Yazar, Ahmet Türk’ün bölgedeki farklı etnik grupları kapsayan “Kürdistani” ifadesini kullanmasını, Türkiye’nin üniter yapısına ve Atatürk’ün “Türk Milleti” tanımına karşı yapılmış bölücü bir hamle olarak değerlendirmektedir. Metne göre bu tür kavramsal değişiklikler, mikro-milliyetçiliği körükleyerek vatanın bütünlüğünü zihinsel bir ayrışmaya sürükleme amacı taşımaktadır. Ankara’daki siyasi aktörlerin bu duruma sadece sosyal medya üzerinden tepki vermesi eleştirilirken, devletin günlük siyasi hesapları bir kenara bırakıp daha kararlı bir duruş sergilemesi gerektiği vurgulanmaktadır. Siyasi rekabetin ve yerel yönetim hamlelerinin, ülkenin bölünmez bütünlüğünü koruma görevinden daha öncelikli olamayacağı savunulmaktadır. Sonuç olarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel değerlerini korumak için söz konusu kavram oyunlarına karşı devlet ciddiyetiyle hareket edilmesi çağrısı yapılmaktadır.
Ahmet Türk yine sahnede.
Bu kez sadece “Kürdistan” demekle kalmıyor, üzerine bir de “sosyolojik cila” çekiyor. Neymiş? Kürdistan derken sadece Kürtleri kastetmiyormuş.
Ermenisi, Süryanisi, Arabı… Hepsi “Kürdistani halkları”ymış!
Bak sen şu işe… Aklınca Atatürk’ün o muazzam “Türk Milleti” tanımına nazire yapıyor. Hani Gazi demişti ya;
“Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir” diye…
Tabi bu bir “had” meselesi ve Türk milleti her zaman haddini bilmeyenlere gereken cevabı ve dersi vermiştir.
Ahmet Türk de bu kapsayıcı çatıyı alıyor, mikro-milliyetçiliğin potasında eritip “Kürdistani” diye servis ediyor.
Atatürk’ün tanımı birleştiriciydi, Ahmet Türk’ünki ise düpedüz bölücü bir parselasyon girişimi.
Biri “biz” diyerek koca bir imparatorluk küllerinden vatan çıkardı, diğeri “bizim buralar” diyerek vatanın içinde hayali sınırlar çiziyor.
Peki, bu sırada Ankara’nın gündeminde ne var?
Cumhurbaşkanlığı kanadından tepki mesajları geliyor. Elbette eleştirmek kıymetlidir ancak devlet yönetmek sadece “tweet” atmak değildir.

Bir yanda anayasal sınırları zorlayan bu pervasızlık, diğer yanda ise siyasetin kendi doğal akışı içindeki belediye transferleri, koltuk hesapları…
Kuşkusuz siyaset kendi mecrasında akar, partiler belediye de kazanır, kadrolarını da genişletir. Buna kimse bir şey diyemez.
Ancak Türkiye’nin bugünkü konjonktüründe, asıl enerji ve dikkatin nereye yöneldiği hayati önem taşır.
Ülkenin üniter yapısına kavramsal olarak savaş açan bir zihniyet karşısında, yerel siyasetin günlük hamleleri tali bir mesele olarak kalmalıdır.
Siyasetin önceliği, sandık aritmetiğinden ziyade bu ülkenin bölünmez bütünlüğüne dil uzatan, kavramlarla oynayarak “ayrı bir aidiyet” inşa etmeye çalışan zihniyete karşı devletin vakur ve sarsılmaz iradesini göstermek olmalıdır.
Kürdistan ifadesinin altını Ermeniyle, Süryaniyle doldurmaya çalışmak, o bölgeyi Türkiye’den zihnen koparma operasyonudur. Bu, “Türkiyelilik” değil, “Türkiye’den gitmişlik” provasıdır.
Devlet aklı, sadece kınamakla yetinmemeli, bu kavram oyunlarının Türkiye’nin geleceğinden ne götüreceğini iyi analiz edip gereğini yapmalıdır.
Siyasi rekabet her zaman olur, belediyeler el değiştirir, partiler büyür.
Ama vatanın tapusu üzerindeki kavramlarla oynanmasına sessiz kalınırsa, yarın o siyaseti yapacak zemin de kaybolur.
Gazi’den miras kalan “Türk Milleti” tanımı bir tercih değil, bu coğrafyanın tek varlık sebebidir.
O tanımı “Kürdistani” diyerek sulandıranlara karşı siyasi manevralar değil, milli bir duruş ve devlet ciddiyeti gerekir!