Özgür Çelik
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Avrupa’da Nasyonalizmin Normalleşmesi

Avrupa’da Nasyonalizmin Normalleşmesi

featured
0
Paylaş

Özgür Çelik tarafından kaleme alınan bu makale, Avrupa’da nasyonalizmin marjinal bir akım olmaktan çıkarak nasıl yerleşik ve normal bir siyasi gerçekliğe dönüştüğünü analiz etmektedir. Yazar, bu yükselişin arkasındaki temel nedenler olarak küreselleşmenin yarattığı ekonomik güvensizliği ve işçi sınıfının geleneksel sol partilerden koparak sağ-popülist söylemlere yönelmesini göstermektedir. Metin, Avrupa’daki yerleşik Türk nüfusun resmî iş gücü anlaşmalarıyla olan tarihsel statüsü ile Suriyeli sığınmacıların geçici koruma statüsü arasındaki temel farkları net bir biçimde ortaya koymaktadır. Güncel durumda Suriye’de siyasi otoritenin yeniden kurulduğuna dikkat çekilerek, geri dönüş süreçlerinin hukuki bir zemin ve şeffaf bir mekanizma çerçevesinde yönetilmesi gerektiği vurgulanmaktadır. Ayrıca, kontrolsüz göç hareketlerinin beraberinde getirdiği güvenlik riskleri ve radikal örgütlerin sızma girişimlerine karşı sınır güvenliğinin hayati önemine değinilmektedir. Sonuç olarak kaynak, nasyonalizmin kalıcı bir yapıya büründüğünü belirterek, meselelerin ideolojik refleksler yerine tarihsel bağlam ve somut verilerle değerlendirilmesi gerektiğini savunmaktadır.

 

Avrupa’da nasyonalizmin bugün ulaştığı seviye, artık bir yükselişten ziyade yerleşik bir siyasal gerçeklik olarak ele alınmalıdır. 1990’ların sonlarından itibaren küreselleşmenin yarattığı ekonomik ve kültürel aşınma, Avrupa Birliği’nin ulus-devlet alanlarını daraltan yapısı ve merkez siyasetin giderek teknokratik bir dile sıkışması, nasyonalist refleksleri besleyen temel unsurlar oldu. 2026 itibarıyla gelinen noktada bu refleksler marjinal olmaktan çıkmış, sistemin içinden konuşan ve sistemi dönüştüren aktörlere dönüşmüştür.

Bu dönüşümün en dikkat çekici yönlerinden biri, nasyonalist tabanın sosyolojik karakteridir. Avrupa’da nasyonalist partiler artık yalnızca orta sınıf korkularına değil, doğrudan emekçi sınıfların ekonomik güvensizliklerine hitap etmektedir. Küreselleşmenin kaybedenleri olarak görülen bu kitleler, geleneksel sol partilerden kopmuş; sosyal adalet, refah ve egemenlik taleplerini nasyonalist söylemler içinde dile getirmeye başlamıştır. Böylece nasyonalizm; sol bir terminolojiyle sağ siyaset yapabilen hibrit bir forma bürünmüştür.

Bu tabloyu geçmişteki dazlak hareketlerle özdeşleştirmek yanıltıcıdır. 1980’lerin ve 1990’ların şiddet eğilimli, marjinal ve siyasal sistemle bağ kuramayan yapıları tarihsel olarak tasfiye olmuştur. Bugün Avrupa’da nasyonalist, sağ-popülist ve ulusal-muhafazakâr aktörler hukuki zeminde faaliyet göstermekte, seçim kazanmakta ve merkez sağın dilini belirlemektedir. Tehlike de tam olarak burada yatmaktadır: Nasyonalizm artık istisna değil, normal bir siyasal tercih olarak kabul görmektedir.

Göç meselesi bu normalleşmenin en görünür alanıdır. Ancak Avrupa’da göç tartışmaları çoğu zaman bilinçli biçimde bağlamından koparılmaktadır. Özellikle Türkiye’deki Suriyeli sığınmacılar ile Avrupa’daki Türk nüfus arasında kurulan yüzeysel benzetmeler, meseleyi açıklamak yerine daha da çarpıtmaktadır. Oysa bu iki olgu tarihsel, hukuki ve siyasal olarak tamamen farklıdır.

Avrupa’daki Türklerin büyük çoğunluğu, özellikle Almanya örneğinde görüldüğü üzere, bizzat Avrupa devletlerinin talebiyle ve resmî anlaşmalar çerçevesinde iş gücü açığını kapatmak amacıyla kıtaya gitmiştir. Yaklaşık bir milyon Türk işçisi, sanayinin sürekliliği için davet edilmiş; çalışmış, vergi vermiş ve zamanla vatandaşlık hakkı elde etmiştir. Bugün Avrupa Türklerinin statüsü bu tarihsel sürecin doğal sonucudur.

Suriyeli sığınmacılar ise Türkiye’ye savaş koşulları altında, geçici koruma statüsüyle kabul edilmiştir. Ne davet edilmişlerdir ne de kalıcı yerleşim vaadiyle gelmişlerdir. 2026 itibarıyla Suriye’de savaş sona ermiş, Şam’da Şara hükümeti tesis edilmiş ve ülke genelinde siyasal otorite yeniden kurulmuştur. Bu yeni durumda Suriyeli sığınmacılarının statüsü de fiilen değişmiştir. Artık mesele “savaş bittiğinde dönecekler mi” sorusu değil; barış sonrası yeniden inşa sürecinde geri dönüşün nasıl, ne hızda ve hangi koşullarla gerçekleşeceği meselesidir.

Bu noktada altı çizilmesi gereken husus şudur: Suriyeli mültecilerin geri dönüşü, onları sınır kapılarında teşhir ederek ya da Avrupa Birliği’nden taviz koparmaya yönelik araçsallaştırmalarla sağlanamaz. Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası anlaşmalar açıktır; mültecileri zorla geri göndermek ya da istemedikleri davranışlara zorlamak hukuka aykırıdır. Aynı zamanda bu yöntemler ahlaki ve siyasi olarak da sürdürülebilir değildir.

Bu noktada altını çizmek gerekir ki Türkiye’ye gelen mülteci ve göçmen hareketliliği artık yalnızca Suriyelilerle sınırlı değildir. Afganistan, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’dan gelen genç erkek nüfus, ailelerin aksine tekil ve kontrolsüz akınlar hâlinde ülkeye giriş yapmaktadır. Bu noktada IŞİD ve benzeri radikal örgütlerin karargâhlarını Türkiye’ye taşımış olmaları, hatta “IŞİD’in Türkiye Planı” gibi vahim bir durumla karşı karşıyayız. Bunların Türkiye üzerinden Avrupa’ya sızma ihtimali hâlen mevcuttur; kimlerin girip çıktığı, hangi motivasyonlarla hareket ettiği tam olarak bilinmemektedir.

Bu nedenle, mültecilerin geri dönüşünü yalnızca hukuki bir çerçeveye indirgeyen yaklaşımlar yetersizdir. Çözüm perspektifi; öncelikle sınır güvenliğinin sağlanması, geliş ve geçişlerin sıkı şekilde denetlenmesi, riskli bireylerin ayrıştırılması ve geri dönüş süreçlerinin hem güvenli hem de şeffaf biçimde yönetilmesini içerir. Yani mesele artık sadece uluslararası anlaşmalara uymak değil; aynı zamanda toplum güvenliğini ve kamu düzenini koruyacak, planlı ve denetimli bir geri dönüş mekanizması kurmaktır. Bu çerçevede hareket edilmediği takdirde, Türkiye ve Avrupa hem sosyal hem de güvenlik boyutunda ciddi sıkıntılarla karşı karşıya kalmaya devam edecektir.

Avrupa’daki nasyonalist hareketler bu göç meselesini kendi iç siyasetlerinde etkili bir mobilizasyon aracı olarak kullanmaktadır. Sağ popülistler bunu kaba bir İslam karşıtlığı üzerinden yürütürken, klasik nasyonalistler ve ulusal-muhafazakârlar meseleyi emperyal müdahaleler, savaş-göç döngüsü ve ulusal kapasite sınırları çerçevesinde ele almaktadır. Bu ayrım çoğu zaman göz ardı edilmekte ve tüm aktörler tek bir “aşırı sağ” kategorisine sıkıştırılmaktadır.

2026 Avrupa’sı artık eski merkez siyaset reçeteleriyle yönetilebilecek bir kıta değildir. Ekonomik güvensizlik, temsil krizi ve toplumsal huzursuzluk derinleşmiştir. Bu huzursuzluğu örgütleyebilen aktörler güç kazanmaktadır. Nasyonalizm de bu zeminde, geçici bir dalga değil, kalıcı bir siyasal gerçeklik olarak konumlanmıştır. Bugün hem Avrupa’nın hem Türkiye’nin önündeki temel mesele, bu gerçekliği ideolojik reflekslerle değil, tarihsel bağlamı ve somut verileri dikkate alarak okuyabilmektir. Aksi hâlde yanlış karşılaştırmalar, hatalı politikalar ve bitmeyen gerilimler üretmeye devam ederiz.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!