birer ikon olarak sonsuza kadar var olma iradesindedirler. Saat tam da öldüğü anda durdurulmuştur. Suç ve Ceza’yı okuyanlar romanın kahramanı Raskolnikov’un yaşadığı her yeri, gezdiği sokakları, kaldığı tavan arasını bile merak ederler. Hatırasına saygı gösterirler. Sadece Raskolnikov mu? Puşkin’in kahramanı Yevgeni de sizinle birliktedir, Tolstoy’un Anna Karenina’sı da… Petersburg’u yaşatmak, onu bu edebi eserlerin yükselttiği mevkide tutmak, tutabilmek demektir.

Bize gelince; Peyami Safa’nın Fatih Harbiye romanındaki tramvayı nasıl özlemez insan? Neriman, mazi ile yeni hayat arasında tereddüdü yaşamaktadır. Şinasi eskiyi temsil etmekte, Macit ise moderni… Neriman’ı takip eden Şinasi ve izlediği tramvay, İstanbul’un kimliğinden niye çıkarılmak istenir ki? Mithat Cemal’in Üç İstanbul’unu okuyan genç nesiller İstanbul’da o döneme dair izleri bulmasınlar mı? Dersler çıkarmasınlar mı? Hatta Fikret Adil’in Asmalımescit’inin bugünkü hali o eski zamanlara ait bohem hayatından izler taşıyor mudur? Okuyucu aramasın mı? Yakup Kadri’nin Kiralık Konak’ının akıbeti nedir mesela? Mustafa Necati Sepetçioğlu ciltler dolusu roman yazdı. Genç nesillere Kapı, Kilit, Konak, Anahtar diye başlayarak Cumhuriyet’e kadar geldi. Onlarca roman yazan romancının Zile’deki evini bile Sepetçioğlu Müzesi yapamadık. Şehirler hemşehrisi olan yazar ve şairlerle, sanatkârlarla daha büyük bir heyakil haline gelmez mi, anıtlaşmaz mı?

Ankara’da iyi ki hâlâ Taceddin Dergâhı var da gençler uğrayıp İstiklâl Marşımızın yazıldığı mekâna dair somut bir izlenime, Kurtuluş Savaşı’nın ve Cumhuriyet’in kurulduğu demlere kavuşabiliyorlar. İyi ki Aslanhane Camii duruyor da Ahi Devleti’nin felsefesini tartışabiliyoruz. İyi ki İçkale’deki Alaaddin Camii hâlâ ayakta. Ve yine iyi ki Roma’nın dahi kalıntıları başkentliye ufuk açabiliyor Hacı Bayram’ın gölgesinde…

Ya İstanbul? Halil Açıkgöz ile Cemil Meriç’ten çıktıktan sonra İstanbul’un caddelerini ve sokaklarını gezerdik. İlk bakışta dikkat çekmeyen bir köşeden nasıl bir tarihin kendini hatırlattığını ondan dinlemenin zevki başkaydı.

Ya Bursa? Otuz küsur yıldır ne zaman Edremit’e, Akçay’a, Kaz Dağlarına uzansam Bursa’da mutlaka mola veririm. Arabam beni adeta kumanda altında imiş gibi Emir Sultan’a eriştirir. Ne yazık ki yapılan imar değişikliği sonrasında o Yeşil Bursa’dan eser kalmadığı gibi, ara ki Emir Sultan’ı bulasın…

Ya Konya? Mevlânâ Türbesi ve çevresi kültür ve turizm açısından dünyaya açılan penceresi değil mi Konya’nın? O ne berbat bir çevre düzenlemesi öyle? Yeşil Türbe’ye yakışıyor mu? Beton tanrısı belli ki yine kendisine kullar bulmuş…

Ya Erzurum? Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Beş Şehir’inden biri. Beş Şehir’i okuyup ona nazire olsun ve güncellensin babından ‘Tanpınar’ın İzinde Beş Şehir’ adlı eserini yazan Alberto Manguel kadar bana yakın bir ülkücü yazar tanımadım. Erzurum’un yiğit dadaşlarının o kadar çok sevdikleri şehre TOKİ belasının musallat olması karşısında hiçbir şey yapmamalarını hayretle karşılar Alberto. Oysa biz 30 yıldır bu belayı anlatmaya çalışıyoruz da anlayan bırakınız ülkücüyü, kaç Türk bulabildiğimiz ortada…

Madenler konusundaki şehir ve çevre duyarlılığımıza da destek bulamadığımız gibi… Yer altı servetlerimizin üç kuruşa pazar bulmasını milliyetçilik sananlar bile var bu ülkede. Vahşi madenci İliç’te bir köyü ortadan kaldırdı. Bütün hatıralarıyla birlikte. Meralarımızı bozdu, ırmaklarımızı zehirledi, atmosferimizi –soluduğumuz havayı bile– partiküllerle doldurdu o orlikon gibi, taret gibi namlusunu göğe dikmiş evaporatörleriyle… Bir de utanmadan sıkılmadan tarihin en güzel şehri Kemaliye’yi bile gerekirse taşırız diyebildiler. Kemaliye yani Eğin’i altındaki altın madeni yüzünden taşıyacaklar öyle mi? Ve bu hadsizliğe kimse isyan etmeyecek, öyle mi?

Ya Ankara? Ankara niçin sanayileşme ve nüfus artışı bakımından İstanbul ile yarışsın ki? Başkentin nüfusunu artırmak marifetmiş gibi konuşan belediye başkanlarına şahit olduk maalesef… Aradığımız sokağı bulmanın imkânı yok. Durmadan değiştirilen sokak isimleri hiç de hayırlı bir iş değil. Tunalı Hilmi Gençliği başlığı altında Attila İlhan bir yazı yazmıştı devri vaktin birinde. Hemen 12 Eylül 80 sonrası idi. Ben de çıkardığımız gazetede (Millet) cevap yazmıştım. Tunalı Hilmi ismi değişse o şehrin entelektüel birikimine bir zararı olmayacak mı? Elbette olacak. ‘Yüzbinler Tandoğan’da Buluşuyor’ başlığı atmıştım Genç Arkadaş’ın manşetine. Üç yüz bin adet basmıştık 15 Nisan Büyük Yürüyüş gecesinde… Tandoğan Meydanı, Tandoğan Meydanı olarak kalmalı değil miydi? Şehrin sokakları, caddeleri, meydanları hatta bakkalları değiştirilir ya da ortadan kaldırılırsa yaşanan tarih de yok edilmiş olmuyor mu? Hatıralar, tarihten izler, şehri şehir yapan hemşehrilerin hayatları yok edilmiyor mu? 6 Şubat Depremi sadece binaları yıkmadı; milyonlarca fotoğrafı, özel anları, yaşanmışlıkları, derin hatıraları da yok etti. O yüzden gerçekten çok büyük bir yıkımdı.

Bir şehrin mahalleleri, caddeleri, sokakları, meydanları, parkları, bahçeleri, mabetleri, kamu binaları, konakları, tarihi evleri, türbeleri, çeşmeleri yok edildiği zaman aslında o şehrin kimliği, tarihi ortadan kaldırılıyor. O yüzden mahalli idarelerin imar izni çıkarırken, sokak isimlerini değiştirirken, meydan veya caddelere yeni isim ararken vicdanlarını ve o şehre dair derin sorumluluklarını yeniden tartıya koymaları gerekmektedir.

Bir zamanlar Ankara başkenttir ve nasıl ki Washington da başkenttir. Washington’a hiçbir -bırakınız belediye yetkilisini- devlet yetkilisi çivi çakamaz, iki katlı bir evi üç kat yapamaz deyip mukayese yapardım. Washington’un o yüzden nüfusu ve şehrin her yeri aynı kalır. Ankara’da ise bir belediye meclis üyesi bile istediği kadar emsal artırımı yaptırıp iki katlı olması gereken binasını otuz kırk kata kadar çıkarabilir. Şimdi Trump vakası tabii ki bu yerli hadbilmezlere verdiğim örneği berhava etti maalesef… “Dünyanın en büyük devletinin başkenti Washington’a kendi güvenliği için bile Bush ya da Obama ya da Clinton küçük bir nöbetçi kulübesi yapamaz. O başkentin imar planında en ufak bir değişikliğe izin verilemez. O yüzden yirmi yıl önce nüfusu neyse bugün de aynıdır,” diyesi idik ama orada da Trump diye bir tek adam çıktı; o dediğimiz bahçeye koca bir disko oturtmak için kolları sıvadı.

Ya Ahlat… Düşünsenize, Ahlat mezar taşları Türklüğün bin yıllık anıtları olarak birer tapu senedimizdir. Ahlat’ı bozarsanız bin yıllık mührü ortadan kaldırırsınız. İstanbul’u imar edeceğim diye 50’li yıllardaki katliamın şehrin hafızasına indirilmiş en büyük darbe olduğunu söylemeye artık hacet bile yok. Barselona’da hiçbir yapının katedralden daha büyük olmasına imkân yok. Çünkü şehirlisinde bu bilinç var. Ya Mekke? Kâbe… Etrafındaki hadnaşinaslığın herhangi bir dinde yer bulmasına şaşmak gerek.

Velhasıl, hafıza derslerinde verdiğim yukarıdaki şemayı altüst etmek için, yani şehir insanının hafızasını ortadan kaldırmak için yaşadığı muhiti yok etmek veya değiştirmek yeterli olabilir. Hafızasını yitirmiş toplum da şehirli olmaktan çıkıp nerede yaşadığını bilemeyen mankurtlar halinde kentli tafrası atarlar sadece… Hafızasını yitirmişlere ise her şeyi yaptırabilirsiniz. Eğriyi doğru, çirkini güzel, haksızlığı hak gösterebilirsiniz. Hafızasını yitirmişleri kendi değerlerine bile saldırtabilirsiniz. Mâzisine, inançlarına, tarihine, ecdâdına, şiirine, musikisine, her şeyine… Beton Tanrısının kulu olmaya can atar böyleleri…

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!