DOLAR 12,59311.44%
EURO 14,22161.09%
STERLIN 16,81121.29%
ALTIN 720,271,03
BIST 1.776,41-2,35%
BITCOIN 7181796,48%
Ankara
13°

PARÇALI BULUTLU

12 56

ÖĞLE'YE KALAN SÜRE

Şiddet Sadece Dayak Değildir!

Şiddet Sadece Dayak Değildir!
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Günümüzde aile içi şiddet ile beraber özellikle kadına şiddetin artması Türkiye’nin gündeminden düşmeyen konulardan biridir. Ancak kadına karşı şiddet yalnızca fiziksel şiddet boyutuna ulaştığında konuşulmaktadır ve başta kadınlar olmak üzere insanlar şiddetin başka türlerinin de olduğunun, fiziksel şiddet dışındaki diğer şiddetlerin de ağır kusur olduğunun, diğer şiddet türlerinin zamanla fiziksel şiddete dönüşme ihtimalinin yüksek olduğunun ve bu şiddet türlerinin tümüne karşı koruma yollarının olduğunun ve boşanmada kusur belirlenmesinde önem arz ettiğinin bilincinde değildirler. Bu yazıda öncelikle şiddet türlerinin neler olduğu, sonrasında ise şiddete karşı koruma yollarına değinilecektir.

Şiddet dediğimizde aklımıza ilk gelen şiddet türü elbette fiziksel şiddettir. Fiziksel şiddet en basit anlatımıyla vücut dokunulmazlığının kişinin rızası olmadan ihlal edilmesi anlamına gelmektedir. Fiziksel şiddet genel olarak tanımlanabilmesi kolay bir şiddet türüdür ve fakat bununla beraber her türlü vücut dokunulmazlığının ihlali fiziksel şiddet olarak değerlendirildiği için bazı eylemlerin fiziksel şiddet olduğunun bilincine varılmamaktadır. Örneğin, gitmek isteyen bir kişinin kolunun ısrarlı bir şekilde tutulması ve çekilmesi, bir kişinin saçının çekilmesi gibi küçük fiiller bile kişi istemediği takdirde vücut dokunulmazlığının ihlalini ve bu çerçevede fiziksel şiddeti meydana getirmektedir.

Şiddet türlerinden bir diğeri ise psikolojik(duygusal) şiddettir. Psikolojik şiddet, şiddet türleri arasında belki de en hasar bırakan şiddet türlerinden biridir ve fiziksel şiddette kullanılan fiziki güç yerine bu tür şiddette “duygusal güç” kullanılmaktadır. Birçok insan psikolojik şiddete uğradığının farkında olmamakta, uzun zaman boyunca uygulanan psikolojik şiddet neticesinde ise bu kişilerin ruhsal bütünlüğü oldukça zarar görmektedir. Uzun zaman uygulanmış bir psikolojik şiddetin izlerini silmek ise fiziksel şiddetin izlerini silmekten çok daha uzun süre almaktadır. Bazı yazarlar, psikolojik şiddeti “Taşa damla damla akan ve sonunda taşı delen su.” olarak tanımlamaktadırlar. Bu cümle psikolojik şiddetin zararlarını metaforik olarak açıklasa da, bu zararların açık bir şekilde ele alınması da önem arz etmektedir. Bu nedenle, psikolojik şiddet içeren fiillerin birkaçının psikolojik şiddetin tanımlanmasının kolaylaşması açısından açıkça yazılması gerektiğini düşünmekteyim. Bu eylemler, aşırı biçimde eleştirmek, tehdit etmek, duygusal olarak ihmal etmek, yalan söylemek, küçümsemek ve görmezden gelmek eylemleridir. Bu eylemler elbette sınırlı sayıda değildir. Bir başka deyişle, bir kişinin karşısındaki kişinin herhangi bir eyleminden ötürü onuru zedelenmiş, gururu kırılmış, kişilik hakları saldırıya uğramış ise bu kişi psikolojik şiddete uğramış demektir.

Şiddet türlerinden üçüncüsü ise ekonomik şiddettir. Ekonomik şiddete en fazla aile içinde rastlanmaktadır. Bir kişinin ekonomik güç kazanmasını önleme maksadıyla çalışmasını engellemek, maaşa veya maaşın alındığı banka kartına el koymak; aşırı cimri davranmak, eve yeteri kadar para bırakmamak, kişi ile başlık parası verilmesi neticesinde evlenmek, kadınların takılarına el koymak veya kişilerin paralarına el koymak, herhangi bir kişiyi ücretsiz işçi olarak çalıştırmak, aile birliği içerisinde edinilmiş mallardan diğer eşi haberdar etmemek gibi birçok fiil ekonomik şiddet olarak sayılmaktadır. Ekonomik şiddet de kişinin gururunu kırıcı, onurunu zedeleyici niteliğe sahiptir. Ancak bunların ötesinde ekonomik şiddet kişinin ekonomik özgürlüğünün elinden alınmasına neden olmakta, son aşamada ise toplumsal yaşama katılmasının önünü kapatmaktadır.

Şiddetin son türü cinsel şiddettir. Cinsel şiddet bir kişiyle rızası olmaksızın cinsel ilişkiye girmek ve cinsel nitelikli diğer eylemler gerçekleştirmek ile bir kişinin rızası olmaksızın, üçüncü bir kişiyle cinsel nitelikli eylemlere girmesine neden olmak fiilleri ile gerçekleştirilebilir. Cinsel şiddet aile dışında uygulanabileceği gibi aile içinde de uygulanabilmektedir. Ancak, çoğu insan aile içinde uygulanan cinsel şiddetin, cinsel şiddet olarak nitelendirileceğini bilmemektedir. Cinsel şiddet, cinsel dokunulmazlığın ihlali niteliğindedir, ancak cinsel şiddetle birlikte çoğu zaman fiziksel ve psikolojik şiddet de uygulanmaktadır. Bu halde, kişinin hem cinsel dokunulmazlığın, hem vücut bütünlüğünün, hem de ruhsal bütünlüğünün ihlali gündeme gelmektedir.

Aile dışında şiddetin herhangi bir türüne uğrayan biri açısından suç duyurusunda bulunma ve bununla birlikte uğramış olduğu maddi zararlar ile kişilik haklarının zedelenmesi neticesinde uğramış olduğu manevi zararın tazminini isteme hakkı bulunmaktadır. Aile içerisinde ise bunlara ek olarak şiddetin herhangi bir türüne maruz kalan kişilerin cinsiyet ayrımı olmaksızın koruma talep etme hakkı bulunmaktadır. Ayrıca şiddetin herhangi bir türünü uygulayan kişi, boşanma davasında kusurlu sayılmakta ve bu bağlamda nafaka, maddi ve manevi tazminat ödeme yükümlülüğü altına girmektedir.

Özellikle kadına karşı şiddetin önlenebilmesinin için birlikte gerçekleşmesi gereken birtakım koşullar vardır. Bunlardan ilki elbette kanunların sıkı sıkıya uygulanarak, şiddetin her türlüsünü gösteren kişilerin cezalandırılmasıdır. İkincisi ise şiddet konusunda toplumun eğitim kurumları aracılığıyla bilinçlendirilmesidir. Daha önce de belirttiğimiz üzere, fiziksel şiddet fiziki güç kullanılarak gerçekleştirilen şiddet türü olması sebebiyle kolaylıkla tahlil edilebilmekte ve fark edilebilmektedir. Ancak şiddetin diğer türleri olan psikolojik, ekonomik şiddet ile özellikle aile içinde gerçekleştirilen cinsel şiddet konusunda toplumun bilinçlenmesi maksadıyla, bu şiddet türlerinin neler olduğu, hangi fiilleri içerdiği ve bunlara karşı neler yapılabileceği konularında okullarımızda eğitim verilmesi gerekmektedir. Üçüncü koşul ise ebeveynlerin bireysel olarak şiddet türleri konusunda bilinçlenmesidir. Ebeveynler hangi fiillerin hangi şiddet türüne girdiği konusunda bilinçli olmalı, bu bilinçle fiiller gerçekleştirmeli, kendisine bu tarz şiddet fiillerinin uygulanmasını reddetmeli ve bu tarz fiilleri gerçekleştirmekten kaçınmalıdır. Bunun neticesi olarak, şiddet göstermeyen ve şiddet türlerinin neler olduğu ve hangi eylemlerin şiddeti meydana getirdiğini çocuklarına aktaran bir ailede büyüyen çocuklar şiddet uygulamaktan kaçınacak ve şiddet içeren eylemlerin kendisine uygulanmasına da engel olacak, toplumsal düzenin korunmasına katkı sağlayacaklardır.

 

Devamını Oku

Satış Sözleşmesinde Satıcının Ayıptan Sorumluluğu

Satış Sözleşmesinde Satıcının Ayıptan Sorumluluğu
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Günümüzde seri üretimin dezavantajlarından biri olarak üretilen ürünler daha az gözden geçirmeyle piyasaya sürülmekte ve bu halde bu ürünlerin azımsanamayacak bir kısmı ayıplı olarak satışa sunulmaktadır. Bununla birlikte, kötü niyetli ve ağır kusurlu satıcılar, daha az maliyetle ürün üretme maksadıyla ayıplı mallar üretmekte ve bunları alıcılara satmaktadır. Alıcılar, çoğunlukla malı gözden geçirerek satın almakta, açık bir ayıbı bulunan malı satın almamakta yahut malı internetten sipariş etmekte, mal kendisine ulaştığında yaptığı gözden geçirme ile malın bir ayıbı olup olmadığını kontrol etmekte ve Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun çerçevesinde ayıplı gördüğü malı, hiçbir gerekçe göstermeksizin 14 gün içinde iade edebilmektedir. Malın açık bir şekilde ayıplı olması durumunda, alıcıların, satıcı ile yapmış olduğu sözleşmeden doğan haklarını genellikle kullanabilmekte olduğunu görüyoruz. Bu bağlamda alıcı ya sözleşmeden dönme hakkını kullanarak malı iade edip, ödediği ücreti geri talep etmekte ya da malın ayıplı olmayan benzerinin kendisine verilmesini istemektedir. Ancak, bu halde önemli olan ve genellikle alıcıların bilincinde olmadığı husus satın alınan malda sonradan ortaya çıkan gizli ayıplardan doğan haklarıdır.

Gizli ayıplar, malda olağan gözden geçirmeyle görünemeyen, satın alındığında malda mevcut bulunan ancak alıcı tarafından satın alınırken bilinmeyen ve alıcının bir süre kullanmasından sonra ortaya çıkan ayıplardır. Bu ayıplardan, olağan bir gözden geçirme ile fark edilebilecek açık ayıplarda olduğu gibi satıcının sorumluluğu bulunmaktadır. Gizli ayıplar, satış sözleşmesine konu her malda meydana gelebilir fakat özellikle teknolojik alet, araç ve taşınmaz satışlarında önem arz etmektedir. Nitekim bu mallarda sonradan ortaya çıkan ayıplar malların değerini düşürmekte, alıcının zarara uğramasına neden olmaktadır. Ancak bu durumda alıcılar önemli görmediği ayıpların ayıp olarak değerlendirileceğini düşünmemekte, satıcıya karşı sahip olduğu hakları kullanmamakta, ya kendi imkânlarıyla ayıbı gidermekte yahut malı ayıplı olarak kullanmaya devam etmekte ve malı satmaya kalktığında bu ayıplardan dolayı malı aldığı değerden daha düşük bir değere satabilmektedir. Uygulamada özellikle taşınmaz satış sözleşmeleri kapsamında taşınmazlarda ortaya çıkan ayıplara örnek olarak, konutun yapılması aşamasında pencere doğramalarının sözleşmede belirtilen nitelikte olmaması nedeniyle su sızması, atık su gideri borularının gerekli ölçülerde olmaması nedeniyle sürekli tıkanmalar yaşanması veya boruların doğru bağlanmaması nedeniyle su sızdırması verilebilir.

Gizli ayıbın ortaya çıkmasından sonra, alıcılar, taşınır mallar için malın devrinden sonra 2 yıl içerisinde, taşınmazlarda ise malın devrinden sonra 5 yıl içerisinde her zaman malın ayıplı olduğunu ileri sürerek, satıcıya karşı haklarını kullanabilirler. Ancak bu halde, satıcının ayıplı malı devretmekte ağır kusuru varsa (örneğin satış sözleşmesinde belirtilen pencere doğramalarını değil, daha ucuz nitelikte pencere doğraması kullanması veya gider borularının ucuz maliyet amacıyla gerekli ölçülerde kullanılmaması) satıcı bu zamanaşımı sürelerinden yararlanamayacak, alıcı her zaman ayıptan doğan haklarını kullanabilecektir. Çoğu elektronik alette garanti süresi iki yıl olarak bildirilmektedir, ancak satıcının ayıp konusunda ağır kusuru bulunmaktaysa, alıcı ayıptan doğan haklarını süreye bağlı olmaksızın kullanabilecektir.

Alıcının gizli ayıp ortaya çıktığı durumda kullanabileceği hakları, satılanı iade ederek sözleşmeden dönme, ayıp oranında bedelden indirim talep etme, ücretsiz onarım talep etme ve satılanın ayıpsız bir benzeri ile değiştirilmesini talep etme haklarıdır. Elbette, sonradan ortaya çıkan gizli ayıbın malın kullanımını önemli ölçüde etkilemediği veya imkânsız kılmadığı hallerde yani önemli olmayan ayıplarda (yukarıda verdiğimiz pencerelerin su sızdırması örneğinde olduğu gibi) hakkaniyet uyarınca alıcı sözleşmeden dönme hakkını kullanamamaktadır, ancak bunun yerine alıcı ücretsiz onarım veya ayıp oranında bedelden indirim talep etme haklarını kullanabilecektir.

Satılan malda gizli ayıp çıkması ve bu satış sözleşmesinin aynı zamanda bir tüketici işlemi niteliğinde olması durumlarında ise alıcıya ispat yükü ve hakların ileri sürülebileceği kişiler açısından birtakım kolaylıklar sağlanmıştır. Satış sözleşmesinin, tüketici işlemi olarak nitelendirilebilmesi için satıcının kamu kurumu olup olmadığına bakılmaksızın, satış sözleşmesini ticari veya mesleki amaçlarla yapıyor olması, bunun karşılığında alıcının yani tüketicinin ise satış sözleşmesini ticari veya mesleki amaçlar dışında yapıyor olması gerekmektedir.

  • Daha önce belirttiğimiz üzere, alıcının ayıptan doğan haklarını kullanabilmesi için ayıbın malın devri esnasında mevcut olması gerekmektedir ve malın devredildiği esnada ayıplı olduğunu ispatlama külfeti alıcıya aittir. Ancak, satış sözleşmesinin tüketici işlemi niteliğinde olması durumunda, sonradan ortaya çıkan ayıp malın tesliminden itibaren 6 ay içerisinde ortaya çıkmış ise bu ayıp karine olarak malın satıldığı anda malda mevcut olan ayıp olarak değerlendirilmektedir. Satıcı, ayıbın malın satışından sonra ortaya çıktığını iddia edecek olursa, bu iddiasını kanıtlamak zorundadır.
  • Tüketici işlemi niteliğindeki satış sözleşmelerinde ücretsiz onarım ile malın ayıpsız bir benzeri ile değiştirilmesi taleplerinin yerine getirilmesinde satıcı ile beraber üretici veya ithalatçının da sorumluluğu bulunmaktadır. Örneğin tüketici işlemi olarak satın alınan bir cep telefonunda ayıp meydana geldiğinde, doğrudan satın aldığımız mağazanın sorumluluğuna gidebileceğimiz gibi, doğrudan telefonu üreten markanın sorumluluğuna da gidilebilecektir.

Satıcılar, malın devrinden sonra kendisinin ayıptan doğan sorumluluğu konusunda alıcıları yeterince bilgilendirmemekte ve özellikle önemli olmayan ayıplarda alıcılar, herhangi bir hakkı olduğunun bilincinde olmadığı için zarara uğramaktadırlar. Bu açıdan, seri üretim hataları ve kötü niyetli üreticilerin ağır kusuruyla meydana gelen ayıplar bakımından, tüketici işlemi olsun ya da olmasın, alıcının satıcıya karşı sahip olduğu hakların bilincinde olması önem arz etmektedir.

 

Devamını Oku

Türkiye’nin Kararnameler ve Genelgeler ile Yönetilmesi Sorunu

Türkiye’nin Kararnameler ve Genelgeler ile Yönetilmesi Sorunu
0

BEĞENDİM

ABONE OL

2017 yılında referandum neticesinde yapılan Anayasa değişikliği ile Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçildikten sonra Türkiye neredeyse tamamen kararnameler ve genelgelerle yönetilmeye başlamıştır. Günümüzde çoğu kişi tarafından, bu durumun Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin niteliklerini ve itibarını zedeleyen taraflarının bulunduğu düşünülmektedir. Bu nedenle, bu düşüncelerin altının doldurulmasında fayda görmekteyim.

Bu halde, öncelikle cumhurbaşkanlığı kararnamelerinden bahsetmek doğru olacaktır.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile yürütme organının yetkileri tek başlı olması, yani Devlet Başkanı olan Cumhurbaşkanının aynı zamanda hükumetin başındaki kişi olması öngörülmüş, bu çerçevede yürütme yetkisine ilişkin konularda düzenleme yapabilmesi için Cumhurbaşkanına kararname çıkarma hakkı da verilmiştir. İlgili Anayasa maddesi ile Cumhurbaşkanının kararname ile Anayasa ile kanunların düzenleme alanına bırakılan hususlar (örneğin temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanması) ile ilgili ve kanunlarla açıkça düzenlenmiş olan hususlarda düzenleme yapamayacağı belirtilmiştir ve bu yapılan düzenlemeler için meclis tarafından onaylanma koşulu aranmaksızın sonuç doğurma özelliğine sahip olacak şekilde Anayasa düzenlemesi yapılmıştır. Sorun da bu durumdan, yani Cumhurbaşkanının neredeyse sınırsız bir düzenleme yapma yetkisi bulunmasından kaynaklanmaktadır. Cumhurbaşkanı kararnameleri düzenleyici işlem niteliği taşımakta, bir başka deyişle uygulamakla tükenmeyen, soyut, nesnel ve kural koyucu işlemlerdir. Bu haliyle kararnameler, kanunlara benzemektedir. Cumhurbaşkanına, meclis tarafından onaylanma koşulu koymaksızın, neredeyse sınırsız nicelikteki konularda düzenleme yapma yetkisi tanınması, asli olarak meclisin yetkisinde bulunan kanun çıkarma yetkisinin de gaspını doğurmaktadır. (Bu durumun acı ve yakın bir örneğine ise Cumhurbaşkanı kararnamesiyle İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmasında şahit olmuştuk.) Modern ve demokratik devletlerde kuvvetler ayrılığı ilkesinin uygulanması, buna binaen asli olarak parlamentonun yasalar ile düzenleme yapması, yürütme organının bu düzenlemeler çerçevesinde görevini ifa etmesi, istisnaen yasalara aykırı olmamak şartıyla, yasaların uygulanmasını gösterme amacıyla düzenleyici işlemler yapması gerekir. Ancak Türkiye’de yürütme organının düzenleme yapma yetkisi istisna olmaktan çıkmış, asli konuma gelmiştir. Bu durum Türkiye’de kuvvetler ayrılığı ilkesinin zedelenmesine, seçimle işbaşına gelmiş parlamentonun yetkilerini kullanamaz hale gelmesine, sonuç olarak da Türkiye’nin modern devlet olma vasfını kaybetmesine yol açmaktadır.

Burada itiraz edilecek husus ancak, yetkinin bulunduğu yerde sorumluluk da bulunacağı ilkesi gereğince kararnamelerin denetime tabi olması olacaktır. (Anayasa değişikliği için yapılacak referandum öncesi Cumhurbaşkanının artık sorumsuz olmadığı, Cumhurbaşkanının iş ve işlemlerinin artık denetime tabi olacağı şeklinde propaganda yapılmıştı.) Bu bağlamda, Cumhurbaşkanlığı Kararnamelerinin yargısal denetimi mümkün gözükmektedir ve bu denetim, Anayasa Mahkemesi tarafından yapılmaktadır. İşte burada Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri ile ilgili olarak ikinci sorun ortaya çıkmaktadır; çünkü Anayasa Mahkemesi’nin 15 üyesinin 12 üyesini seçme yetkisi Cumhurbaşkanına aittir. Bu halde, Cumhurbaşkanının çıkarmış olduğu kararnamelerin denetimini Cumhurbaşkanının yine kendi seçtiği insanlar yapmaktadır ve aslında Cumhurbaşkanlığı Kararnamelerinin herhangi bir denetimden geçmediği anlaşılmaktadır.

Türkiye’de mevcut sorunlardan bir diğeri ise Türkiye’nin genelgelerle yasaklar getiren ülke konumuna gelmiş olmasıdır. Örneğin marketlerde alkol satışının yasaklanması, aslen insanların alkol alabilme ve içebilme hakkını kısıtlayan nitelikte olup, bu kısıtlamanın “Temel hak ve özgürlükler yalnızca kanunla sınırlanabilir.” hükmünü içeren Anayasamız uyarınca sadece kanunla yapılabilmesi mümkündür. Ancak, Anayasa ve kanunlar tamamen görmezden gelinerek, Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı kararnameleri ile bakanlık genelgeleriyle yönetim kültürü oluşturmaya çalışılmaktadır.

Türkiye’nin kararname ve genelgelerle yönetilmesi, beraberinde birçok sorun getirmektedir. Birincisi, hukuka dayanmayan idari işlemler karşısında ortaya konan alkol satılması yasağına karşı tekel bayilerin alkol satmaya devam etmesi gibi sivil itaatsizlik ve genelgelere, kararnamelere uymama eylemlerinin meydana gelmeye başladığını açıkça görmekteyiz. İkinci ve belki de en büyük sorun ise kuvvetler ayrılığının zedelenmiş olmasıdır. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçilmeden önce bu sistemi destekleyenler tarafından, kuvvetler ayrılığının katı bir şekilde uygulanacağı belirtiliyordu ve fakat Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemini hayata geçiren yeni Anayasanın yürürlüğe girmesinden sonra çıkarılan yönetmelikler ve genelgeler yasama yetkisinin meclis tarafından kullanılmasının oldukça önüne geçmiş, yasama yetkisinin yürütme organı tarafından kullanılır hale getirmiştir. Bununla birlikte, üst mahkemelerin üyelerinin birçoğunun Cumhurbaşkanı tarafından seçilmesi ise yargı erkine müdahale anlamı taşıdığı da bir gerçektir. Bu halde kuvvetler ayrılığı ilkesinin fazlasıyla zedelendiği de görülmektedir. Gerçekte Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde kuvvetler birliği ilkesi uygulanmaktadır ve egemenliğin birbirinden bağımsız olması gereken üç kolu olan yasama, yürütme ve yargı yetkilerinin hepsi dolaylı ve doğrudan Devlet Başkanı(!) tarafından kullanılır hale gelmiştir.

Devamını Oku

İşçinin Mobinge Uğradığında Başvuracağı Hukuki Yollar

İşçinin Mobinge Uğradığında Başvuracağı Hukuki Yollar
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Daha önceki yazılarımda da işçilerin problemlerine değindiğim gibi, bugün yani 1 Mayıs Emek ve Dayanışma gününde, işçilerin en çok mağdur olduğu konulardan biri olan işyerinde mobbinge yani Türkçe karşılığıyla psikolojik tacize maruz kalmalarını ele almak istiyorum.

Mobbing, kamu veya özel kurumlar fark etmeksizin her kurumda uygulanmakta olup, hiyerarşinin çok olduğu yerlerde daha çok dikey olarak yani üst yöneticiler tarafından, hiyerarşinin daha az olduğu işyerlerinde ise yatay olarak yani aynı kademede bulunan işçiler arasında uygulanmaktadır. İş Kanunu’nun temel amacı, işçinin iş yerinde huzurlu bir şekilde çalışabilmesini ve işçinin, işverene kıyasla daha zayıf olduğu bilinciyle işçinin haklarının korunmasını temin etmektir. Bu çerçevede, özel kurumlarda çalışan işçilerin mobbinge karşı hakları korunmaktadır. Ancak, kamu kurumlarında mobbinge uğrayan memur ve diğer çalışanların da mobbinge uğradıkları gerekçesiyle birtakım hakları ve mobbinge karşı başvurabilecekleri yollar bulunmaktadır.

Öncelikle, “mobbing” kavramının ne olduğunun kısaca açıklanması gerekmektedir, nitekim birçok kişi aslında mobbinge uğradığını anlamamakta veya uzun zaman geçtikten sonra farkına varmaktadır. Mobbing, en kısa anlatımla işçinin işyerinde uğradığı psikolojik taciz olarak tanımlanmaktadır. Ancak, bir psikolojik tacizin mobbing olarak değerlendirilebilmesi için birtakım şartların bir arada gerçekleşmesi gerekmektedir. İlk olarak, mobbinge uğrayan kişiyle, mobbing fiilini gerçekleştiren kişinin aynı iş yerinde çalışıyor olması gerekmektedir, bu anlamda kişilerin farklı birimlerde olmasının önemi bulunmamaktadır. İkinci olarak, bir kişinin mobbing fiilinin hedefi olarak alınması gerekmektedir ve kişinin yaşının, cinsiyetinin, kıdeminin bu bağlamda bir önemi bulunmamaktadır. Üçüncü olarak, bu fiilin düzenli ve sistematik olarak yapılması gerekmektedir. Bir başka deyişle, anlık, bir defaya mahsus psikolojik taciz veya kaba fiiller mobbing olarak değerlendirilemeyecektir. Dördüncü olarak, mobbing eylemleri neticesinde mobbinge uğrayan kişinin kişiliğinde, mesleki durumunda veya sağlığında zarar ortaya çıkmalıdır. Son olarak ise mobbing fiili yıldırma veya işten uzaklaştırma gibi bir amaç güderek gerçekleştirilmelidir. Mobbingin oluşması için bu beş şartın bir arada gerçekleşmesi gerekmektedir. Bir işçinin bu beş şartın gerçekleştiği ve kendisine mobbing uygulandığı iddia etmesi durumunda Yargıtay, mobbing uygulandığının tespiti için işçilere kolaylık sağlayarak, işçinin kendisine mobbing uygulandığına dair kuşku uyandıracak olguları sunmasının yeterli olduğunu, bu durumu kuşkuya yer vermeyecek derecede kanıtlamasının gerekmediğini belirtmektedir. Yargıtayın bu konudaki kararları yerindedir, nitekim işçi çoğu zaman mobbing olarak nitelendirilebilecek fiillerin kendisine karşı işlendiğini veya bu fiillerin süreklilik arz ettiğini kanıtlamakta zorlanmakta, kendisine tanıklık edecek birini dahi bulamaktadır.

Bir fiilin mobbing olarak değerlendirilebilmesi için gerekli unsurlar belirtildikten sonra, uygulamada hangi tip fiillerin mobbing olarak değerlendirilebileceğine örnek vermek istiyorum. Kişiyi tehdit etme, kişiye iftira atma, kişiyi meslek tanımını aşan ve kaldıramayacağı kadar ağır işlerde çalıştırma, kişiye hakaret etme, kişiye sözlü cinsel tacizde bulunma, kişi hakkında dedikodu yayma gibi fiiller sistematik bir şekilde yapıldığında mobbing olarak değerlendirilebilecektir. Ancak, bunlar sınırlı sayıda değildir. Yani, bir kişi mobbinge uğradığını iddia ettiğinde bu fiillerden başkaca fiiller somut olayın değerlendirilmesi neticesinde mobbing olarak tanımlanabilecektir.

Kişi, kendisine mobbing fiilleri işlendiği kanısına vardığı takdirde çalıştığı kurumun özel veya kamu kurumu olmasına bağlı olarak aşağıdaki yollara başvurabilecektir:

  • Kişinin kamu kurumu çalışanı olması ve bir kamu çalışanı olarak mobbinge uğraması durumunda, kişi, Devlet Memurları Kanununun 21. Maddesi uyarınca müracaat, şikâyet ve dava açma yollarından birine başvurabilecektir. Devlet memurları, kurumlarıyla ilgili resmi ve şahsi işlerinden dolayı müracaat; amirleri veya kurumları tarafından kendilerine uygulanan idari işlem ve eylemlerden dolayı şikâyet ve dava açma hakkına sahiptirler. Müracaat ve şikâyetler söz veya yazı ile en yakın amirden başlayarak silsile yolu ile şikâyet edilen amirler atlanarak yapılır. Bununla birlikte, kendisine karşı işlenen fiil, Türk Ceza Kanunu kapsamında suç teşkil ediyorsa, kişi, Cumhuriyet Başsavcılıklarına şikâyette bulunabilir, genel hükümler kapsamında manevi tazminat davası açabilecektir.
  • Kişinin özel kurumlarda çalışan işçi olması durumlarında ise;
    • İşçi iş sözleşmesini feshetmeden mobbingin tespiti, durdurulması ve önlenmesi için dava açabilecektir. Bununla birlikte işçi, iş sözleşmesini feshetmeden, genel hükümler uyarınca, maddi zararı mevcutsa maddi tazminat, manevi zararı mevcutsa manevi tazminat davası açabilecektir.
    • İkinci bir yol ise, işçinin iş sözleşmesini haklı nedenle feshetmesidir. Bu durumda işçi, kıdem ve ihbar tazminatına hak kazanacaktır.
    • Mobbing olarak değerlendirilebilecek psikolojik taciz fiilleri Anayasa ve İş Kanunun ayrımcılık yasağını düzenleyen hükümlerini ihlal ettiği takdirde, kişi İş Kanunun 5. Maddesi uyarınca dört aylık ücreti kadar ayrımcılık tazminatı talep edebilecektir.
    • Tüm bunlarla birlikte işçinin, iş sözleşmesini feshetsin ya da feshetmesin, kendisine karşı işlenen fiiller Türk Ceza Kanunu kapsamında tehdit, hakaret gibi suçlara vücut veriyorsa, Cumhuriyet Başsavcılıklarına şikayet etme hakkı bulunmaktadır.

Günümüzün çoğunu işyerlerinde geçirdiğimiz ve işyerinde süregelen bir psikolojik şiddetin insanları manevi olarak fazlaca yıpratacağı düşünülecek olursa, hem özel sektör çalışanlarının hem de kamu çalışanlarının işyerlerinde uğradıkları veya uğrayacakları mobbingi tespit edebilmeleri ve mobbing nedeniyle uğradıkları zararın tazmini haklarının bulunduğu farkındalığa sahip olmaları önem bireysel açıdan önem arz etmekte ise de toplum düzeni açısından da oldukça önemli bir meseledir. Nitekim işyerlerinde mobbingle mücadele, mobbinge uğrayan herkesin haklarının bilincinde olması ve bu haklarını kullanması sonucunda gerçek anlamda başarıya ulaşacak bir mücadeledir.

Tüm işçilerimizin refah ve huzur içerisinde çalışabileceği günlerin gelmesi dileğiyle, 1 Mayıs Emek ve Dayanışma günü kutlu olsun.

 

Devamını Oku

Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması Kanunu

Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması Kanunu
0

BEĞENDİM

ABONE OL

1994 yılında yürürlüğe giren 4045 sayılı 4 madde ve 7 geçici maddeden oluşan ve güvenlik soruşturması ile ilgili hükümler içeren kanunun ilk maddesinin 2. Fıkrası ile geçici 1. Maddenin Anayasa Mahkemesi kararıyla iptal edilmesinden sonra, kamu kurum ve kuruluşlarına personel alımında yapılacak güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması düzenlemesini içeren kanun teklifi iktidar partisi tarafından meclise sunulmuştur. Herkes tarafından da hatırlanacağı üzere, 7315 sayılı kanun teklifi ilk oylamada reddedilmesine rağmen, usule aykırı bir şekilde ikinci kez oylanarak 7 Nisan 2021 günü mecliste kabul edilmiş, 17 Nisan 2021 tarihinde resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Daha başından usule aykırı olarak kabul edilen bu kanun, hem Anayasa Mahkemesi’nin mülga kanunun maddelerini iptal eden kararlarına hem de bir bütün olarak hukuk sistemine aykırılık teşkil etmektedir. Bu yazıda, resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren bu kanunun hukuk sistemine aykırılıkları ele alınacaktır.

Yeni kabul edilen ve yürürlüğe giren 7315 sayılı kanuna göre güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması için aşağıdaki hususlar belirlenmiştir:

  • Arşiv araştırması, statüsü veya çalıştırılma şekline bağlı olmaksızın ilk defa veya yeniden memuriyete yahut kamu görevine atanacaklar hakkında yapılır.
  • Kurum ve kuruluşlarda, yetkili olmayan kişilerin bilgi sahibi olmaları halinde devlet güvenliğinin, ulusal varlığın ve bütünlüğün, iç ve dış menfaatlerin zarar görebileceği veya tehlikeye düşebileceği bilgi ve belgelerin bulunduğu gizlilik dereceli birimler ile Milli Savunma Bakanlığı, Genelkurmay Başkanlığı, jandarma, emniyet, sahil güvenlik ve istihbarat teşkilatlarında çalıştırılacak kamu personeli ile ceza infaz kurumları ve tutukevlerinde çalışacak personel, kamu kurum ve kuruluşlarında çalışacak öğretmenler, üst kademe kamu yöneticileri, özel kanunları uyarınca güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasına tabi tutulan kişiler ile milli güvenlik açısından stratejik önemi haiz birim, proje, tesis, hizmetlerde statüsü veya çalıştırma şekline bağlı olmaksızın istihdam edilenler hakkında güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması birlikte yapılır.
  • Arşiv araştırması; kişinin adli sicil kaydının, kişinin kolluk kuvvetleri tarafından halen aranıp aranmadığının, kişi hakkında herhangi bir tahdit olup olmadığının, kişi hakkında kesinleşmiş mahkeme kararları ve Ceza Muhakemeleri Kanunu hükmün açıklanmasının geri bırakılması ve kamu davasının açılmasının ertelenmesi müesseselerini düzenleyen maddeleri kapsamında alınan kararlar ile kişi hakkında devam eden veya sonuçlanmış olan soruşturma ya da kovuşturmalar kapsamındaki olguların, hakkında kamu görevinden çıkarılma ya da kesinleşmiş memurluktan çıkarma cezası olup olmadığının mevcut kayıtlardan tespit edilmesidir.
  • Güvenlik soruşturması, arşiv araştırmasındaki hususlara ilave olarak kişinin; görevin gerektirdiği niteliklerle ilgili kolluk kuvvetleri ve istihbarat ünitelerindeki olgusal verilerinin, yabancı devlet kurumları ve yabancılarla ilişiğinin, terör örgütleri veya suç işlemek amacıyla kurulan örgütlerle eylem birliği, irtibat ve iltisak içinde olup olmadığının mevcut kayıtlardan ve kişinin görevine yansıyacak hususların denetime elverişli olacak yöntemlerle yerinden araştırılmak suretiyle tespit edilmesidir.
  • Güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması, Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü ve mahalli mülki idare amirlikleri tarafından yapılacaktır.
  • Güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması kapsamında kişinin istihbari faaliyetlere konu olmayan kendisiyle ilgili kişisel verileri hakkında bilgilendirilmesi, bu verilere erişmesi, bunların düzeltilmesi ve silinmesi taleplerine ilişkin tedbirler alınır.
  • Kanunda belirtilen güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması yapmakla görevli birimler ilgili değerlendirme komisyonları, veri güvenliğine ilişkin önlemleri alır.
  • Kişisel verilerle ilgili suç işlenmesi halinde, Kişisel Verilerin Korunması Kanunu ile Türk Ceza Kanunu uyarınca öngörülen cezalar uygulanır.

Kanunun düzenlenme maksadının devletin güvenliğini, ulusun varlığını, bütünlüğünü ve iç-dış menfaatlerin korunması olduğu belirtilse de, Kanun esas itibariyle Anayasa ile öngörülen temel hak ve özgürlükleri ağır derecede kısıtlayıcı niteliktedir. Nitekim güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması yapmaya yetkili kamu birimleri, kamu görevine girmek isteyen kişilere ait kişisel verilen toplanması, kullanılması ve işlenmesi imkânına sahip olmaktadır. Bu imkânla; Anayasa ile öngörülmüş özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamayacağı ilkesi, kişisel verilerin korunmasını isteme hakkı ve her Türk’ün kamu hizmetine girme hakkına müdahale edilmektedir. Bu sayılan ilke ve haklar, kamu yararı gereği kanunla kısıtlanabilmektedir, ancak; yapılacak bu kısıtlamanın, Anayasa’nın ruhuna aykırı olmaması ve ölçülü olması gerekmektedir. Bu nedenle, kamu birimlerine bu haklara müdahale etme yetkisi verilirken, bu yetkinin hangi koşullarla hangi sınırlar içerisinde kullanılacağı ve kötüye kullanılmasının önüne geçilmesi için nasıl bir denetim yapılacağına dair detaylı bir düzenleme yapılması şarttır. Ancak, 17.04.2021 tarihli, usulsüz bir şekilde kabul edilen kanunla, neredeyse tüm kamu çalışanları için bahse konu hakların kısıtlanması öngörülmüş, bu haklar kısıtlanırken hangi tedbirlerin alınacağı ayrıntılı bir şekilde düzenlenmemiş, bu hakları ihlal edenler bakımından ayrıca hüküm getirilmeden zaten var olan hükümlere atıf yapılmış ve etkili bir denetim yolu öngörülmemiştir. Yürürlükten kaldırılan 4045 sayılı kanun maddelerini iptal eden Anayasa Mahkemesi kararında da benzer gerekçeler öne sürülmüştür ve fakat yeni kanun hazırlanırken Anayasa Mahkemesi’nin ilgili kararında belirtilen Anayasa maddeleri ve ilkeler dikkate alınmaksızın çalışma yürütülmüştür.

Bunların yanı sıra, bir devletin modern devlet olarak nitelendirilebilmesi için insan haklarına saygılı bir hukuk devleti olması mutlak bir şarttır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ise insan haklarına saygılı bir hukuk devleti olduğu Anayasa ile belirlenmiş bir husustur. Ancak, Anayasa ile belirlenen temel hak ve özgürlüklere bu derece öngörülemez nitelikte sınırlamalar getirilerek, yürütme organına neredeyse denetimsiz bir şekilde hak ve özgürlüklerin kısıtlanma yetkisi verilerek Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin insan haklarına saygılı bir hukuk devleti olma vasfı da zedelenmektedir.

Yukarıda izah etmeye çalışıldığı üzere, 17.04.2021 tarihli kanunun asıl amacının devletin güvenliğinin temin edilmesi olmadığı dikkat çekmektedir. Nitekim neredeyse kamu çalışanı olmak isteyen herkes ile ilgili ve sadece yargı organı olan hâkim ve savcıların soruşturma veya kovuşturma kapsamında inceleyebileceği belgeler, neredeyse hiç denetim olmadan yürütme organı tarafından anayasal ilkelere aykırı şekilde edinilebilmekte, bu bilgiler ve belgeler bir süreliğine saklanabilmektedir. Bu haliyle kanun maalesef ki, yalnızca muhalif olan yahut hükümeti düşünce özgürlüğü çerçevesinde eleştiren kişilere bile hali hazırda yapılmakta olan “fişlemelerin” kanuni dayanağı niteliğindedir. Bu nedenlerle, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin modern bir devlet olma vasfı da zarar görmektedir.

 

 

Devamını Oku