DOLAR 16,1920 -0.96%
EURO 17,4658 -0.86%
ALTIN 964,40-0,79
BITCOIN 467540-3,48%
Ankara
24°

AÇIK

Müyesser Yıldız

Müyesser Yıldız

27 Mayıs 2022 Cuma

DİĞER YAZARLARIMIZ

İçimizdeki Yunanlar ve Pontusçular!..

İçimizdeki Yunanlar ve Pontusçular!..
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Erdoğan, Türkiye’yi Başkan Biden ve ABD Senatosu’na şikâyet eden Miçotakis’e, Artık benim için Miçotakis diye birisi yok. sözleriyle tepki gösterdi.

Önceki gün Yunanistan’ın en büyük destekçisi ve dostu olan İsrail’e giden Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu da, Yunanistan’ın 1923 Lozan Antlaşması ve 1947 Paris Barış Anlaşması çerçevesinde şartlı olarak kendisine verilen adaları 1960’tan beri silahlandırdığını, bundan vazgeçmedikleri takdirde “egemenlik tartışması başlar” uyarısında bulunduklarını belirtip, “Son derece ciddiyiz. Yunanistan buna uymazsa biz, bu işi daha ileri noktaya götüreceğiz.” dedi.

Daha ileri nokta neresiyse?.. Yunandan çok Yunanlı olan ABD, AB veya BM mi? Kaldı ki, Ankara’nın Ege adalarıyla ilgili “asılsız iddialarda” bulunduğunu öne süren Yunanistan çoktan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres’e bir mektup yolladı bile.

Her neyse biz dışarıdakileri bırakıp içimizdeki Yunanlılara bakalım.

Dün Hürriyet’ten Sedat Ergin bile Miçotakis’in Beyaz Saray ve Kongre’de nasıl ağırlandığını anlatırken, bizim 10 gün önce sıcağı sıcağına vurguladığımız şu ayrıntıya da yer verdi:

Oval Ofis’teki görüşme dışında Beyaz Saray’da ayrıca Miçotakis için konuşmaların yapıldığı bir tören de düzenleniyor. Bu törende açılış konuşmasını ve duayı yapmak üzere kürsüye önce Bakırköy doğumlu bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan Amerika Ortodoks Kiliseleri Başpiskoposu Elpidophoros Lambriniadis davet ediliyorBaşpiskopos, ‘Demokrasinin, Yunanistan’ın dünyaya bir armağanı olduğu’ vurgusuyla biten konuşmasını Yunanca ‘Zito i Ameriki, Zito i Ellada’ (Yaşasın Amerika, Yaşasın Yunanistan) diye bitiriyor.”

Yaşasın Amerika, Yaşasın Yunanistan diyen Lambriniadis kim? Bir Türk kurumu olup Fatih Kaymakamlığı’na bağlı görev yapan Fener Rum Patrikhanesi tarafından ABD’ye atanmış, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan ve belki de Bartholomeos’tan sonra Patrikhane’nin başına gelecek isim.

Çok şükür, Lozan’ı delik deşik eden bu tablo, Başbakanlığa aday Meral Akşener’in partisinin de dikkatini çekti. İYİ Parti Milli Güvenlik Politikalar Başkanlığı’nın dün yaptığı açıklamada, Miçotakis’in ABD’deki ifadeleri eleştirildikten sonra Rum Ortodoks Kilisesi Başpiskoposu Lambriniadis’in, “Ekümenik Patrikhaneye güçlü desteklerinden dolayı” Biden ve Miçotakis’e teşekkür etmesine değinilip şöyle denildi:

İYİ Parti olarak, bu ziyarette ortaya çıkan görüntüler ile ileri sürülen görüşleri şiddetle kınıyoruzYunanistan’ın birçok adayı silahlandırmış olmasının, bazı ada/adacık/kayalıkları sahiplenmesinin ve Fener Rum Patrikhanesi ile ilgili açıklamalarının Lozan Anlaşmasına aykırı olduğunu tekrar hatırlatıyor ve Türkiye Cumhuriyeti’nin tapusu olan Lozan Anlaşmasında gedik açılmasını asla kabul etmiyoruzİktidardan, söz konusu ABD Rum Ortodoks Kilisesi Başpiskoposu ile ilgili olarak da gecikmeden gerekli işlemi yapmasını bekliyoruz.”

Pontus Özlemi Çekenler

ABD’deki tablonun benzeri ve devamı olan bir başka olaydan söz edelim.

Bilindiği gibi; Yunanistan’ın bir de “Pontus soykırım” hezeyanı var. Atatürk’ün Samsun’a çıktığı 19 Mayıs gününü bu sözde soykırımı anma günü kabul ediyorlar.

Geçtiğimiz 19 Mayıs’ta da aynı hezeyanlarını sürdürdüler. Bu arada İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin 19 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı münasebetiyle düzenlediği etkinliklerin birisinde, “Pontus geleneğini sürdürdüğü” belirtilen bir sanatçıya konser verdirilmesi tepki çekti.

Öyle ki, Cumhur İttifakı’nın ortağı MHP Lideri Devlet Bahçeli Salı günkü grup toplantısında, Kemal Kılıçdaroğlu’nun Maltepe mitingini eleştirirken, “Kılıçdaroğlu’nun Maltepe mitingi, HDP’nin, PKK’nın, FETÖ’nün, Pontus özlemi çeken çürümüşlerin mitingidir.” dedi.

Çiçekler “Pontus”tan

Bu hatırlatmalardan sonra içimizdeki “Pontus özlemi çekenlere” gelelim.

Fener Rum Patriği, bu hafta Yunanistan’da geniş bir tura çıktı. Türk tarihi açısından önemli Kavala, Drama gibi, Yunanistan’ın “Doğu Makedonya” dediği bölgeden başlayıp meşhur Aynaroz Manastırı’nda sona erecek yolculuğun ilk ayağında; 2 Mayıs’ta hayatını kaybeden Drama Metropoliti’nin mezarını ziyaret eden Bartholomeos, burada gözyaşları içinde şöyle konuştu:

Gerçek bir dostunuz olarak şehit edilen Fener’den, sevdiğiniz Konstantinopolis’ten geldim. Pontus’un, Küçük Asya’nın, Kapadokya’nın, Trakya’nın, Doğu ve Batı’nın, Makedonya’nın, Epir’in, Ege’mizin sadece Ege’de olan adalarının kalbinin attığı Fener’den geldim… Paul, senin gibi insanlar cesur, dik, zorluklara boyun eğmeden, gücün ayartmalarından etkilenmeden yaşamayı ve ölmeyi biliyorlar. İdeallerin vardı ve onları gerçek ve sevgiyle böldün… Ve Konstantinopolis Ana Kilisesi sizin bu sarsılmaz yöneliminizi, sevginizi, cesaretinizi, tutumluluğunuzu, sorumluluklarını savunmanızı, eşsiz sadakatinizi unutmayacaktır…. Mezarınıza geldim… Sizin lütufkâr bağlılığınızı ve ruh dostluğunuzu onurlandırmak için anavatanınız Pontus’tan birkaç çiçek getirerek, doğruluk ve dürüstlük yolunu seçtiğiniz için size teşekkür etmeye geldim. Fener’i, Bizans’ı ve Pontus topraklarını severdin.”

Ardından “Pontus”a birlikte hac ziyaretinde bulunduklarını belirtip merhum Drama Metropolitine şu sözü verdi:

Pontus her zaman kalbimde olacak; Ekümenik Sinodların bana miras bıraktığı gibi, ona çok iyi bakacağım. Ben ilgileneceğim ve ona göz kulak olacağım.”

Türkiye Lozan’ı İhlâl Ediyor” Dedi

Bartholomeos’un Yunanistan’da başka açıklamaları ve görüşmeleri de oldu.

Örneğin verdiği bir röportajda, Ruhban Okulu meselesiyle ilgili şu iddialarda bulundu:

Halki İlahiyat Okulu 51 yıldır kapalı ve Ekümenik Patrikhane, yarının görevlilerini karargâhında yetiştirme kabiliyetinden yoksun. Bu hükümetten defalarca okulu bizim için açmasını istedik. Yani Osmanlı İmparatorluğu döneminde açılan ve Türkiye Cumhuriyeti döneminde kapatılan, Hristiyanlar için olan okulun yeniden açılmasını. Bu bir çelişkidir ve haksız bir gelişmedir. Ne yazık ki, Ankara’ya yakarışlarımız duyulmuyor. Türk Hükümetinin bir noktada bu meseleye farklı bir gözle bakacağını ve Halki’nin yeniden açılmasının prensipte Türkiye’nin kendi çıkarına olduğuna ikna olacağını umalım. Zira böyle bir eylem din hürriyetinin olduğunu; insan haklarına, din hürriyetine herhangi bir sınırlama getirilmediğini açıkça ispatlayacaktır. Burada diyorum ki, düzinelerce Müslüman okulu [varken] ve Hıristiyanlar için hiçbir ilahiyat okulu [olmayışı] olamaz. Çünkü Lozan Antlaşması, Türkiye’de yaşayan azınlıkların, masrafları kendilerine ait olmak üzere din eğitimi veren okullar açma hakkına sahip olduğunu söylüyor. Hiçbir zaman para istemedik; dolayısıyla Halki’nin kapatılması, Lozan Antlaşması’nın da ihlâlidir.”

Bilindiği gibi Bartholomeos, Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesine karşı çıkmıştı. Aynı röportajda buna ilişkin olarak da, “Hislerimi asla saklamadım. Ayasofya hakkında konuştum ve yazdım.” dedi ve şunları ekledi:

Orada Ayasofya’ya olan hislerim görülebilir. Ayasofya camiye dönüştürülürken, Rusya Kilisesi’nden ve Rusya Devleti’nden yine hoş mesajlar almadık; çünkü o zamanlar Kuzey tarafından ‘artık biletsiz girebiliriz’ deniyordu.”

ABD Büyükelçisinden Neler İstedi?

Bartholomeos, Selanik’te ise ABD’nin yeni Atina Büyükelçisi George J. Tsunis ve Selanik Başkonsolosu Elisabeth Lee tarafından ziyaret edildi.

Yeni ABD Büyükelçisinin Amerika’nın sevilen ve başarılı Yunan toplumundan geldiğini vurgulayan Bartholomeos önce şunları söyledi:

Aynı cinsten olduğumuz için mutluyuz. Büyük Amerikan Konfederasyonu’nun Büyükelçisi olarak atanma haberi Atina’ya geldiğinde, Patrikhane’deki herkes memnun oldu. Elbette burada, Yunanistan’daki herkes de.”

Ardından, Büyükelçi’nin Yunanistan’daki görev süresi boyunca Yunanistan ve Amerika arasındaki zaten çok iyi olan ilişkilerin iki ülkenin iyiliği, ama aynı zamanda Balkanlar’da, Ekümenik Patrikhane’nin merkezinin bulunduğu Doğu Akdeniz’de istikrar ve barış için daha da geliştirilmesini ve desteklenmesini isteyip, Çevremizde olup bitenlerin Ekümenik Patrikhane’nin yaşamı ve faaliyetleri üzerinde kesinlikle bir etkisi vardır. Bu nedenle Yunanistan ile Türkiye arasında ve daha geniş olarak bu alanda, dünyanın bu bölgesinde istikrar ve barış ile iyi ve yaratıcı işbirliği diliyoruz.” dedi.

Bir kez daha altını çizelim; Lozan’a göre, Fener Rum Patrikhanesi bir Türk kurumu ve ABD Rum Ortodoks Kilisesi Başpiskoposu Elpidophoros Lambriniadis gibi, Bartholomeos da bir Türk vatandaşı.

Ama sözleri ve görüşmeleri ortada.

Keşke CHP’lilerin kimi büyükelçiliklerle temaslarını gündeme getiren İçişleri Bakanı Süleyman Soylu veya Finlandiya’nın NATO üyeliği konusundaki açıklamaları sebebiyle CHP’li Ünal Çeviköz’e, “İçimizdeki Finlandiyalı”“Kimliğinde TC yazıp, İsveç-Finlandiya’nın avukatlığını yapanlar” suçlamasında bulunan iktidar medyası biraz da bu “İçimizdeki Yunanlılar ve Pontusçularla” ilgilense!..

Devamını Oku

Amerika Dedeağaç’a Niye Gelmiş?!

Amerika Dedeağaç’a Niye Gelmiş?!
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Dedeağaç, Batı Trakya’da burnumuzun dibinde bir liman şehri. Lozan’a göre silahsız olması gerekirken Yunanistan, ABD’ye burada askeri üs kurdurdu.

Sözkonusu üssün doğrudan Çanakkale ve İstanbul boğazlarını tehdit edebileceği uyarılarına karşın Erdoğan geçtiğimiz Temmuz’da şu açıklamayı yaptı:

Bu 2014 yılından beri Amerika’nın Dedeağaç’taki aslında bir planlı programıdır. Dolayısıyla yani burada anormal bir gelişme söz konusu değil. Bu kendisinin bu planlı attığı adımı da bizler de yakından takip ediyoruz. Yunanistan-Amerika ilişkilerini zaten biliyorsunuz, fakat bizler de burada üzerimize düşen neyse bunu her zaman yapıyoruz. Tedbirse tedbir. Bunlar da zaten her zaman bizim için alınan veya atılan adımlardır.”

Biden’a Dedi ki

O sözlerin üzerinden 3 ay geçmişti ki, G-20 Zirvesi’nde Biden’la görüştükten sonra bu defa şöyle konuştu:

Sayın Biden’a da Macron’a da bu konuyu söyledik. Dedik ki; ‘Bu Dedeağaç olayı nedir? Burada böyle bir üssün kurulması bizi, halkımızı ciddi manada rahatsız ediyor’…”

Erdoğan, Biden’a ciddi manada rahatsızlığını” ilettiği halde ABD’nin Dedeağaç planlarında bir değişiklik olmadı. Buraya 120 saldırı helikopteri, bin askeri araç, 3 bin personel nakledileceği bildirildi. Limanda incelemeler yapan ABD’nin Atina Büyükelçisi Geoffrey Pyatt, tarihin en büyük askeri teçhizatının Dedeağaç Limanı ve üs bölgesine yapılacağını belirtip, Savunma anlaşmasının kuralları gereği Yunanistan ile askeri alandaki işbirliğimizi hızla geliştiriyoruz.” dedi.

Peki Erdoğan’ın bu ikinci açıklamasına rağmen Savunma Bakanı Hulusi Akar, “Dedeağaç olayı” hakkında ne söyledi? Şunları:

ABD bize karşı orada değil. Şu anda gördüğümüz bunların tatbikat amaçlı gelişmeler olduğu. Takip ediyoruz.”

Milli Savunma Bakanlığı’nın aylık basın bilgilendirme toplantısında da; “Rusya’nın Ukrayna ile yaşadığı gerilimin ardından ABD Avrupa Kuvvetler Komutanlığı’nın 2014’ten bu yana sürdürdüğü Atlantic Resolve operasyonu kapsamında daha önce Baltık bölgesinde yapılan faaliyetlerin şu anda Yunanistan üzerinden yapıldığı”“ABD’nin bölgede kalıcı bir konuşlanmaya gitmediği” anlatılıp şöyle denildi:

Bunlar ABD’nin Avrupa güvenliğine katkı sağlamak üzere rotasyonel faaliyetler. Çok büyük bir yığınaklanma söz konusu değil. Gelişmeleri takip ediyoruz. Endişe edilecek bir durum yok.”

Osmangazi Belediyesi’nin Tespitleri

Ankara bu çelişkili açıklamaları yaparken, Bursa Batı Trakya Türkleri Dayanışma Derneği Temsilcisi ve Bursa Osmangazi Belediye Meclis Üyesi İsmail Hayat ise Osmangazi Belediye Meclisi’nde tüm siyasi partilerin destek verdiği şu kınama metnini yayımladı:

Batı Trakya’nın en önemli bölgelerinden olan Dedeağaç bölgesinin seçilmesiyle Lozan Barış Antlaşması’ndaki bu bölgelerin silahsız kalması yükümlülüğü Yunanistan ve ABD tarafından çiğneniyor… Maksat, Türkiye ve Yunanistan arasında Lozan ile şartları belli olan, ancak Yunanistan devletinin hiçbir zaman uygulamadığı Batı Trakya konusuna ABD’yi de dahil etmek, Güney Kıbrıs ve İsrail enerji kaynaklarının Avrupa’ya arzını güvenceye almak, Boğazlar ile Ege’yi gözlem altına almaya çalışmak; Dedeağaç, Bulgaristan ve Romanya üzerinden yeni bir hat oluşturarak, Boğazların stratejik değerini düşürmeye çalışmaktır. Bu sebeplerin ışığında, ABD ve Yunanistan’ın bu bölgeye kuracağı üssün hem Türkiye, hem de Batı Trakya Türklerine olumsuz sonuçları olacaktır. Böylece Lozan Barış Antlaşması’nı açık bir şekilde hiçe sayan ABD ve Yunanistan, Batı Trakya Türklerinin Lozan’dan kaynaklanan haklarını ihlal ve işgâl etmeye devam edecektir.”

Komşularımızın Çılgınlığına Karşı Garanti”

Geçen yılki o gelişmelerden sonra bir daha Ankara’nın gündeminde yer almayan “Dedeağaç olayı” konusunda Yunanistan tarafının dillendirdiği son itirafları aktaralım.

ABD-Yunanistan arasında yapılan savunma işbirliği anlaşmasının 5 yıl uzatılması kararının geçen hafta Yunan Meclisi’nde onaylanmasından önce Savunma ve Dış ilişkiler Komisyonuna bilgi veren Dışişleri Bakanı Nikos Dendias, Ülkemizde Amerikan askeri varlığını istiyoruz, üsleri buraya getirme isteğinde olduğumuzu saklamadık. Amerikan askeri varlığının Dedeağaç’ta ve Giannouli kampında da olmasını istiyoruz. Burasının Balkanlar için bir eneji kavşağına dönüşmesi Yunanistan için önemli. açıklamasını yaptı.

Ardından, Erdoğan’ın, Biden’a şikâyet ettiği ve kamuoyuna açıkladığı konunun bu olduğunu hatırlatıp, Evet, Dedeağaç Limanı’nın ticari olmasını istemiyoruz ve tam da bu, Erdoğan’ı rahatsız etti.” dedi.

Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis de sözkonusu anlaşmanın Meclis’te onaylandığı gün yaptığı konuşmada, anlaşmanın ülkeyi güvenlik tehditlerine karşı koruduğunu“askeri tesislerin yükseltilmesine izin vereceğini” ve Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden sonra bölgede bir enerji merkezi haline gelen Yunanistan için bir güvenoyu olduğunu anlatırken şu ifadeleri kullandı:

ABD, Doğu Akdeniz’deki varlığını genişletiyor ve ülkemiz ABD’nin bölgedeki en net ortağı ve muhatabı haline geliyor… Bu anlaşma ikili bir protokol olmaktan çıkıyor ve komşularımızın her türlü çılgınlığı karşısında uluslararası meşruiyeti garanti eden ihtiyatlı bir Avrupa ve NATO ortağı olarak Yunanistan’a bir garanti haline geliyor.”

Demek ki, neymiş? ABD, Dedeağaç’a tatbikat amaçlı” değil, bize karşı gelmiş!..

Devamını Oku

Erdoğan’ı Davet Etmeyen Suudi Arabistan Türkiye’den Hangi “Lideri” Ağırladı?

Erdoğan’ı Davet Etmeyen Suudi Arabistan Türkiye’den Hangi “Lideri” Ağırladı?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bağımsız ve tarafsız” yargımız, İstanbul’un ortasında katledilen Prens Selman muhalifi Gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın dosyasını “sürpriz” bir şekilde Suudi Arabistan’a teslim etti. Erdoğan da Suudi Arabistan’a gitti.

Erdoğan’ın 28 Nisan’da kalabalık bir heyetle gerçekleştirdiği ve “iki kardeş ülke olarak yeni bir işbirliği döneminin başlangıcı” olarak nitelendirdiği ziyaretten aklımızda neler kaldı?

Kaşıkçı cinayetinin azmettiricisi” denilen Prens Selman’la kucaklaşması… Beraberindeki heyeti Prense takdim etmesi, onların da kalben selamlaması… Suudi Kralı Selman bin Abdülaziz El Suud’la ikili görüşmesi, ama heyetlerarası hiçbir toplantı yapılmayıp hiçbir anlaşma imzalanmaması… Makabine Umre yapmaları…

Bir de ziyaretin, Kral’ın daveti üzerine gerçekleştiğinin açıklanması, ancak Suudi devlet televizyonun bunu yalanlaması

Bu da Davetli Ziyaret

Erdoğan’dan 12 gün sonra, geçtiğimiz Salı ülkemizden başka bir isim Suudi Arabistan’a gitti. Hem de resmi davetli olarak.

Bu isim Fener Rum Patriği Bartholomeos’du. Bartholomeos’un, bir tür uluslararası dinlerarası diyalog toplantısının açılış konuşmasını yapmak için Riyad’a gidişi, yine “Ekümenik” sıfatıyla duyuruldu. Bartholomeos’un Perşembe öğleden sonra “Şehir”e, yani İstanbul’a döneceği de vurgulandı.

Sözkonusu toplantının açılışında, Dünya İslâm Birliği Genel Sekreteri Şeyh Muhammed el-İsa tarafından davet edildiğini belirten Bartholomeos, Ortodoks Kilisesi’nin barışın yaygınlaşmasındaki rolünü anlattı.

Bartholomeos’un o toplantıdan sonraki temasları da önemliydi.

Önce, Suudi Arabistan’ın dışişlerinden sorumlu Devlet Bakanı Adil el-Cubeyr ve Yardımcısı Fahad Abu el-Nasr’la bir araya geldi“Ekümenik Patriğe ve Patrikhane’ye hayranlığını dile getiren” Adil el Cubeyr’in, Suudi Arabistan’ın eski ABD Büyükelçisi ve Dışişleri Bakanı olduğunu belirtelim.

Ardından ABD’nin, Biden döneminde atanan ilk Müslüman Dini Özgürlükler Büyükelçisi Reşad Hüseyin ile görüştü. Dini Özgürlükler Büyükelçisi’nin önemi şu; ABD Dışişleri Bakanlığı’nın her yıl yayımladığı Dini Özgürlükler Raporu’nu o hazırlıyor. Bilindiği gibi, Türkiye ile ilgili raporda da her yıl, Patrikhane’nin yaşadığı sıkıntılardan söz edilip Ruhban Okulu’nun açılması isteniyor. Bu görüşmeden sonra, bakalım, Reşad Hüseyin raporuna neler yazacak.

Yunanistan ve Rum Kesimi Büyükelçileriyle Buluşan “Türk”

Bartholomeos’un aynı gece bir programı daha vardı.

Yunanistan’ın Riyad Büyükelçiliği’ni ziyaret etti. Büyükelçi Alexis Konstantopoulos başta olmak üzere Suudi Arabistan’da görev yapan Yunanlılar tarafından ağırlanan ve onları kutsayan Bartholomeos onuruna bir akşam yemeği verildi.

Yemeğe, diplomatlar ve işadamlarının yanı sıra Patrikhane’nin “Kıbrıs” dediği Rum kesiminin Riyad Büyükelçisi Stavros Augustidis da katıldı.

Bu sıradan gözüken tablodaki ayrıntıların altını çizelim:

– Lozan’a göre bir Türk vatandaşı olan Bartholomeos, Riyad’da Yunanistan Büyükelçiliği’ne gidiyor, ama mesela Türk Büyükelçiliği’ne gitmiyor.

– Hem Bir Türk vatandaşı olan Bartholomeos hem de aynen Katar gibi, “Kardeşimiz” Suudi Arabistan, Türkiye’nin tanımadığı Rum kesimini tanıyor.

Erdoğan’ın Ağırlandığı “1453” Nolu Odanın Sırrı

Ne yazık ki, Ankara’nın artık vaka-ı adiyeden saydığı, ancak Türkiye için mevzi kaybı anlamına gelen bu önemli göstergelerden sonra işin esasına gelelim.

Hatırlanacaktır; Erdoğan’ın, Suudi Arabistan ziyaretinde “1453” nolu odada kaldığı ortaya çıktı. Beraberindeki gazeteciler övünerek şu soruyu sordu:

Yani şunun farkındalar; biz İslâm dünyasında da kutlu fethi gerçekleştiren milletiz. ‘Fatih’in torunu geldi’ dediler belki. Ayasofya’yı açmanızla birlikte tabi ayrı bir heyecan dalgası yükseldi. Şunu acaba artık net bir şekilde görebiliyorlar mı; Türkiye olmadan temeli sağlam bir medeniyet kurulmaz. Artık bir şekilde sizce anladılar mı? Yani artık biz olmadan olmuyor. Onlar da bunun farkında mı acaba?”

Erdoğan da şu karşılığı verdi:

Oda numarasını o mesajı düşünerek yapmışlarsa, tevafuk olmuştur. İnşallah biz ecdadımızın yolunda aynı kararlılıkla gidebiliriz, onların elde ettikleri başarıları biz de aynı şekilde elde edebiliriz. Tabii tarihin izini sürdüğünüz sürece başarıya ulaşırsınız. Ama tarihin izini kaybederseniz, siz de kaybolursunuz. Biz şu anda bu izi sürmeye devam ediyoruz ve ilham kaynağımız orası. Oradan aldığımız ilhamla da yolumuza devam ediyoruz.”

Biz ise şu yorumu yaptık:

“Batı’nın gözünün hâlâ İstanbul’da olduğunu, İstanbul’a ‘Konstantinopol’ dediklerini biliyoruz. Suudi Arabistan’ın ise emperyalistler ve son olarak İsrail’le muhabbeti malûm. Keza ABD, dolayısıyla Suudi üretimi de sayılabilecek IŞİD, kıyamet kopmadan önce ‘İstanbul’u fethedecekleri’ şeklinde bir propaganda yürütüyor. Bu gerçeklerin hepsi bir yana; Suudilerin, Erdoğan’ı 1453 nolu odada yatırmaları ne tesadüftür ne de tevafuk. En düz haliyle; açık açık, o vahşi cinayet dosyasını kapattırarak Kaşıkçı’yı öldürdükleri İstanbul’u ‘fethettiklerinin’ mesajıdır!..”

Bartholomeos’un Suudi Arabistan ziyaretine dönelim.

Fener Rum Patriği, Lozan’a aykırı şekilde “Ekümenik” unvanını kullanıyor; yani dünyadaki 300 milyon Ortodoks’un lideri olduğunu iddia ediyor… İstanbul’u “Konstantinopol” olarak görüyor, mecbur kalmadıkça “İstanbul” demiyor, bunun yerine “Şehir” ifadesini kullanıyor… Ki, unvanının tam adı da “Konstantinopolis-Yeni Roma Başpiskoposu ve Ekümenik Patrik”.

İşte bu kişi, Erdoğan’dan sadece 12 gün sonra -Dünya İslâm Birliği’nin de olsa- “resmi davetle” Suudi Arabistan’a gitti… Toplantıda, “Ekümenik” olarak konuştu… Suudi Bakan, ona ve Patrikhane’ye “hayranlığını” ifade etti…

Bunların tamamı Suudi Arabistan’ın da Patrik Bartholomeos’u “Ekümenik”, İstanbul’u ise “Konstantinopol” saydığını göstermiyor mu?

Şimdi Erdoğan’ın neden “1453” nolu odada ağırlandığı herhalde daha iyi anlaşılmıştır, değil mi?!

Ve acaba Bartholomeos’u kaç nolu odada ağırladılar?!

Devamını Oku

Onlar Suriye’de “Devlet” Kuruyor Biz Briket Ev!..

Onlar Suriye’de “Devlet” Kuruyor Biz Briket Ev!..
0

BEĞENDİM

ABONE OL

AKP yetkililerinin, “Suriye’de savaşı biz başlatmadık.”“Mülteci gündemini biz yaratmadık” söylemlerini cevaplamaya devam edelim.

Artık çocuklar bile bölgemizdeki projenin BOP, bunun ana hedefinin de İsrail patronluğu, ABD taşeronluğunda “Büyük Kürdistan” olduğunu biliyor.

Suriye’nin 3 Veya 4’e Bölünmesi

Aralık 2015’teki bir raporla başlayalım.

Raporu hazırlayan, Pentagon için araştırmalar yapıp planlar hazırlayan, özellikle Türkiye’yle ilgili “öngörüleri” neredeyse bire bir gerçekleşen meşhur Rand Corporation’dı.

Bu defaki raporu “Suriye İçin Barış Planı” idi, ama içinde yine Türkiye vardı. En can alıcı kısmı; Suriye’nin “Hükümet, Kürtler, Sünni muhalif gruplar tarafından kontrol edilen bölge ve IŞİD bölgesi” olarak 4’e bölünmesi önerisiydi ve bizi yakından ilgilendiren bölümleri şöyleydi:

– Dış güçler, kendilerine dost olan bölgelerde görev yapabilirler. Rus kuvvetleri hükümet bölgesi için en aşikâr çözümdür. Ankara’nın Güvenli Bölgenin zaman içerisinde yavaş yavaş Kürt saldırıları için bir üs oluşturacağı veya Kürt Devletine temel olacağı yönündeki endişelerini yatıştırmak için ABD en uygun konumda olduğundan, Kürt kontrolündeki bölge için ABD kuvvetleri mantıklı görünmektedir. Son olarak, Sünni devletlerden oluşturulan kuvvetler, belki de bölgenin kuzey bölümünde Türk birlikleri, güney bölümünde de Ürdün kuvvetleri olmak üzere, Sünni Arap muhalifleri bölgesi için mantıklı bir yaklaşımla dış garantör görevini yürütebilirler.

– Masanın etrafındaki yirmiden fazla katılımcının ayrıntılı bir anlaşma üzerinde mutabık kalmasının zorluğu göz önüne alındığında, BM’nin de Rusya ve ABD’nin anahtar konumundaki ortakları olan Suudi Arabistan ve Türkiye de dâhil olmak üzere taraflar arasındaki özel ikili görüşmeleri başlatması gerekmektedir.

– Antlaşmaya dâhil edilmesi en zor olan ülke Suudi Arabistan olacaktır. Riyad kesin olarak, Suudi Arabistan’ın, Esad’ın İran’daki destekçileri ile şiddetlenen rekabeti nedeniyle artan bir kararlılıkla Esad’ın iktidardan uzaklaştırılmasını talep etmektedir. Mevcut durumda Suudiler, kısa dönemde Esad’ın iktidardan uzaklaştırılmasını içermeyen somut her türlü anlaşmaya şiddetle karşı çıkmaktadırlar. Suudi temsilcileri kabul edilebilir bir siyasi çözüm alternatifinin, örneğin Esad’ı iktidardan indiren ve İran’ın etkilerini elimine eden bir “askeri çözüm” olduğunu ısrar etmektedirler.

– ABD’nin Riyad yönetimini, bu çözümün, bölge genelinde ve ötesinde gittikçe yaygınlaşan aşırılık da göz önüne alındığında çok maliyetli bir bataklıktan kurtulma reçetesi olduğu yönünde ikna etmesi gerekecektir. Washington bu yöndeki çabalarında, savaşı durdurmaya ve Sünni nüfusu korumaya odaklanmış, Ürdün, Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi diğer Sünni Arap devletlerin desteğini sağlayabilir.

Ve Suudi Arabistan İsrail Buluşur

İşte bu rapordan 6 ay sonra ilginç bir iddia gündeme geldi. İsrail Haaretz Gazetesi, dönemin Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı, halen BM’deki Büyükelçimiz Feridun Sinirlioğlu ile İsrail Dışişleri Direktörü Dore Gold’un Roma’da gizlice görüştüğünü duyurdu. Dışişleri Bakanlığı kaynakları bunu yalanlarken, Bakan Mevlüt Çavuşoğlu, “İlişkileri normalleştirmeye yönelik bir görüşme” diyerek doğruladı.

Bu gizli buluşmayı asıl önemli kılan, İsrailli Gold’un, Sinirlioğlu’ndan önce kimle, neyi görüştüğüydü.

Gold, aralarında diplomatik ilişki bulunmayan Suudi Arabistan’ın hükümet danışmanı Macid Eşki ile Washington’da bir araya gelmişti. Dahası, bu ilk değildi; Suudi Arabistan ile İsrail’in 2014’ten beri beş kez gizlice masaya oturduğu ortaya çıktı.

Washington’daki son buluşmada Suudi Eşki’nin, “Barış içinde çalışarak, bölgede Türkiye’nin, İran’ın ve Irak’ın amaçlarını engellemek için Büyük Kürdistan’ın kurulmasını sağlamalıyız.” diyerek bu yeni devletin 4 ülkenin topraklarında kurulacağını vurguladığı bildirildi.

Bu görüşler kapalı kapılar ardında veya iddia boyutunda kalmadı, Macid Eşki, Rus Sputnik haber ajansına verdiği demeçte, “Bağımsız Kürdistan” çıkışının bir talep değil, gelişmelerle ilgili öngörüsü olduğunu belirtip şunları söyledi:

Zira talep Kürtlerden gelecek. İran, büyük Fars devletini, Türkiye Osmanlı İmparatorluğu’nu restore etme peşinde. Diğer yandan Irak, Kuveyt’i tehdit ediyor. Bu ülkelerin liderleri politikalarını sürdüreceklerse, kaçınılmaz olarak bağımsız Büyük Kürdistan kurulacak.”

Eşki, “İran, Türkiye, Irak ve Suriye izin verir mi?” sorusuna da şu dikkat çekici cevabı verdi:

Bu, Kürt halkının isteğine bağlı. Gerçekten bağımsızlık isterlerse, kimse engel olamaz. Kürtler İran’da baskı ve ayrımcılıktan mustarip, Türk hükümeti ise Kürtleri ulusun içine almaya hazır değil. Suriye’de Kürtler kurmaya başladılar bile ve bu devlet, tam bağımsız bir ülkeye dönüşecek.”

Bu bölümü, emekli Tuğamiral Naim Babüroğlu’nun dün Yeniçağ Gazetesi’ndeki hatırlatmasıyla bitirelim. 2015’teki o planı hatırlatan Babüroğlu, 2015’te, Suudi Arabistan ve İsrail bir planda uzlaştılar. Bu planın birinci ayağında Türkiye, Suriye, Irak ve İran’da bir Kürt Devleti’nin kurulması; ikinci ayağında ise İran’da rejim değişikliği yapılmasıydı. Bu planın Suriye ve Irak bölümü tamamlandı. Plana göre, sırada İran ve ardından Türkiye var. Bu hedefe hızla ilerlerken, PKK/PYD terör örgütü, bu kadar güce kısa sürede ulaşacağını hayal bile etmemişti.” tespitinde bulundu.

PYD İçin ABD’yi Küstürmemek

Şimdi de 2016 yılından bir sahne:

Gündem, Washington’a gidecek olan Erdoğan’ın Obama ile görüşüp görüşmeyeceğiydi. Ziyaret öncesi bir ABD heyeti Ankara’ya geldi.

Ziyaretin ardından ABD heyetinin, Türkiye’nin “YPG Fırat’ın batısına geçemez” şeklindeki kırmızı çizgisini yumuşattığı öne sürüldü.

Erdoğan’dan evvel ABD’yi giden Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu da, “PYD için ABD’ye küsmeyeceklerini” söyledi.

Erdoğan-Obama görüşmesinden sonraki tablo ise şuydu:

– ABD cenahı, Türkiye’nin “YPG’yi vururuz” söyleminde yumuşama olduğu bilgisini verirken, Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, “O detaylara girilmedi” dedi.

– Geziyi izleyen gazeteciler; Türkiye’nin, “Gelin PYD’den vazgeçin. Onun yerine biz, desteklediğimiz Arap ve Türkmen gruplarla birlikte IŞİD’e karşı karada savaşalım. ABD de havadan destek versin” teklifinde bulunduğunu bildirdi.

– Al Jazeera ise ABD ve Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyindeki bölgeyi IŞİD’den temizlemek için, “Türkiye’nin, PYD’nin Fırat’ın batısına geçmesine izin vermesi, karşılığında Türkiye sınırında Özgür Suriye Ordusu’nun desteklenmesi” şeklinde bir formül üzerinde çalıştığını öne sürdü.

Barzani ve Erdoğan’ın Danışmanından “Kürt Kantonu”

Şubat 2017:

Yıllarca Mesut Barzani’nin danışmanlığını yaptıktan sonra Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı olan İlnur Çevik, New York Times’a, “Türkiye’nin, Suriye’nin kuzeydoğusunda bir Kürt kantonunu tolere edebileceğini” söyledi ve “PYD de bir Barzani olamaz mı? Barzani’nin Türkiye ile ilişkileri muhteşem.” dedi.

Ne farkı varsa; Çevik, daha sonra, “Kürt kantonu değil, Kürt yapısı dediğini” belirtip şöyle konuştu:

Orada şehirler var mı? Var. Orada Kürt kasabaları var mı? Var. Hatta kendi kendilerine kantonlar filan kuruyorlar mı? Kuruyorlar. Kürt varlığı dediğin işte oradaki insanlar.”

ABD’nin SANES’i Türkiye’nin Yerel Meclisleri

Bugüne gelelim.

Erdoğan, geçtiğimiz 3 Mayıs’ta Suriye İdlib’de yaptırılan briket evlerin açılış ve teslim töreninde, göçü sınır ötesinde tutmaya yönelik stratejilerini gönüllü geri dönüşleri teşvik edecek projelerle desteklediklerini vurguladıktan sonra şunları anlattı:

Briket evler bu adımlardan biriydi. Şimdi de ülkemizde misafir ettiğimiz 1 milyon Suriyeli kardeşimizin gönüllü geri dönüşünü sağlayacak yeni bir projenin hazırlıkları içindeyiz. Bu projeyi, ülkemizdeki ve uluslararası sivil toplum kuruluşlarının desteğiyle hayata geçireceğiz. Azez, Cerablus, El Bab, Tel Abyad ve Resualy başta olmak üzere 13 ayrı bölgedeki yerel meclislerle birlikte yürüteceğimiz bu proje bir hayli kapsamlıdır. Konuttan okul ve hastaneye kadar günlük hayatın tüm ihtiyaçları ile tarımdan sanayiye kadar kendi kendine yeterli tüm ekonomik altyapı, bu projenin içinde yer alacaktır. İnşallah Suriye’nin diğer kısımları da zaman içinde güvenli hale geldiğinde, oralarda da benzer çalışmaları yürüterek, gönüllü geri dönüşler için gereken zemini hazırlamanın gayreti içinde olacağız.”

Bu sözleri yorumlayalım:

1- Ankara’nın mali yardım konusunda en çok bel bağladığı AB’nin, Suriye’de “demokrasiye” gerçek bir geçiş olmadan yeniden yapılanmaya finansal destek sağlama niyetinde olmadığı biliniyor. Ki, iki gün önce Brüksel’de yapılan Suriye 6’ncı Konferansı’nda, BM’nin Suriye Özel Temsilcisi Geir O. Pedersen de, Suriye’de siyasi çözümden çok uzak olduklarını vurguladı. Öyleyse, Erdoğan’ın söz ettiği bu proje yine Türk Milleti’nin sırtına yıkılacak demektir.

2- “13 bölgede yerel meclis”“Suriye’nin toprak bütünlüğünü destekliyoruz” söylemiyle çelişmiyor mu? En önemlisi; bu uygulama, ana gövdesini terör örgütü PYD/YPG’nin oluşturduğu Suriye’nin kuzeydoğusundaki yapılanmayı, Türkiye’nin de fiilen legalleştirilmesi ve kabul etmesi anlamına gelmez mi?

3- “Türkiye açısından” dedik; zira bilindiği gibi, Suriye’nin kuzeydoğusunda yer alan ve “Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi” olarak adlandırılan o yapılanma, birçok ülkede temsilcilik açtı. Son olarak ABD Dışişleri Bakanlığı’nın geçen ay açıkladığı 2021 Suriye İnsan Hakları Raporu’nda tam 15 kez “SANES” yani “Self Administration for North and East Syria- Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi” ifadesi kullanıldı. Dahasını vurgulayalım; BM’nin Suriye ile ilgili raporlarında da, “Kuzey-Doğu Suriye” başlığı altında, “Kuzey-Doğu Suriye’deki Kürt otoritelerinden” söz ediliyor.

Özetle önümüzdeki tablo şimdilik şu:

Adamlar Suriye’de “devlet” inşaa ediyor, Ankara ise briket et!..

Sonrası mı? Kılavuz, inşallah yazının başında aktardığımız Rand raporu değildir!..

Devamını Oku

Kozmik Oda’da “FETÖ”cü 28 Şubat’ta Değil, Öyle mi?

Kozmik Oda’da “FETÖ”cü 28 Şubat’ta Değil, Öyle mi?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Erdoğan dün MÜSİAD’ın bir toplantısındaydı; “MÜSİAD’ın doğuşuna değerli fikirleriyle öncülük eden Prof. Dr. Necmettin Erbakan Hoca’mızı da burada tazimle anıyor, Rabbimden hocamıza rahmet ve mağfiret diliyorum.” dedikten sonra MÜİSAD’ın son 32 yılda Türkiye’nin karşılaştığı tüm kritik dönemeçlerde daima milletin ve milli iradenin yanında saf tuttuğunu vurguladı.

Erdoğan “kritik dönemeçlerden” söz ederken, “28 Şubat”“Cumhuriyet mitingleri”“Gezi olayları”“17-25 Aralık girişimi” ve “15 Temmuz” örneklerini verdi. 28 Şubat’la ilgili ifadesi şuydu:

Sermayenin renklere ayrıldığı karanlık günlerinden vesayetin yeniden hortlatılma çabalarına…”

28 Şubat davasının 106 celsesinden 103’ünü izlemiş, binlerce sayfalık klasörleri okumuş birisi olarak hemen şunu belirteyim:

Sermayeyi renklere ayıran” TSK değil MİT’ti. Dahası irtica” raporlarını hazırlayan, önce dönemin Cumhurbaşkanı merhum Süleyman Demirel’e, ardından Genelkurmay’a ve nihayetinde MGK’ya brifingler veren, özetle “28 Şubat”ın düğmesine basan da MİT’ti.

Açık Görüşte Düştü Bayıldı

Ama bildiğiniz gibi; Erbakan’ın vefatından sonra açılan bu davada, MİT’e hiçbir hesap sorulmazken, tüm fatura TSK’ya kesildi. Yaşları 70-90 arasındaki 14 komutan şimdi hapiste. Hepsinin de ağır sağlık sorunları var, ama duyulmasını istemiyorlar.

Geçtiğimiz Mart ayında Cumhuriyet’ten Barış Pehlivan, 82 yaşındaki Hakkı Kılınç’ın kapalı görüşte eşiyle görüşürken nasıl fenalaştığını yazdığı için\ ben de Perşembe günü Bayram münasebetiyle gerçekleşen açık görüşte yaşananları aktarsam herhalde üzülmezler.

Ankara Sincan’daki tüm 28 Şubat hükümlüleri aileleriyle görüşürken Hakkı Kılınç yine fenalaştı, eşi ve çocuklarının gözü önünde düşüp bayıldı. Hemen yardıma koşuldu, müdahale edildi… Gözlerini açtığında, “Bana ne oldu?” diye sordu… Geriye herkeste üzüntü ve büyük bir moral bozukluğu kaldı… Bir de Hakkı Kılınç’ın rahatsızlığının ne olduğunun bilinmezliği!..

Sözcü’den Aytunç Erkin, bugün Hakkı Kılınç’ın oğlu Mehmet Koray’ın kendisine gönderdiği isyan mektubunu paylaştı. Besbelli, açık görüşte yaşananlardan sonra kaleme almış. Ancak olaydan hiç bahsetmeden 28 Şubat davasındaki hukuksuzlukları madde madde hatırlatıp, “Vicdanlara sesleniyorum. Suçu olmayan ve haksızlğa uğramış herkes gibi, bu komutanları da unutmayalım, unutturmayalım… Gerçekten yazıktır, günahtır.” demekle yetinmiş.

Kılınç’ın oğlu daha önce Erdoğan ve Savunma Bakanı Hulusi Akar’a da mektup yazıp, adil yargılma” ve dosyanın Anayasa Mahkemesi’nde bir an önce görüşülmesi için yardım talebinde bulunmuştu.

Korgeneralliğe kadar yükselen, Jandarma Teşkilâtı’nda “Peygamber Hakkı” diye bilinen Hakkı Kılınç’ın “suçu” ne derseniz? 28 Şubat sürecinde, Jandarma Genel Komutanlığı Harekât Başkanı’yken, verilen emir üzerine Genelkurmay’daki bazı toplantılara katılmış olması…

Kendileri Hapiste İddianameleri Yürürlükte

28 Şubat’la ilgili bu üzücü nottan sonra yine Erdoğan’ın dün verdiği örneklerden gezi olaylarına” bakalım.

15 gün önce Osman Kavala ağırlaştırılmış müebbet, 7 sanık da 18 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Peki bu davada esas alınan usulsüz dinleme kayıtları kimin eseriydi? “FETÖ” firarisi bir savcının… Onun “delilleri” önce “yeniden kıymetlendirmeye”, sonra “yeniden incelemeye” tabi tutulup sanıklara ceza verildi. Bu arada kararı veren heyetteki bir üye hakimin eşinin “FETÖ itirafçısı” olduğu ortaya çıktı, o da başka!..

İstanbul’daki bu kararın hemen ardından Ankara’daki Gezi davasında da dikkat çekici bir gelişme yaşandı. 26 Mart’taki esas hakkındaki mütalaasında; 26 sanıktan 25’inin “silahlı terör örgütüne üye olma” suçundan beraatını isteyip, “Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununa Muhalefet, terör örgütü propagandası yapma, görevi yaptırmamak için direnme, Devletin Egemenlik Alametlerini Alenen Aşağılama ve mala zarar verme” gibi suçlardan cezalandırılmasını talep eden Savcı, 3 Mayıs’ta ek mütalaa sunup “sanıkların terör örgütüne üye olduğunun” tespit edildiğini ve yapılanın “kalkışma” olduğunun anlaşıldığını bildirdi.

Ankara’daki Gezi’nin İlk Savcısı Kimdi?

O halde 2013’te Ankara’daki Gezi’de görevli savcı kimdi, ona bakalım mı?

28 Şubat soruşturmasını 2.5 yıl boyunca yürüten, emniyet fezlekesi olmadan bin 300 sayfalık iddianameyi hazırlayıp 103 komutanının cezalandırılmasını isteyen Mustafa Bilgili’ydi.

15 Temmuz darbe teşebbüsünden sonra firar eden, 6 ay sonra yakalanıp “FETÖ üyeliğinden” ve “Kozmik oda” soruşturmasından 17 yıl 1 ay hapis cezasına çarptırılan Mustafa Bilgili, 6-8 Aralık 2016’da yapılan sorgusunda Gezi’yle ilgili şunları anlattı:

Her ne kadar FETÖ üyeliği, hükümeti ve anayasal düzeni yıkmakla suçlanıyorsam da Ankara’da Gezi olaylarının artması üzerine olaylara karışan kişilerin bir gün nezarette tutulup bırakılmasının önlenebilmesi ve etkin bir soruşturma yapılabilmesi için o dönemde Başsavcı vekilimiz olan Murat Esen tarafından yaklaşık 15 gün süreyle Gezi olaylarına bakmakla görevlendirildim. Kızılay ve Güvenpark’ta Gezi olaylarına karışanların Başbakanlık binasını 4 defa işgal etme girişiminde bulunmaları üzerine tüm emniyet güçlerine Başbakanlığa yaklaşan tüm eylemcilerin gözaltına alınması talimatını bizzat verdim. Aynı anda Başbakanın Keçiören’deki evinin de 2 defa basılıp, işgal edilmesi girişiminin tarafıma polisçe bildirilmesi üzerine bunların da tamamının gözaltına alınması yönünde talimat verdim. Ankara ilinde ilk defa yaklaşık 700 kişi gözaltına alındı. Ankara’nın tüm nezarethaneleri doldu, şüphelileri spor salonlarına aldık. Bir kısım milletvekilleri ve avukatlar emniyeti bastılar. O gece sabaha kadar emniyet güçleri ve ben uyumadık. Gözaltına aldığımız kişileri 4 gün gözaltında tutarak, Ankara’da Gezi olaylarının başarısız olmasını bizzat sağladım. Ben hükümeti devirecek bir Cumhuriyet savcısı olsaydım, Ankara’da bu olaylarda bu kadar kişiyi gözaltına almazdım; olayları oluruna bırakırdım ve Başbakanlık, Başbakanın evi işgâl edilirdi. Bu hususu Başsavcı Vekili Murat Esen doğrulayacaktır.”

Bilgili’nin sorgusunda, ağırlıklı olarak Kozmik Oda soruşturması ve dönemin Genelkurmay Adli Müşaviri Muharrem Köse ile ilişkisi üzerinde durulduğunu, 28 Şubat’a ilişkin hiçbir şey sorulmadığını; ancak kendisinin dönemin Genelkurmay 2. Başkanı Hulusi Akar ve Muharrem Köse’yle bu konudaki mesaileri hakkında detaylı bilgi verdiğini de kaydedelim.

Özetlersek; 28 Şubat soruşturması vesilesiyle nasıl tanıştıkları, karşılıklı yazışmaları nasıl yaptıkları, gizli bilgi ve belgelerin nasıl gelip-gittiği hakkında bilgi verdi. Dahası, soruşturma kapsamındaki bir generalin isminin, Necdet Özel’in Başbakan Erdoğan’la görüşmesi sonrasında Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in talimatıyla iddianameden çıkarıldığını söyledi.

Bilgili, yine sorgusunda; “28 Şubat iddianamesinin tanziminden sonraki süreçte 28 Şubat soruşturmasının basın, gazeteciler ayağı, ekonomik ayağı ve üniversiteler ayağı ile ilgili olarak da Başsavcı Vekili Murat Esen tarafından ben, Hüseyin Şahin, Sadık Bayındır ve Durak Çetin soruşturma yapmakla görevlendirilmiştik.” dedi.

Bilgili hapisteyken, saydığı diğer tüm isimlerin şu anda Yargıtay Üyesi olduğunu da belirtelim.

İstanbul’da Zekeriya Öz Ne İse Ankara’da da

Mustafa Bilgili’yle devam edelim.

Hakkında, 2011-2014 arasında özellikle TGB üyelerini sahte isimle dinletme suçlamasıyla açılan bir dava var.

İşte geçtiğimiz 16 Mart’ta, ilk derece mahkemesi sıfatıyla Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nde görülen bu davaya Bilgili bizzat katıldı. Suçlamaları redderken, TGB’lilerin o dönemde Erdoğan ve AKP hakkında kullandığı ifadelerden ve eylemlerde attıkları sloganlardan örneklerle savunma yapıp beraatını istedi.

Sonrasında davaya kendisi ve müvekkili adına katılan Av. Hüseyin Buzoğlu ile Bilgili arasında şu diyaloglar yaşandı:

Av. Buzoğlu: Size isnat edilen fiil neydi acaba?

Bilgili: Terör örgütü üyeliği.

Av. Buzoğlu: Fetullah Gülen terör örgütüne üyelik, ne kadar ceza aldınız?

Bilgili: Mahkeme getirirse, orda görülebilir.

Av. Buzoğlu: Bu şunun için önemli beyefendi; İstanbul’da Zekeriya Öz ne ise, Ankara’da da sizdiniz. 28 Şubat soruşturmasını siz yürüttünüz. Kozmik Odayı siz yürüttünüz. Masumiyet karinesine saygım yüksek, ama bugün eğer bu ülkede olumsuzlar yaşanıyorsa, sizlerin katkısı çok yüksek.

Bilgili: Şimdi sayın müşteki, 28 Şubat iddianamesini…

Av. Buzoğlu: 28 Şubat dosyasıyla ilgili hakkında herhangi bir soruşturma yürütülmüş mü, herhangi bir HSK soruşturması gerçekleştirilmiş mi, bununla ilgili neticelen herhangi bir iddianame veya karar var mı?

Bilgili: 28 Şubat’la ilgili olarak hakkımda bir soruşturma yoktur.

Ölmeleri mi Bekleniyor?

Bilgili “FETÖ üyeliği” ve Kozmik Oda soruşturmasından hapiste; ama, görüldüğü üzere, 28 Şubat’tan hakkında tek bir soruşturma açılmamış!.. Ankara’daki Gezi davasında onun savunduğu noktaya gelinmiş!..

Niye? Çünkü gördük ki, her iki dava da adeta AKP’nin bitmez tükenmez kin davası”… Savcıları, “FETÖ’cüymüş”, ne önemi var?! Bu durumdaki savcıların orada yaptığı “yanlış”, burada yaptığı “doğru” olabilir mi? Ama oluyor işte!..

Hakkı Kılınç’ın yaşadıklarından hareketle 28 Şubat davasına dönersek; üyelerin büyük bölümünün bu konuda iktidardan farklı düşünmediğini bilsek de, kurumsal olarak Anayasa Mahkemesi’ne soralım:

Bu dosyayı görüşmek için cezaevlerinden illa bir cenazenin çıkması mı gerekiyor?! Yetkililerimiz, cezaevlerinde ölüm olaylarından yorulmadı mı?!

Devamını Oku