Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Anlaşması, parlamentoda hızla onaylanarak gündemin merkezine yerleşmiştir. Bu pakt, geçmişteki uluslararası güvenlik ve iş birliği girişimleriyle benzerlikler taşısa da, Türkiye’yi İran’a karşı olası bir bölgesel çatışmanın içine çekme riski nedeniyle büyük endişe yaratmaktadır. Batılı müttefiklerin ve ABD’nin Orta Doğu’daki politikalarıyla uyumlu görünen bu anlaşma, teknik olarak NATO’nun kolektif savunma prensiplerini anımsatmaktadır. Sürecin ilerleyişinde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin stratejik rolünün arka plana itildiği ve karar mekanizmalarının dış politikaya odaklı yürütüldüğü ifade edilmektedir. Uzmanlar, olası bir savaş senaryosunda ordunun yükümlülüklerinin göz ardı edilmesini eleştirirken, bu durumun ulusal güvenlik üzerindeki muhtemel yansımalarını tartışmaya açmaktadır.
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Anlaşması yarın TBMM Genel Kurulu’nda görüşülüp oylanacak. Büyük ihtimalle de kabul edilecek.
Bu anlaşma, bölgemizin ve dünyanın gidişatı itibarıyla, 2003 yılındaki Irak’ın işgalini öngören 1 Mart tezkeresinden belki de çok daha önemli; ama ne onun kadar tartışıldı ne de millette bununla ilgilenecek takat bırakıldı.
Niye önemli?
Çünkü emperyalist güçlerin onlarca yıllık “Şii hilaline karşı Sünni dolunayı” kodlamasından hareketle, BOP’un ana hedeflerinden olan İran’la karşı karşıya getirilmemiz ihtimali var.
Savunma Bakanı Yaşar Güler net bir dille, “Türk askeri Husilerle çatışmayacak.” dedi, ama anlaşmanın sadece şu ifadelerine bakmamız yeter:
“Taraflar bu tehdit(ler) veya tehlike(ler)i bertaraf etmek maksadıyla gerekli tüm yöntemleri kullanırlar… ‘Taraflardan’ birinin başka bir ülke veya ülke grubu tarafından silahlı saldırıya veya askeri saldırganlığa uğraması halinde, ‘Taraflar’ saldırıya uğrayan ‘Tarafa’ birbirlerine sağlayabilecekleri karşılıklı yardım imkânlarının tamamını kullanarak derhal yardım edecektir.”
İTTİFAKIN TEMELLERİ NE ZAMAN ATILDI?
Aniden gündemimize giren Mekke İttifakı ihtiyacı nasıl ve nereden hâsıl oldu?
ABD-İsrail’in İran’a saldırıları, bunun üzerine İran’ın Suudi Arabistan başta olmak üzere ABD’nin Körfez ülkelerindeki tesislerini hedef alması… Bir de Yemen’de Suudi Arabistan ile İran destekli grup olduğu belirtilen Husiler arasında zaten uzun süredir devam eden savaşta, Husilerin İsrail’in yanı sıra Suudi Arabistan’daki kutsal bölgelere saldırdığı iddialarının ardından.
Görünürdeki durum bu; ama galiba biraz daha derine inmek gerekiyor.
Aralarında diplomatik temas bulunmayan Suudi Arabistan ve İsrail’in, İran tehdidine karşı birlikte hareket etmek için 2014’ten beri Hindistan, İtalya ve Çek Cumhuriyeti’nde gizlice masaya oturduğu, bu kapsamda da Haziran 2015’te iki ülkenin iki önemli isminin Washington’da bir araya geldiği ortaya çıktı.
Bu isimler; hem Suudi Arabistan hem İsrail’in dış politikasına yön verdiği bilinen Dore Gold ile Suudi Arabistan’ın hükümet danışmanı Enver Ekşi; görüştükleri de *“İran’a karşı 7 adımlık plan”*dı. Planın ana hatları ise şunlardı:
“İsrail ile Araplar arasında bir barış planının yapılması… Tahran’da bir rejim değişikliği… Ortak bir Arap ordusunun oluşturulması… Ve Türkiye sınırında bağımsız bir Kürt devletinin kurulması.”
Bu gelişmelerden kısa bir süre sonra İsrailli Dore Gold ile şimdilerde Erdoğan’ın BM Genel Sekreterliğine aday gösterdiği dönemin Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu’nun Roma’da gizlice bir araya gelip Türk-İsrail ilişkilerinin “normalleştirilmesini” görüştüklerini ve Erdoğan’ın, “İsrail’e ihtiyacımız var.” dediğini de kaydedelim.

NATO: “MÜSLÜMANLAR İÇİN SAVAŞAMAYIZ”
8 Aralık 2015’e gelelim; IŞİD’in Suriye’deki terör eylemlerine karşı NATO’nun devreye girmesi konuşulmaya başlanınca dönemin NATO Genel Sekreteri Stoltenberg, Suriye’deki çatışmanın Batı ve İslâm dünyası arasındaki bir savaş değil, “radikalizm ve terörizme karşı savaş” olduğunu belirttikten sonra, “Bu savaşta Müslümanlar ön cephede, kurbanların çoğu Müslüman ve IŞİD’e karşı savaşanların çoğu da Müslüman. Bu mücadeleyi onlar için yürütemeyiz.” dedi.
Bundan tam bir hafta sonra da Suudi Arabistan öncülüğünde “teröre karşı İslâm ittifakı” için askeri güç oluşturulacağı duyuruldu. Medyada ve kamuoyunda “İslâm ordusu” olarak adlandırılan bu oluşuma Türkiye’nin de katılacağı gündeme gelince dönemin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Tanju Bilgiç, “askeri güç oluşturulmasının” söz konusu olmadığını, “ittifakta askeri ve istihbarat işbirliğine ağırlık verileceğini” söyledi.
Buna karşılık Suudi Dışişleri Bakanı Adil el-Cubeyr, “İttifaka kara gücü de dahil mi?” sorusuna, “Tüm seçenekler masada. Gelecek talebe, ihtiyaca ve ülkelerin gereken desteği sağlama yönündeki isteklerine bağlı.” cevabını verdi.
Ve Erdoğan’ın Aralık sonundaki Riyad ziyaretinin ardından, dönemin Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, “Riyad’da kurulacak mekanizmanın tüm aşamalarında yer alacağımızı” vurguladı.
HULUSİ AKAR’IN KAMUFLAJI
Bir ay sonra Ocak 2016’da dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu Riyad’a gittiğinde yanında Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar da vardı ve resmi görüşmeye yeni olduğu bildirilen kamuflaj kıyafetle katılması dikkat çekti.
20 yıl aradan sonra 2012’de Suudi Arabistan’a giden ilk Genelkurmay Başkanı Necdet Özel olmuştu. 2016’daki o ziyarette Hulusi Akar’ın yer almasını Ahmet Davutoğlu şöyle açıkladı:
“Bu doğal kabul edilmesi gereken bir husus. Böyle şeylere Genelkurmay Başkanımız katılmıyor. Cumhurbaşkanımızın son ziyaretinde, Suudi Arabistan ile yüksek düzeyli stratejik işbirliği konseyi mekanizması kurulmasına karar verildi. Yoğun bir savunma sanayi işbirliği var… O nedenle Genelkurmay Başkanımızın olmasını istedim. Daha önce bu kararı aldık… Bundan sonra da Genelkurmay Başkanımız bu tür toplantılara katılacak. Bunu olağanüstü bir gelişme olarak görmemek lâzım. Devletin üst kademesinde uyumlu bir çalışma ortamı yaşanıyor, bu aşağıya da yansıyor… Genelkurmay Başkanımız benim yaptığım görüşmelere muttali olup fiilen aldığımız kararları gördüğünde bunun alana yansıması çok daha farklı oluyor.”
İşte bu gelişmelerin hemen ardından İncirlik’e Suudi uçakları gelip gitmeye başladı. Suudi Arabistan Savunma Bakanlığı Müsteşarı Tuğgeneral Ahmed Asiri, uluslararası koalisyonla beraber IŞİD’e yönelik muhtemel kara operasyonu için tarih vermeye başladı. Asiri’nin ABD öncülüğünde NATO karargâhında düzenlenen toplantıda yaptığı bu açıklamayı ABD Savunma Bakanı Ashton Carter da, “Bu tarz bir haber çok memnuniyet verici. Bunu ve Suudi Arabistan’ın yapabileceği diğer katkıları Suudi Savunma Bakanı ile ele almayı dört gözle bekliyorum.” sözleriyle destekledi.
Malûm, ABD Başkanı Trump da Mekke Anlaşması’nı büyük bir coşkuyla karşıladı!..
Mekke ittifakının “Orta Doğu’nun NATO’su olma potansiyeline sahip olduğunu” belirten ABD’li Senatör Joe Wilson ise açıkça, “Husilerin İran destekli saldırganlığı karşısında ittifakı harekete geçirdikleri için müttefiklerimiz Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’a minnettarım.” dedi.
BARRACK’TAN AL HABERİ: “İSRAİL NATO MÜTTEFİKİ”
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da “Mekke Antlaşması’nın, NATO’nun tamamlayıcısı olduğunu” ve “teknik olarak NATO Antlaşması’nın kolektif savunmaya ilişkin 5’inci maddesine benzediğini” söylüyor ya; buna ilişkin iki not daha hatırlatalım.
7 Ekim 2023’te başlayan Hamas-İsrail savaşının birinci yıl dönümünde; NATO Genel Sekreteri Stoltenberg, “İsrail yalnız değildir.” derken, komisyon üyeleriyle birlikte İsrail için saygı duruşunda bulunan Avrupa Komisyonu Başkanı Von der Leyen, “Onlar Müslüman” gerekçesiyle Gazze’de öldürülenler için saygı duruşunda bulunmayacaklarını vurguladı. Yardımcısı Margaritis Schinas da, “Türkiye tarafını seçmeli. AB, NATO ve onların değerlerinin yanında mı olacak? Yoksa Rusya, İran, Hamas ve Hizbullah’ı mı destekleyecekler? Tarihin hangi tarafında yer almak istediklerine karar versinler. Bu konuda net bir yanıtları olmalı.” çağrısında bulundu.
Sömürge valisi Tom Barrack ise geçtiğimiz günlerde 2016’dan beri “İsrail’in en iyi dostu olduğunu” ve “Arap ülkelerinin İbrahim Anlaşmaları’na katılmasına öncülük ettiğini” anlatırken şunları söyledi:
“Türkiye NATO müttefikidir, İsrail de NATO müttefikidir. Dolayısıyla bu iki NATO müttefiki arasında yol bulmak, yan yana büyüyüp birdenbire kavga etmeye başlayan iki ergen çocuk arasında yol bulmaya benziyor. Şu anda birbirlerinden nefret ediyorlar. Delilik. Ama bunların çoğu söylem düzeyinde, öyle değil mi? Bu ikisi uyum içinde çalışsa, bölge tamamen değişir. Sadece İran meselesinin halledilmesi ve İran’ın da bu düzene uyum sağlaması gerekiyor… Suudi Arabistan, İsrail’le İbrahim Anlaşmaları temelinde bir ittifaka katılırsa zincirleme bir etki başlar. Bu uyum, elimizdeki en güçlü şey olur.”

TRUMP’A KARŞI ÇIKAN KOMUTANLAR ÖVÜLÜRKEN
Tablo bu. Öyle veya böyle savaş ihtimali söz konusuyken, Mekke Anlaşması’nın TBMM Milli Savunma Komisyonu’nda görüşülmesine bile gerek duyulmadı. Daha doğrusu Milli Savunma Komisyonu, “Bizim görüşmemize gerek yok” dedi ve anlaşma doğrudan Dışişleri Komisyonu’nda ele alınıp oy çokluğuyla kabul edildi.
Bir savaş çıkarsa, cepheye büyükelçiler değil askerlerimiz gidecek; ama resmi söylemler dışında TSK’nın bu konudaki –eğer varsa ve sorulduysa– tespit, uyarı ve önerilerini bilmiyoruz.
Oysa iç siyasetteki “vesayeti” bitirilen TSK’nın, tamamen dış güvenliğe odaklanacağı söylenmişti. Ancak görüldüğü üzere bu sürecin patronajlığını da Dışişleri Bakanlığı ile MİT yürütürken, TSK’nın esamesi bile okunmuyor!..
Vazgeçtik Mekke Anlaşması’ndan; maalesef artık dört gün önce Piyade Sözleşmeli Er Yusuf Sait Ünlü’nün Yüksekova’da şehit edilmesini, “bir hudut geçiş olayına müdahale sırasında açılan ateşle” diye duyururken, hududu kimin geçmek istediğini ve askerimize kimin ateş açtığını açıklayamayan bir TSK/MSB’miz var!..
Gel de MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin, Trump’ın İran’a saldırmasına karşı çıkan ABD’li komutanlara ilişkin şu övgülerini hatırlama:
“Siyasi hedefleri Netanyahu’nun belirlediği bir savaşı, Amerikan askerlerinin sürdürmesi ve kazanması beklenmektedir. Bu her şeyden önce akla mantığa aykırıdır. Nitekim Amerikan Ordusunun farklı unsurlarından üst düzey komutanlar haklı olarak buna karşı çıkmaktadır. Ancak Trump, bunları dinlemek yerine, itiraz edeni görevden almak yoluna gitmektedir. Trump; her geçen gün ABD halkının desteğini kaybederken, ABD askerleri savaş motivasyonunu yitirmektedir.”
İktidarı destekleyen Yeni Şafak’ın ünlü kalemi İbrahim Karagül dün, İran’a nükleer saldırı planları yapıldığına dikkat çekip Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın ortak “nükleer kalkan” oluşturması gerektiğini savunurken, şöyle bir ifade kullandı:
“Asker millet’e dönüş zamanı geldi!”
Karagül “millet” derken büyük ihtimalle “ümmet”i kastediyor; ama biz yine de Türk milleti adına soralım:
Biz zaten “asker millet” değil miyiz veya değil miydik?.. Değilse; ne zaman, nasıl ve neden bu vasfımızı kaybettik?..











