Ankara’daki liderler zirve salonunda el sıkışırken, enerji koridoru anlaşmaları çoktan Konya ovasındaki gübre çuvalının etiketine yansımaya başladı. Otuz beş yıllık bir ziraat mühendisinin gözünden: jeopolitik, ne kadar da tarlaya yakın.
Bu hafta Ankara, 36. NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi’ne ev sahipliği yaparken, salonlardaki aile fotoğrafları ve “Ankara Ruhu” vurgularının gölgesinde, benim gibi otuz beş yıldır tarlanın içinden bakan bir mühendisin dikkatini asıl çeken haber çok daha sessiz geçti: Türkiye’den Doğu Avrupa’ya uzanan bir yakıt boru hattı anlaşmasına yaklaşıldığı haberi. Kulağa uzak ve teknik bir dış politika ayrıntısı gibi gelebilir. Ama bu satırları Konya ovasında, gübre çuvalının fiyat etiketine bakarak okuyan bir üretici için mesele hiç de uzak değil; doğrudan cebine, doğrudan bir sonraki sezonun ekim kararına dokunuyor.
Gübre neden bir enerji meselesidir?
Türk çiftçisinin en çok kullandığı azotlu gübrelerin -üre, amonyum nitrat, amonyum sülfat- üretim süreci, esasında bir doğalgaz hikâyesidir. Amonyak sentezi, doğalgazdan hidrojen ayrıştırmaya dayanır ve bir ton amonyak üretmek için yaklaşık 30-35 giga joule enerji gerekir; bunun büyük kısmı da doğalgazdan karşılanır. Yani gübre fabrikasının bacasından çıkan her torba, aslında şişelenmiş doğalgazdır. Avrupa’da 2022’den bu yana yaşanan enerji fiyat şoklarının gübre üreticilerini nasıl kapasite düşürmeye zorladığını, kimi tesisleri geçici olarak kapattığını hatırlarsak, bu bağlantı daha da netleşir.
Türkiye ise azotlu gübrede önemli oranda ithalata bağımlı bir ülke. Rusya, İran ve Mısır kaynaklı ürünler pazarımızın büyük bölümünü oluşturuyor. Bu tablo, jeopolitik dalgalanmaların doğrudan tarlaya taşındığı bir kırılganlık yaratıyor. 2022’deki tedarik krizinde dekar başına gübre maliyetinin kısa sürede iki katına çıktığını, birçok küçük işletmenin gübrelemeyi azaltarak verimden feragat etmek zorunda kaldığını hep birlikte yaşadık. Bu hafızayı, iyimser bir okuma yaparken bile unutmamak gerekiyor.
Boru hattı anlaşmasının tarım için anlamı
NATO zirvesi vesilesiyle gündeme gelen Türkiye-Doğu Avrupa yakıt boru hattı anlaşması, ilk bakışta enerji güvenliği ve jeopolitik konumlanma başlığı altında okunuyor. Ama benim mesleki merceğimden bakıldığında, böyle bir koridorun asıl kazananlarından biri tarımsal girdi maliyeti olabilir. Türkiye üzerinden geçecek istikrarlı bir doğalgaz akışı, hem yurt içi gübre üretim tesislerinin kapasite kullanım oranlarını artırabilir hem de fiyat oynaklığını azaltarak üreticiye daha öngörülebilir bir maliyet tablosu sunabilir.
Burada iyimser olmakla saf olmak arasındaki çizgiyi net çizmek istiyorum: Bir boru hattı anlaşması, kâğıt üzerinde imzalandığı gün gübre fiyatını düşürmez. Enerji koridorlarının tarımsal girdi maliyetine yansıması, altyapı yatırımı, arz güvenliği ve fiyatlama mekanizmalarının oturmasıyla, genellikle iki-üç yıllık bir ufukta gerçekleşir. Yine de stratejik olarak doğru yönde atılmış bir adımdır; enerjide çeşitlendirme, dolaylı yoldan gübrede de çeşitlendirme demektir.
Merkez Bankası verisi ve üreticinin gerçek maliyeti
Bu hafta açıklanan haziran ayı reel efektif döviz kuru ve fiyat gelişmeleri raporu da tabloyu tamamlıyor. Yıllık enflasyonun yüzde 32,11 seviyesinde seyrettiği bir ortamda, ithal girdiye bağımlı her üretim kalemi -gübre, tohum, ilaç, mazot- kur geçişkenliğinden doğrudan etkileniyor. Üreticinin eline geçen ürün fiyatı enflasyonun gerisinde kalırken, girdi maliyetinin kur ve enerji fiyatlarıyla birlikte hareket etmesi, makas açan bir denklem yaratıyor. Bu, sadece benim gözlemim değil; Türkiye İhracatçılar Meclisi’nin haziran ayında 59 ilin ihracatını artırmayı başardığını duyurmasına rağmen, tarımsal üretici örgütlerinin girdi-çıktı fiyat makasına dair şikâyetlerinin sürmesi de aynı gerçeğe işaret ediyor.
Hasat mevsiminde somut bir tablo
Tam da bu haftalarda Tarım ve Orman Bakanlığı’nın arpa hasadı programlarına, sera bölgesi ziyaretlerine ve orman köylerine traktör-su tankeri dağıtımlarına tanık oluyoruz. Taşköprü’de sarımsak pazarının açılması da mevsimin somut yüzü. Bu görüntüler kıymetli; ama benim otuz beş yıllık tecrübem şunu öğretti: Sahadaki iyi haberler, girdi tarafındaki yapısal kırılganlık çözülmeden kalıcı bir refah artışına dönüşmüyor. Hasat sevinci, bir sonraki sezonun gübre faturasıyla çok geçmeden yer değiştirebiliyor.
Ne yapılmalı?
Öncelikle, yerli gübre üretim kapasitesinin doğalgaz arz güvenliğiyle desteklenmesi stratejik bir önceliktir. NATO zirvesi vesilesiyle konuşulan enerji koridorlarının, sadece jeopolitik bir başarı hikâyesi olarak değil, somut bir tarımsal girdi politikasının parçası olarak da ele alınması gerekiyor. İkincisi, gübre ithalatında tedarikçi çeşitlendirmesi -tek bir bölgeye veya ülkeye bağımlılığı azaltacak şekilde- sürdürülmeli. Üçüncüsü, üreticiye yönelik gübre ve mazot destekleme kalemlerinin, kur ve enerji fiyatlarındaki oynaklığa karşı otomatik ayarlanan bir mekanizmayla güçlendirilmesi, üretici planlamasını kolaylaştıracaktır. Son olarak, stratejik gübre stoklama kapasitesinin artırılması, olası yeni bir tedarik şokunda tarlanın savunmasız kalmasını önleyecektir.
Ankara’da bu hafta konuşulanlar, dış politika sayfalarında kalmayacak kadar önemli. Zirve salonundaki el sıkışmalar, altı ay sonra Konya ovasındaki bir çiftçinin gübre çuvalını aldığı fiyata kadar uzanabiliyor. Bunu görmek ne kötümserlik ne de saf iyimserlik; sadece otuz beş yıldır toprakla haşır neşir olmuş birinin, meseleye bütüncül bakma alışkanlığıdır. Türk tarımının bu jeopolitik dönemeçten güçlenerek çıkması mümkün -yeter ki enerji güvenliği ile tarımsal girdi politikası aynı masada, birlikte tasarlansın.
