DOLAR 12,49380.73%
EURO 14,09970.38%
STERLIN 16,67350.61%
ALTIN 716,890,56
BIST 1.776,41-2,35%
BITCOIN 7155235,93%
Ankara
13°

PARÇALI BULUTLU

12 56

ÖĞLE'YE KALAN SÜRE

Ankara’nın Kerkük Sessizliği!..

Ankara’nın Kerkük Sessizliği!..
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Biden’ın ABD Başkanı olmasından sonra Barzanilerin, Kerkük aşkının yeniden alevlendiğine dikkat çektik.

10 Ekim’deki Irak seçimleri öncesinde Barzani-Talabani cephesinin, “Kerkük Kürdistani bir şehirdir… Kerkük kırmızı çizgimizdir… Kerkük, Kürdistan’ın Kudüs’üdür” diyerek burayı “Barzanistan”a katmaya hazırlandığını yazdık… Ama dünya alem Irak seçimleriyle ilgilenirken, Ankara’nın kılı bile kıpırdamadı.

Sonuçta; henüz resmileşmese de bu kadim Türkmen kentinde Kürtler 6, Araplar 4 milletvekili çıkarırken, Türkmen vekil sayısı 2’de kaldı.

Seçimlerden 1 ay kadar sonra emekli Tümamiral Cihat Yaycı, 25 Kasım’da Peşmerge güçlerinin Kerkük’e gireceğini duyurup, “Binlerce yıllık Türk şehri Kerkük resmen işgâl ediliyor. Hem de sessiz sedasız kopartılıyor.” diye feryat etti.

Yaycı’nın çaldığı bu alarm zili üzerine bazı emekli askerler, uzmanlar, bazı siyasiler, Irak Türkmen Cephesi (ITC) yetkilileri, hatta iktidarı destekleyen Türkiye gazetesi bile Kerkük’ü gündeme getirdi.

Türkiye Gazetesi, “Peşmerge Kerkük çevresine yerleşiyor”, “Peşmerge’nin kirli Kerkük planı” başlıklarını atarken; örneğin emekli Korgeneral Erdoğan Karakuş, “ABD ve İsrail’in Mahmur Kampıyla Kerkük’ü birleştirme amacı güttüğünü” vurguladı.

Kerkük Milletvekili ve eski ITC Başkanı Erşat Salihi, Peşmergenin şehir merkezine girmesi halinde çatışma yaşanacağını belirtip Türkiye’nin Irak merkezi yönetimine telkinde bulunmasını istedi.

ITC Başkanı Hasan Turan ise Barzani yönetiminin kaynaklarına Kerkük petrolünü yeniden katması halinde bağımsızlığı gündeme getirebileceği mesajını verip, “Türkmeneli ve Irak Türklerinin de bir parçası olduğu büyük Türk dünyasından ve Türk devletlerinden Irak’taki Türkmenlerin haklarının elde edilmesi için destek bekliyoruz.” dedi.

Bahçeli De Tepki Gösterdi Ama

Siyasilerin tepkisine gelince; İYİ Parti Mersin Milletvekili Behiç Çelik, “Bu çok ciddi tehlike. Bu nedenle Türkiye vakit kaybetmeksizin bunun önüne geçebilmek için gerekli girişimi yapmalı. Aksi halde Türkmen katliamı kapıya dayanır.” uyarısında bulundu.

Gelecek Partisi Dış İlişkiler Başkanı, emekli Büyükelçi Ümit Yardım, “Türkiye’nin hassasiyetleri var, provoke etmemek gerekiyor. Kerkük’ün hangi şartlarda sömürgeci ülkeler tarafından sınırımız dışında bırakıldığı hatırlanacaktır.” açıklamasını yaptı.

BBP Genel Başkanı Mustafa Destici, “Türkmen kardeşlerimiz yine bir Peşmerge tasallutu ile karşı karşıya… Biz Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin buna müsaade etmemesini istiyoruz.” açıklamasını yaptı.

Son olarak MHP Lideri Devlet Bahçeli, Partisinin bugünkü Meclis Grubu toplantısında şöyle konuştu:

“Kerkük’ün statüsü ve tarihi dokusu üzerinde oyun kuranların, bu Türkmen kentini peşmergenin eline ve emeline bırakmak için plan yapanların aklını başına alması, ateşle oynamaktan vazgeçmeleri çağrımdır. Kerkük Türk’tür, Türkmenlerin canevidir. Bu Türk kentinin peşmergenin denetim ve kontrolüne girmesi bölgesel dengeyi alt üst edecektir. Hiç kimse böylesi bir rezalete, bedeli çok ağır olacak bir işgal girişimine heveslenmemelidir. Dünya her şey olur, ama Kerkük Türksüz olamaz, Türkmenlik onuru yere düşürülemez. Bir oluruz, beraber oluruz, gerekirse soydaşlarımızla birlikte Kerkük’te etten duvar öreriz. Kerkük’ün bir girişi vardır, ama çıkışı asla yoktur.”

Ancak şu ana kadar; ne geçtiğimiz Ocak’taki Barzaniler ziyaretinde Türkmenlerle de bir araya gelip “Hepimizin, 83 milyonun kalbi sizlerle birlikte.” diyen Savunma Bakanı Hulusi Akar’dan, ne 5-8 Eylül’de Erbil ve Kerkük’e bir heyet gönderen CHP’den ne de Erdoğan ve AKP’den ses seda çıktı.

ABD: Peşmergeye Desteğimiz Sürecek

Ankara’daki bu sessizliğe karşın, iki gün önce Bahreyn’deki bir toplantıda “Barzanistan” Başbakanı Mesrur Barzani’yle görüşen ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin, “Barzanistan’ın, ABD’nin önemli bir müttefiki olduğunu” kaydedip “IŞİD’e karşı mücadele kapsamında Peşmergeye desteklerinin devam edeceğini” bildirdi. Mesrur Barzani de, “Kürdistan Bölgesi-Irak arasındaki sorunların çözülmesinin yanı sıra tartışmalı bölgelerde güvenlik koordinasyonunun önemine” dikkat çekti.

Peşmergenin, IŞİD’le mücadele adı altında -Barzanilerin “tartışmalı bölgeler” kapsamında saydığı- Kerkük’e girmeye hazırlandığı bir dönemde verilen bu önemli mesajların ardından, ABD’nin Irak’ı işgâli sonrasında yaşanan bazı olayları hatırlatalım.

Peşmerge Kerkük’ü talan etmeye başladığında, dönemin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, “Musul ve Kerkük’ün Türk halkı için olağanüstü bir hassasiyeti var. Bu şehirlerde bir oldubitti meydana gelirse Türk halkının tepkisi çok büyük olur. Hiçbir hükümet buna dayanamaz. O zaman da Türkiye tutulamaz…” dedi, ABD Dışişleri Bakanı Powell ise “Bush yönetimi adına güvence verdi”.

Keza Talabani, “Ankara Kerkük’ü gündeme getirirse, Diyarbakır defteri açılır” diye meydan okuyunca Abdullah Gül, “O lafları söylemeye kimsenin gücü yetmez. Ümit ediyorum, böyle bir laf söylenmemiştir. Bunlar kolay ağızdan çıkacak laflar değil.” sözleriyle tepki gösterdi.

Süleymaniye’de askerimizin başına çuval geçirilip Irak Türkmen Cephesi basıldığında da Barzaniciler, “Kerkük bugün kurtuldu” naraları attı.

Sonrasında bölgedeki politikalar TSK’dan alınıp Dışişleri Bakanlığı’na havale edilirken Ankara, “Irak’taki tüm etnik gruplara eşit mesafede olma” politikası izlemeye başladı.

2006’da ise BM katkılarıyla hazırlanan “Irak Kürdistan Bölgesi anayasa” taslağında, Wilson Prensipleri ile Sevr’e atıf yapılarak, şimdilerde “tartışmalı bölgeler” denilen, aralarında Kerkük’ün de bulunduğu bölgeler “Kürdistan” sınırları içine dahil edildi ve Kerkük’ün “başkent” olması öngörüldü.

Yıl 2021; Barzani ve patronlarının planlarının aynen yürürlükte olduğu ortada!..

Ankara Da Mı Kerkük’ü “Tartışmalı Bölge” Sayıyor?

Ya Ankara’nın duruşu?

Ağustos’ta Barzani’nin yayın organı Rudaw, Bağdat Büyükelçimiz Ali Rıza Güney’le bir röportaj yaptı. Büyükelçi Güney, “Türkiye’nin herhangi bir gizli gündemi olmadığını, Irak kürt Bölgesel Yönetimi ile ilişkilerin stratejik boyutlar içerdiğini” anlattı… Türkmenler için “Irak Türkleri” ifadesini kullandı…

Gazetecinin, “Biliyorsunuz Kerkük, tartışmalı bölgelerin bir parçası. Irak Anayasa’sının 140’ıncı Maddesine göre, söz konusu bölgelerin kaderi Kürdistan Bölgesi ile Irak arasında üç aşamada belirlenmeli. Şu anda Kerkük’teki durumu nasıl görüyorsunuz? Siz de 140’ıncı Maddenin uygulanmasını destekliyor musunuz?” şeklindeki bir sorusu üzerine ise şunları söyledi:

“Kerkük üç kesim, yani Arabıyla, Kürdüyle, Türkmeni ile bir arada yaşamayı esasında kendi içinde başarabilen bir halk kitlesi… Kerküklüler adına benim Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçisi olarak konuşmam doğru olmaz. Fakat şunu arzu ederiz; Kerkük halkının mutabık kalacağı, sürdürülebilir istikrarın teminini oluşturacak bir çözüm halk nezdinde güvenoyuna sunulabilir, referandum yapılabilir. Yeter ki, üç unsur da oturup, birbirlerine tahakküm etmeyecek şekilde mutabık kalacakları bir ortak çözüm bulabilsinler. Türkiye Cumhuriyeti olarak biz buna sadece destek verebiliriz… Vardıkları çözüm, Irak’ın selameti için olacak çözüm, bizim de tabii ki kabulümüzdür.”

Kerkük için Cumhur İttifakı’nın ortağı MHP Lideri Bahçeli, “Ankara’nın savunması oradan başlayacaktır.” ve “Orada olmazsak, işte o zaman Diyarbakır’ı veririz.” demişti.

Biz de, ilave olarak “Kerkük’e sahip çıkamayan, Kıbrıs’a da sahip çıkamaz.” deyip, Bahçeli’nin bugünkü uyarısından sonra iktidarın sessizliğini bozup bozmayacağını merak ediyoruz.

Devamını Oku

9 Milyon Suriyeliye Baktığımız İçin Bize Madalya Verecekler mi?

9 Milyon Suriyeliye Baktığımız İçin Bize Madalya Verecekler mi?
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Yetkililerimiz, bugüne kadar ülkemizde yaklaşık 4 milyon Suriyeliye bakmakla övündü.

Örneğin Erdoğan, geçen ay şunları söyledi:

Dünyanın neresine gidersek gidelim, insanların bize sevgi ve umutla bakan gözlerinde bu güzel iklimin tezahürleriyle karşılaşıyoruz. Türkiye’deki 3,6 milyon Suriyeliyi ve toplamda 5 milyonu bulan yabancı uyruklu sığınmacı varlığını yük olarak görenler meseleye bir de bu açıdan bakmalıdır.”

G-20 Liderler Zirvesi’nde de milli gelire göre, dünyanın en fazla insani ve kalkınma yardımı yapan ülkelerinden biri olduğumuzu vurgulayıp, “Ülkemizde misafir ettiğimiz sığınmacıları kendi vatandaşlarımızdan ayrı tutmadan, istisnasız herkesin sağlık hizmetlerine ve temel ihtiyaçlara erişimini temin ettik.” dedi.

Ancak dört gün önce Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, şu açıklamayı yaptı:

Hepinizin bildiği gibi, ülkemiz yurt içinde ve Suriye’de yaklaşık olarak 9 milyon Suriyeli kardeşimizin insanı ihtiyaçlarını karşılamaktadır.”

Türkiye’deki 3.6 milyona ilaveten, Suriye’de de 5.4 milyon daha insana baktığımızın itirafı olan bu sözlerin Milli Savunma Bakanlığı internet sitesine konan haber ve videoda yer almadığını kaydedip devam edelim.

İlginçtir; Akar’ın bu önemli ifşaatı, Sözcü’den Murat Muratoğlu ile Yılmaz Özdil dışında hiç kimsenin ilgisini çekmedi.

Muratoğlu, Esad’ın milyonlarca insanı “Türkiye’ye kilitlediğini” belirtirken Özdil, bu sayının nüfus yapımıza etkilerine dikkat çekip kendi ülkemizde sığınmacı durumuna düşeceğimizi vurguladı.

 

Akar’dan Önce Bir ABD’li Söyledi

Biz ise bu 5.4 milyon Suriyeli’nin nerede ve kimler olduğunu bulmaya çalışacağız.

Akar’ın “insanı yardım” sözünden sadece yiyecek, giyecek, ilaç anlaşılmasın. Malûm, TSK ve ÖSO’nun kontrol ettiği kuzey batı bölgesinde okulları, hastaneleri, karakolları, evleri, alt ve üst yapı çalışmalarıyla adeta küçük bir devlet kuruldu. Herhalde tüm bunların masraflarını ve de çalışanların maaşlarını bizler ödedik, ödüyoruz.

Aslında 9 milyon Suriyeliye baktığımızı, Akar’dan önce bir Amerikalı dile getirdi.

29 Ekim öncesinde, Cumhuriyet’in ilânının 98’inci yıldönümünü kutlamak üzere ABD Temsilciler Meclisi Dışişleri Komitesi’ne bir karar tasarısı veren Tenessee Temsilcisi Demokrat Steve Cohen’ın tasarısında şöyle bir ifade yer aldı:

Komşu Suriye’deki çatışma, özellikle Esad rejiminin dehşetinden kaçan mülteci ve ülke içinde yerinden edilmiş 9 milyondan fazla kişiye barınak, yardım ve sosyal hizmetler sağlayan Türkiye’ye yük getirdiği için…”

Cohen, “bölgedeki çatışma ve istikrarsızlıkların neden olduğu mülteci akınından dolayı Türkiye halkının karşı karşıya olduğu benzersiz siyasi, ekonomik ve sosyal zorluklardan” da söz etti.

 

5.4 Milyon Suriyeli Nerede?

Şimdi bu açıklamalarından hareketle bazı rakamları aktaralım.

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’ne göre; ülkemizdeki “kayıtlı” Suriyeli mülteci sayısı 3.6 milyon.

Yine BM’ye göre; kuzeybatı Suriye’de, ülke içerisinde yerinden edilmiş 1.47 milyon kişi (yaklaşık 280 bin aile) var. Aynı bölgede ülke içerisinde yerinden edilmiş 2.6 milyon kişinin ise insani yardıma ihtiyacı olduğu tahmin ediliyor.

Her ikisini toplayalım; 6.2 milyon Suriyeliye bakıyoruz demektir.

CIA’deki sayılara da bakalım.

Temmuz 2021 itibariyle Suriye’nin toplam nüfusu 20 milyon 384 bin 316.

Aralık 2019 itibarıyla, 5.9 milyon Suriyeli Türkiye, Ürdün, Irak, Mısır ve Kuzey Afrika’da “kayıtlı” mülteci. 2021 itibariyle bunlardan 3 milyon 728 bin 612’ü Türkiye’de.

Ülke içinden yerinden edilen Suriyelinin toplam sayısı ise 6 milyon.

Bu 6 milyonun tamamı, Türkiye’nin kontrol ettiği bölgede olmadığına göre 9 milyon sayısı nereden çıktı?

Resmi rakamlar arasındaki yaklaşık 3 milyon farkın sebebi ne?

Eğer Ankara, ABD ve Avrupa’ya karşı “kahramanlık” gösterisi yapmıyorsa, tek açıklaması şu:

Türkiye’nin “garantörlüğünü” üstlendiği İdlib’te -Ankara’nın “muhalif” Suriye’nin ise “cihatçı terörist” saydığı- 3 milyon kişinin varlığından söz ediliyor. Nitekim ABD’nin eski Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey de geçen hafta, Suriye’de 12 milyon insanın yerinden edildiğini, bunların yaklaşık yarısının Türkiye’de yaşadığını belirtip, “İdlib’de şu an 3 milyon kişi bulunuyor.” dedi.

Anlaşılan o ki; ülkemizdeki 3.6 ve Suriye’nin kuzeybatısındaki 2.6 milyona ilave olarak İdlib’teki 3 milyon kişiye de Türk Milleti bakıyor.

Öyleyse, şunları soralım:

Yarın öbür gün Rusya ve Suriye yönetimi, bu insanları İdlib’ten çıkardığında ne olacak? Onlar da mı Türkiye’ye getirilecek?

Suriye’nin kuzeybatısının Türkiye’ye verilmesi imkân ve ihtimali olmadığına göre; bu kadar bedelin karşılığındaki kazancımız, Erdoğan’ın ifadesiyle, “bize sevgi ve umutla bakan gözler” dışında ne olacak?

Ve bir gün Suriye’de “çözüm” bulunduğunda; kendi evlâtlarını kuru soğana ve ekmeğe muhtaç hale getirme pahasına yıllarca 9 milyon insanın yükünü sırtladığı için Türk Milleti’ne madalya mı takılacak?

 

Devamını Oku

Erdoğan Önde Hukuk Arkada!..

Erdoğan Önde Hukuk Arkada!..
0

BEĞENDİM

ABONE OL

12 gün önce Adalet Bakanlığı’nca Masumiyet Karinesi ve Lekelenmeme Hakkı Sempozyumu düzenlendi.

Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Arslan burada yaptığı konuşmada Anayasa’nın “Mahkemelerin bağımsızlığı” başlıklı 138’incimaddesini hatırlatarak şunları söyledi:

[Yargı bağımsızlığının birbirini tamamlayan üç temel şartından] birincisi, yargısal görevlerini yerine getirirken hâkimlerin vicdanlarına müdahale edilmemesidir… Yapılmaması gereken ise herhangi bir organ, makam, merci veya kişinin yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat vermesi, hatta tavsiye ve telkinde bulunmasıdır… Bu müdahale yasağının muhatabı ülke içinde veya dışında bulunan tüm organ, makam, merci veya kişilerdir. Konumu, sıfatı veya görevi ne olursa olsun hiç kimse hiçbir gerekçeyle mahkemelere ve hâkimlere bırakın emir ve talimat vermeyi, tavsiye ve telkinde dahi bulunamaz.”

Arslan, başta sosyal medya olmak üzere farklı mecralarda yargısız infaz veya aklama yoluna gidilmesinin sağlıklı ve adil bir yargılama sürecini zehirlediğini, bundan kaçınmanın hepimizin ortak sorumluluğu olduğunu da kaydetti.

 

Hukuk Arkadan Gelsin” Anlayışına Tepki

AYM Başkanı Arslan’dan önce konuşan Adalet Bakanı Abdulhamit Gül ise “lekelenmeme hakkının, bütün insanlığın hakkı” olduğunu vurgulayıp, “Geçmişi unutmamak, o acı deneyimlerin tekerrür etmemesi için gereklidir, ama yeterli değildir. Geçmişten ders çıkarmak da gerekmektedir… Kimsenin kişisel kin ve husumetine yargıyı alet etme hakkı yoktur.” mesajı verdi.

Bakan Gül’ün en dikkat çeken ifadesi, “Biz yapalım, hukuk arkadan gelsin” diyen İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’ya verdiği şu cevap oldu:

Bizim rehberimiz, rotamız, kılavuzumuz hukuktur. Hukuk devleti, ‘Biz yapalım, hukuk arkadan gelsin.’ değil, ‘Hukuk önden yürüsün, biz ona göre kendimizi ayarlayalım.’ anlayışıdır.”

Gül, bu sözlerinin hemen devamında da, “İşte bu inanç ve kararlılıkla, Sayın Cumhurbaşkanımızın liderliğinde, hukuk devletinden ve hukuka bağlılıktan bir milim sapmadan, ödün vermeden hedeflerimize yürüme kararlılığındayız.” dedi.

 

İsrailli Çift Olayı

İşte bu konuşmalardan sadece iki gün sonra, 10 Kasım’da, Yeni Çamcıla Kulesi’nden Erdoğan’ın konutunu görüntüleyerek “siyasal ve askeri casusluk” yaptıkları iddiasıyla İsrailli Natali-Mordi Oknin çifti gözaltına alınıp İstanbul Emniyet Müdürlüğü TEM’de sorgulandı. 12 Kasım’da da tutuklandılar.

AYM Başkanı Arslan’ın iki gün önceki uyarısına karşın İktidar medyası sözkonusu çifti hemen “casus” ilân etti.

Bir açıklama yapan İsrail Başbakanı Naftali Bennett, “Türk devlet medyasının bu ikilinin ‘casus’ olduğuna dair iddialarının gerçeği yansıtmadığını” belirtirken, “Dışişleri Bakanlığı öncülüğünde İsrail’in en üst düzey yetkililerinin bu konuyla ilgilendiğini” ve “bir an önce çözüm bulmak için çalıştığını” bildirdi.

Ancak iktidar medyasının yayınları sürdü ve gizli olması gereken soruşturmanın detayları paylaşıldı.

Bu arada İsrail Dışişleri Bakanlığı, Konsolosluk Bölüm Başkanı Rina Djerassi başkanlığında bir heyetin İstanbul’a gönderdi. Türkiye’nin de bu İsrailli diplomatın, gözaltındaki çifti ziyaret etmesine izin verdiği duyuruldu.

İsrail medyası da, “Natali-Mordi Oknin çiftinin sessizce sınır dışı edilerek, olayın sona erdirilmesinin umulduğunu” öne sürerken, “tutuklamaların, İsrail Parlamentosu Knesset’e sunulan, sözde Ermeni soykırımının tanınmasına ilişkin bir yasa tasarısının ön görüşmelerinden bir gün sonra gerçekleştiğine” dikkat çekip şu tespitlerde bulundu:

Türkiye’nin olayı daha ciddi bir noktaya taşıma niyetinde olmadığına dair işaretler var. Erdoğan olayla ilgili kamuoyuna açıklama yapmadı, İsrail’den herhangi bir talepte bulunmadı ve Türk medyası olaya çok az ilgi gösterdi…”

Ankara’daki yetkililerden, olayla ilgili konuşan tek isim ise İçişleri Bakanı Soylu oldu. Soylu, şunları söyledi:

Orada birtakım çekimler yaparken, Sayın Cumhurbaşkanımızın konutunu, ikametini de çekmişler. Sadece bununla da yetinmemişler aynı zamanda buraya yoğunlaşmışlar, bununla da yetinmemişler aynı zamanda işaretlemişler. Bunu orada gören güvenlik unsurları meseleye müdahale ettiler. İş, mesele, eldeki bilgilerle savcılıklara intikal etti. Burada da savcılıklar kanun, hukuk çerçevesinde bir değerlendirme ortaya koydular, tutuklama gerçekleşti. Bundan sonrası mahkeme safahatıdır. ‘Siyasal ve askeri casusluk’ suçu diyebileceğimiz bir değerlendirme var. Mahkemeler ilerleyen süreçte kendi kararlarını vereceklerdir.”

 

Adliyede Gece Mesaisi Mi Yapıldı?

Sonrası malûm; Perşembe sabahı saat 07.02’de İsrail Dışişleri Bakanı Yair Lapid’in sosyal medya hesabından, tutuklu çiftin uçaktan çekilen bir fotoğrafına da yer verdiği, “Eve dönüş” şeklindeki paylaşımla çiftin serbest kaldığını öğrendik.

Ardından İsrail Başbakanı ve Dışişleri Bakanı, “Türkiye ile ortak çabalarımızın ardından Mordi ve Natali Oknin serbest bırakıldı; İsrail’e, evlerine dönüyorlar. Türkiye Cumhurbaşkanına ve hükümetine işbirlikleri için teşekkür ediyoruz, Oknin çiftine ‘Hoş geldiniz.’ diyoruz.” şeklinde ortak bir duyuru yayımladı.

Bunları biliyoruz; ama İsrailli çiftin nasıl serbest bırakıldığına ilişkin detayları henüz bilmiyoruz.

Ne oldu? Tutuklamaya sevk eden savcı, olay uluslararası bir sorun haline gelince, dosyaya bakıp herhangi bir delil olmadığını gördü ve talebinden rücu mu etti? Veya Başsavcılık tutuklama kararına itiraz etti de adliyede gece mesaisi mi yapıldı? Tutuklama kararı veren Sulh Ceza Hakimi hangi gerekçelerle tutuklamıştı; serbest bırakan hangi gerekçeleri gösterdi? Dahası; madem yanlış bir işlem yapıldı, sorumlulardan hesap soruldu/sorulacak mı?

Herhalde o çift İsrail medyasına röportaj verirse veya İsrailli yetkililer perde arkasını anlatırsa, ancak o zaman öğreniriz!..

 

Adalet Bakanının Sözleri Boşa Düşmedi mi?

İsrailli çiftin serbest kalmasından bir gün sonra yaşanan gelişmeleri de aktaralım.

İki ülke Cumhurbaşkanlığı, Erdoğan ile Isaac Herzog’un telefonda görüştüğünü duyurdu. Herzog’un araması üzerine gerçekleşen görüşmede, “Türkiye- İsrail ilişkileri ve bölgesel konuların ele alındığı, iki liderin temas ve diyaloğun sürdürülmesinde mutabık kaldığı” bildirildi.

İsrail Başbakanlık Ofisi ise; Başbakan Naftali Bennett’in Erdoğan’la yaptığı telefon görüşmesinde, “İsrailli çiftin serbest bırakılmasından dolayı Erdoğan’a teşekkür edip, sorunun çözülmesine yardımcı olan Türk yetkililere ‘takdirini dile getirdiği’ni” açıkladı.

Bu arada, “Türkiye’nin, İsrail’den ‘teşekkür mektubu’ istediği ve İsrail tarafının bu mektubu gönderdiği” de öne sürüldü.

Netice-i kelâm; şu olan-bitenleri, gerek Anayasa Mahkemesi Başkanı Arslan’ın uyarıları gerekse Adalet Bakanı Abdulhamit Gül’ün, “Bizim rehberimiz, rotamız, kılavuzumuz hukuktur. Hukuk devleti, ‘Biz yapalım, hukuk arkadan gelsin’ değil, ‘hukuk önden yürüsün biz ona göre kendimizi ayarlayalım’ anlayışıdır. İşte bu inanç ve kararlılıkla, Sayın Cumhurbaşkanımızın liderliğinde, hukuk devletinden ve hukuka bağlılıktan bir milim sapmadan, ödün vermeden hedeflerimize yürüme kararlılığındayız.” şeklindeki sözlerinin neresine oturtacağımı bilemedim!..

Devamını Oku

Süleyman Soylu 1 TL Tazminat Cezasına Mahkûm Oldu

Süleyman Soylu 1 TL Tazminat Cezasına Mahkûm Oldu
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Gazeteci Müyesser Yıldız’ın, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu hakkında açtığı 1 TL’lik manevi tazminat davasında karar çıktı. Soylu, 1 TL tazminat cezasına çarptırıldı.

Müyesser Yıldız, Mayıs 2020 yılında Kars Çemçe bölgesindeki bir operasyonla ilgili yaptığı paylaşımın ardından İçişleri Bakanı Süleyman Soylu tarafından hedef alınmış, “PKK seviciliği” ile suçlanmış ve binlerce trolün saldırısına maruz kalmıştı.

Süleyman Soylu 1 TL Tazminat Cezasına Mahkûm OlduYıldız da bunun üzerine Soylu hakkında suç duyurusunda bulunmuş, ancak üç gün sonra “siyasi ve askeri casusluk” suçlamasıyla gözaltına alınıp tutuklanmış ve 5 ay hapis yatmıştı.

Yıldız’ın Soylu hakkında açtığı manevi tazminat davasının üçüncü celsesi bugün, Ankara 4. Asliye Hukuk Mahkemesi’nde görüldü. Davaya Yıldız, avukatları ve Soylu’nun Avukatı Uğur Kızılca katıldı.

Soylu’nun Avukatı Kızılca mahkemeye sunduğu dilekçede, “Soylu’nun paylaşımının hakaret değil eleştiri mahiyetinde olduğunu, tanınmış bir gazeteci olan Müyesser Yıldız’ın da eleştirilere katlanma yükümlülüğü bulunduğunu, ayrıca Yıldız’ın gözaltına alınmasıyla Soylu’nun herhangi bir ilgisinin bulunmadığını” savunup, açılan bu haksız davadan dolayı Yıldız’ın disiplin para cezasına çarptırılmasını istedi.

Dosyaya gelen evrakların okunmasından sonra beyanı alınan Müyesser Yıldız, özetle şunları söyledi:

“Davalı taraf, toplum tarafından tanındığımı, bu nedenle ağır eleştirilere katlanma yükümlülüğüm olduğunu belirtiyor. Oysaki Süleyman Soylu, dünya çapında tanınan bir siyasidir. Ben gazeteci olarak bir paylaşımda bulundum, o da dava konusu paylaşımı yaptı. Bu iki paylaşım altındaki yorumlara bakıldığında hangimizin daha meşhur olduğu ortadadır. Gözaltına alınmamla herhangi bir ilgilerinin olmadığı iddiasına gelince; bu konu geçen yıl defalarca gündeme geldi, ancak Soylu bugüne kadar, ‘İlgim yok.’ demedi. Şu hususlara da dikkatinizi çekmek isterim: Hakkımda gözaltı kararı verilmeden 4 ay önce, 2 ay süreyle dinlenmişim ve dinleme kararına son verilmiş. Sonrasındaki 4 ay hiçbir işlem yapılmamışken, Soylu hakkında -o paylaşımından dolayı- suç duyurusunda bulunduktan 3 gün sonra gözaltına alındım. Tesadüf olmasa gerek. Bir başka önemli ayrıntı da şu: Süleyman Soylu’nun paylaşımındaki, ‘Devlet gömleği giymiş pespayelerle iş tutuyor’ ifadesi üzerine Gazeteci-Yazar Faruk Bildirici, ‘Acaba Soylu, Müyesser Yıldız’ın dinlendiğini biliyor muydu?’ sorusunu gündeme getirdi. Bunun üzerine Bildirici’ye bir açıklama yapan Soylu, ‘Bu manipülatif bir soru. Önceden bilip bilmediğimi öğrenip de ne olacak?’ gibi bir ifade kullandı. Soylu’nun paylaşımının içeriğinden, telefon tapelerimin operasyondan önce Soylu’nun önüne konduğu anlaşılmaktadır. Çünkü benimle birlikte bir astsubay da gözaltına alınmıştı. O sözden de bunu kastettiği ortadadır.”

 

Soylu’nun FETÖ Liderine Övgüleri

Yıldız’ın ardından Avukatı Erhan Tokatlı, Soylu’nun paylaşımının “Eleştiri sınırları içinde kaldığı, hakaret içermediği” iddiasına karşılık şu örneği verdi:

“Geçmişte Sayın Bakan’ın FETÖ Lideri ile ilgili bir sürü beyanları var. Biz de bu beyanlarını Müyesser Yıldız’a karşı kullandığı ifadedeki gibi kullanmış olsak, Sayın Bakan tarafından eleştiri olarak kabul edilecek midir? Kaldı ki, davalının müvekkilime yönelik paylaşımı bir ilk değildir, tek değildir. Gerek kişilere gerekse devlet görevlilerine karşı bu şekil çokça paylaşım yaptığına şahit olduk. Beraber görev yaptığı Adalet Bakanı bile Sayın Soylu’nun açıklamalarına ve hukuk dışı yaklaşımlarına karşı tepki gösterme gereği duymuştur.”

Yıldız’ın diğer Avukatı Naci Uğur da şunları vurguladı:

“Davalı, paylaşımında müvekkilimi PKK seviciliği ile suçlamış, müvekkilimin paylaşımının sonunda yer alan, operasyonda şehit düşen askerimize rahmet dilediği kısmı ise kesmiştir. Davalı, İçişleri Bakanı’dır. Yapılan haberi doğru bulmuyor ya da yanlış olduğunu düşünüyorsa, bunu düzeltmenin farklı yolları vardır; açıklama yapar veya hukuki yolları kullanabilirdi. Ancak kendi kişisel hesabından paylaşımda bulunup trollerini harekete geçirmiştir. Haksız dava açıp mahkemeyi gereksiz yere meşgûl ettiği gerekçesiyle müvekkilimin disiplin para cezasına çarptırılması istenmektedir. Vatandaş, hakkını mahkemede aramayacaksa nerede arayacak?”

Soylu’nun Avukatı Uğur Kızılca ise daha önceki beyanlarını tekrar ettiğini bildirip açılan davanın haksız olduğunu ve reddedilmesini istedi.

Son sözü sorulan Müyesser Yıldız, “Yıllardır gazetecilik yapıyorum. PKK terör örgütü kırmızı çizgimdir. Buna karşılık yapılan paylaşım ve yakıştırma çok ağırıma gitti, incindim. Karşı tarafın iddia ettiği gibi, 1 TL’lik dava açmamdaki amaç, hakaret değildir. Sadece haklılığımın tespiti ve maddi beklentim olmadığı için bu miktarı belirledim.” dedi.

Beyanların ardından Ankara 4. Asliye Hukuk Mahkemesi Hâkimi, açılan davanın kabulüyle, 1 TL’lik manevi tazminatın davalı Süleyman Soylu tarafından, paylaşımın yapıldığı 18 Mayıs 2020 tarihinden itibaren yasal faizi ile ödenmesine, istinaf yolu açık olmak üzere karar verildiğini bildirdi.

Devamını Oku

BAE-Katar-Barzani Hattında Neler Oluyor?

BAE-Katar-Barzani Hattında Neler Oluyor?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Çok değil, sadece 1 yıl önceydi. İsrail ve Birleşik Arap Emirlikleri arasında imzalanan anlaşmaya Erdoğan, bir Cuma namazı çıkışında şöyle tepki gösterdi:

İsrail’le şu anda burada gerek Mısır gerek Yunanistan arasındaki dayanışma ve bir taraftan da Filistin’e yönelik atılan adım yenilir, yutulur bir adım değil. Şimdi Filistin büyükelçiliğini galiba kapatıyor ya da geri çekiyor. Şu anda aynı durum bizim için de geçerli. Ben de Dışişleri Bakanıma talimatı verdim. Dedim ki; Abu Dabi yönetimiyle özellikle diplomatik ilişkileri askıya almak veyahut da bizim de büyükelçiyi geri çekme gibi bir adımımız olabilir. Çünkü biz Filistin halkının yanındayız. Filistin’i de hiçbir zaman yedirmedik, yedirtmeyeceğiz.”

Evet, AKP için Filistin davası en “kırmızı çizgi” idi. Bunun için de BAE’nin, İsrail’le anlaşma yapmasına tepki göstermesi normaldi.

AKP’nin bir “kırmızı çizgisi” daha vardı: 15 Temmuz darbe teşebbüsü. İşte yıllarca bu darbenin finansörünün BAE olduğunu anlattılar. Bizzat Erdoğan, “Türkiye’de darbe girişimi olduğu zaman Körfez’de kimlerin buna sevindiğini biz çok iyi biliyoruz… Nasıl paralar harcandığını çok iyi biliyoruz.” dedi.

O paranın miktarını ise Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu açıkladı; “Müslüman bir ülkenin”“3 milyar dolar para desteği sağladığını” iddia etti.

15 Temmuz’un bilançosu; 251 şehit, binlerce gazi, Türkiye’nin altüst oluşuydu!..

 

10 Milyon Dolar Neyi Örter

Ama sonrasını biliyorsunuz; tam da Abu Dabi’yle diplomatik ilişkileri askıya alma veya büyükelçimizi geri çekme talimatının sene-i devriyesinde Erdoğan, BAE Ulusal Güvenlik Danışmanı Şeyh Tahnoun Bin Zayed Al Nahyan’ı kabul etti. Ulusal Güvenlik Danışmanı ile görüşmede, “ikili ilişkiler ve bölgesel konuların” yanısıra “BAE’nin Türkiye’ye yönelik yatırımlarının ele alındığı” bildirildi.

Erdoğan, “Ziyaret, iki ülke arasındaki buzların eridiği anlamına mı geliyor?” şeklindeki bir soruyu, “Devletler arasında bu tür gidiş gelişler, iniş çıkışlar olabilir ve olmuştur da. Burada da benzer bazı durumlar oldu… Bundan sonraki süreçte Muhammed Bin Zayed ile de bazı görüşmeleri yapma durumlarımız olacaktır, inşallah diye düşünüyorum… Biz bölgenin esas aktörlerinin birbirleriyle doğrudan konuşmasını, müzakere etmesini, kendi sorunlarını birlikte çözmelerini önemsiyoruz. Ben de bu konuda çok hassasım.” diye cevapladı.

Bu gelişmeden 15 gün sonra da Erdoğan ile BAE Veliaht Prensi Muhammet bin Zayed el Nahyan telefonla görüştü.

Ay başında ise BAE’den ilk müjde(!) geldi. Prens, “Türk halkıyla dayanışma” için ülkemizde orman yangınları ve sel felaketlerinden etkilenen bölgelere yönelik yaklaşık 10 milyon dolar destekte bulunulması talimatı vermişti!..

AKP’nin yakın zamana kadar dillendirdiği iddialara göre; Türkiye’yi 3 milyar dolarla yıkmaya çalış, sonra 10 milyon dolarla ayağa kaldır!.. Ne büyük “hellaleşme”, değil mi?!

 

Bir “Yol” Açmaya Geliyor Ama Ne?

Duymuşsunuzdur; önümüzdeki günlerde Prens, Erdoğan’la görüşmek için Türkiye’ye geliyor. Ziyaretin ana başlığı, İran üzerinden açılacak “ticaret koridoru” olacakmış.

Bu özet bilgilerden sonra; 2017’den beri diplomatik ilişkileri kesilmiş olan Katar ile BAE arasındaki ziyaret trafiğine dikkat çekmek istiyoruz. Biliyorsunuz, Ankara’nın neredeyse yegâne dostu Katar. Öyle ki, “Bir millet, iki devlet olduğumuzu söyleyenler” çıktı.

Erdoğan’ın kabulünden 10 gün kadar sonra BAE Ulusal Güvenlik Danışmanı Al Nahyan, Katar’a gidip Katar Emiri Al Sani ile de görüştü. Görüşmede özellikle ekonomi, ticaret ve yatırım projelerinin ele alındığı belirtildi.

Ekim başıydı; bu defa Katar Dışişleri Bakanı, BAE’ne gidip Prens’le bir araya geldi.

Bir sonraki randevu 19 Ekim’de Doha’daydı. Katar’a resmi bir ziyaret gerçekleştiren BAE Dışişlerinden Sorumlu Devlet Bakanı, Katarlı mevkidaşıyla buluştu.

 

Barzani-BAE-Katar Üçgeni

Yine Ankara’ya çok yakın bir başka ismin görüşme trafiğini aktaralım.

Erdoğan’ın 31 Ağustos’ta Prens ile telefon görüşmesinden bir gün sonra Al Monitör, “sözkonusu diyaloğun başlamasında arabuluculuğu Neçirvan Barzani’nin yaptığını” öne sürdü. İddiaya göre, Barzani arabuluculuk çalışması kapsamında Prens’in daveti üzerine 12 Haziran’da BAE’ne gitmiş ve Türkiye ile BAE ilişkilerinin yumuşatılmasını konuşmuştu.

Ankara’nın yalanlamadığı bu iddianın sonrasında ise şu gelişmeler oldu:

Eylül ortasında Londra’ya giden Barzani, eş zamanlı İngiltere’de olan BAE Prensi ile görüştü. Görüşmede, “Kürdistan Bölgesi ve Irak ile BAE ilişkileri, Irak parlamentosu seçimleri, ülkenin geleceği, iki liderin İngiltere Başbakanı Boris Johnson ile görüşmelerinin içeriği” gibi konuların yanı sıra, “Ortadoğu’daki gelişmeler ve halkları için barış, istikrar ve refah sağlama çabaları hakkında görüş alışverişinde bulunulduğu” bildirildi.

Barzani, Ekim ortasında bu defa resmi temaslarda bulunmak üzere Katar’a gitti. Barzani ve Katar Emiri’nin, “Kürdistan bölgesi ve Irak’ın Katar ile ilişkilerinin güçlendirilmesi, Irak ve bölgedeki durumun yanı sıra tarafları ilgilendiren bir dizi konuyu ele aldığı” ayrıca Katar’ın, Erbil’de konsolosluk açmasının gündeme geldiği kaydedildi.

 

Çözüm Süreci” Açıklamaları

Katar-BAE-Barzani arasındaki bu yoğun temaslarla ilgisi var mı yok mu bilinmez, ama Barzani 26 Ekim’de bir toplantıda, “Türkiye ile PKK arasında bir kez daha çözüm süreci canlandırılabilir mi?” şeklindeki soru üzerine şunları söyledi:

Çözüm mümkündür. Biz daha önce de Kürdistan Bölgesi’nde bu sorunun barış yoluyla çözülmesi için ciddi adımlar attık. Daha açık ifade edeyim; Kürt meselesi bu ülkelerde hala diri bir meseledir. Kürtlerin yaşadığı ülkeler çerçevesinde barış yoluyla çözüme kavuşturulması gerekiyor. Bu konu gözardı edilerek çözülemez. Bu konunun üzerinde ciddi bir şekilde durulması gerekiyor. Kürt meselesinin çözümü için Kürdistan Bölgesi olarak rol almak için hazır olduğumuzu ifade etmek istiyorum. Herhangi bir ülkeden Kürt meselesinin çözümü için bir talep olursa biz hazırız.”

Barzani’nin ardından birkaç gün sonra Kandil’deki teröristbaşlarından Duran Kalkan da benzer bir soru üzerine şu açıklamayı yaptı:

Kuşkusuz mümkün olmayan, imkânsızlık konumunda olan bir şey yoktur. Her şeyin az da olsa gerçekleşme imkânı vardır. Burada önemli olan bu ihtimalleri doğru görebilmek, imkân ve fırsatları doğru değerlendirerek amaçlananı gerçekleştirmektir. Bu anlamda Tayyip Erdoğan’ı bir barış sürecine ikna etmek mümkün mü? Bu ihtimali az olan, imkânlarını büyük ölçüde tüketmiş olan bir durumdur… Bir defa MHP’den tümden uzaklaşması gerekir. MHP ile barışa, Kürt sorunun çözümüne yönelinemez. Günümüzde ise AKP’nin MHP’den uzaklaşması, Erdoğan’ın MHP dışı bir siyaset izlemesi imkânsız görünüyor… Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt sorunun çözümü için yeni bir yönetime ihtiyaç vardır.”

Son sıcak gelişme; dün “Ortadoğu Barış ve Güvenlik Forumu”nda konuşan Neçirvan Barzani, özetle şunları anlattı:

Türkiye’de istikrarsızlık ve çözüm sürecinin sona ermesi Kürdistan bölgesi ve bölgenin güvenliğini etkiliyor… Kürt sorunu bağlamında İran, Irak, Türkiye ve Suriye’ye de bakacak olursak, aynı şekilde bu sorun bu ülkelerin bir iç meselesidir. Bu ülkeler kendi sınırları içerisinde sorunun çözümüne önemle yaklaşmalıdır. Kürtler bu ülkelerde ayrıştırılmamalı, aksine yer verilmelidir. Kendi konumu ve ağırlığına göre ortaklığı ve katılımı sağlanmalı. Kararlar konusunda rolü olmalı. Kürt, Fars, Arap ve Türk milletleri, ömürleri bir yüz yılı bulan bu devletlerin kuruluşundan önce de vardılar… Savaş, çatışma ve kuvvet dili ne kadar uzun konuşursa konuşsun, sonuçta yine diyalog ve müzakerelere başlanmak zorundadır… Tek bir bölgede ortak bir devlet içerisinde ortaklık temelinde birlikte yaşam tek çözüm yolumuzdur. Şimdi de bu bölgede devlet sahibi olan Fars, Türk ve Arap uluslarının kendi devlet sınırları çerçevesinde Kürt halkı ve diğer bileşenlerin haklarını tanıması kendi görevleridir. Kültürel, siyasi ve toplumsal haklar.”

Ez cümle; Ankara’nın “15 Temmuz’un finansörü” BAE ile bu hızlı kucaklaşmasının arkasında, Sedat Peker’in susturulması veya ekonomik krize çare dışında başka “yeni yolların” açılması da olmasın?!

Devamını Oku