Erol Sunat
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. BİR ÖMÜR AH ETTİK VAH ETTİK

BİR ÖMÜR AH ETTİK VAH ETTİK

featured
0
Paylaş

Bu metin, bir neslin yaşadığı derin pişmanlıkları, ekonomik zorlukları ve toplumsal travmaları hüzünlü bir dille ele almaktadır. Yazar, hayallerin maddi kaygılar ve sağlık sorunları arasında nasıl kaybolduğunu anlatırken, insan ilişkilerindeki vefasızlığa ve hayatın geçiciliğine vurgu yapmaktadır. 12 Eylül dönemi ile pandemi gibi sarsıcı olaylar arasında köprü kurularak, halkın maruz kaldığı maddi ve manevi yıkımlar çarpıcı bir şekilde tasvir edilmektedir. Kaynakta, kısıtlı imkanlarla sürdürülen yaşamların ardında kalan “ah”lar, tutulmayan sözler ve kaybedilen umutlar sorgulanmaktadır. Nihayetinde bu yazı, zorluklarla yoğrulmuş bir ömrün muhasebesini yaparak toplumsal hafızanın acı hatıralarına ışık tutmaktadır.

 

Ah etmek, vah etmek dilimizden düşmez. Ahlar ve vahlar arasında nasıl geçip gittiği belli olmayan bir ömür bizimkisi.

Bir ömür ah ettik, vah ettik…

Ne ettiysek kendimize ettik. “Kendim ettim kendim buldum” dedik, ne varsa sırtımıza yüklendik. İyi mi ettik, kötü mü ettik diye çok sorguladık amma, kendi kendimize yazık ettiğimizi çok ama çok sonraları keşfettik…

Giden gitti, geçen geçti; dönmeye mecal yok, hal yok. Bu hayatın bundan böyle çekilir bir tarafı yok… Kimine göre cefasına da sefasına da eyvallah amma…

Dünyanın ezası, cefası, derdi tasası hemen yanı başımızda demekten kendimizi alamadığımız günler, aylar ve yıllar geçirmişlerdeniz.

Hayatımız biraz böyle ne yazık ki… Ömür denen süreç bir şekilde geçip gidiyor.

Bir bakmışsınız akşam olmuş… Bir bakmışsınız ay bitmiş… Bir bakmışsınız koca bir sene ardına bakmadan gitmiş…

Öyle ya da böyle, acısıyla tatlısıyla geçip giden bir ömür.

İçinde ne arasanız var.

Açma yaramı” derler ya…

Neticede “az yaşa çok yaşa, akıbet gelir başa” denen çizgiye gelir insan…

Gelir gelmesine de…

Ne o çizgiye geldiğini kabullenir ne de o çizgiyi zorladığını…

Bir oh diyemedim” diyen dostlarımız var… Hayatı oldukça fırtınalı ve üzücü olaylarla geçmiş olanlar var. “Hayat sana güzel” diyenlerimiz var… “Bana hayat deme” diyenler var… Zorluk derecesi oldukça yüksek hayatların içinden çıkıp gelenler var.

Kimini anlamaya çalıştık… Kimini görmezden geldik. Kimini dinliyor gibi yaptık; aslında hiç dinlemedik, dinler göründük.

El uzatacakken elimizi uzatmadık, yardım etmemiz gerekirken kapımızı açmadık, telefonlara çıkmadık; varken yok dedik, dedirttik.

Nice sonra duyulan pişmanlıklar arasına ekledik…

Kimimizin dolaşmadığı yer kalmadı…

Kimimiz üç tarafı denizlerle çevrili ülkemizde denizi görmedi.

Kimi köyünden en fazla ilçesine kadar gitti.

Nice sonra açıldı yollar… Açıldı ufuklar… Hayat dedik ya…

Hayatımızın gayesini, hedefini ve hayalini bir eve ve bir arabaya bağladık.

Oysa neler vaat edilmişti bize, özellikle son 50-60 senede…

Ev anahtarına vurulduk, araba anahtarına da…

Hayallerimiz toprağa gömüldü. Temel atıldı. Temel atıldığıyla kaldı.

Kooperatifler, holdingler ömrümüzü yedi…

Saçlarımız ağardı.

Üzerimize hiç bilmediğimiz hastalıklar çöktü. Eskiden verem olurdu insanlar; şimdi kanser oldular, ülser oldular, kalpleri tekledi, tansiyonları fırladı, stres salladı, şeker komalık etti…

Adamı birinden biri alıp gitmeye niyetlendi…

Hayallerimiz bile bizden önce gördü toprağı…

O devrin insanlarını aldatanlara edilen beddualar memlekette kaç tur attı bilen de yok, sayan da… Evimiz olsa arabamız olmadı… Arabası olanın evi… Çoğumuz hiçbirini göremeden çekti gitti bu hayattan…

Kaleden kaleye şahinler uçtu. Laflar askıda kaldı. “Laf dumandır uçar gider” kelamı resmiyet kazandı. Verilen sözler yalan oldu, insanların hayatları zehroldu. İnsanlar gece gündüz düşünmekten kahroldu, ümitleri hayalleri yok oldu.

Ömür törpüsü denen en olmayacak işler açıldı insanların başına. Ne elde kaldı ne avuçta. Bizim insanımız hiçbir şeye kolayca sahip olmadı. Ev alıncaya kadar, harcını borcunu ödeyinceye kadar, iyi kötü bir araba sahibi oluncaya kadar; anasından emdiği süt burnundan geldi.

“Yaşamak mı bu?” diye yankılanan feryadı hep bu yüzden…

Ah ile vah ile geçti bu ömrüm, yaşadım mı öldüm mü anlayamadım” diye bir şarkı vardı ya hani…

Şarkının dizeleri her birimizden bir parça sanki. Kim mırıldansa; “Beni anlatıyor, benden bahsediyor” diyebilir.

Yaşadık mı, öldük mü anlayamadığımız seneler geçirdik.

Vefayı ve vefasızlığı dolu dolu yaşadık.

Dost ne, arkadaş kim, hısım akraba kime derler, herkes komşu olabilir mi gibi sorular sürekli çevremizde fır döndü.

İyi günlerimizde kimler yoktu ki etrafımızda…

Ya tökezlemeye başladığımızda…

Ya dibe vurduğumuzda…

Uçurumun dibinde kolumuz kanadımız kırık, el uzatacak birilerini dört gözle beklediğimiz o anları nasıl unutabiliriz?

Memuriyet hayatı yaşayanlar sürgünleri yaşadılar defalarca… Cezalar yağdı, tenzili rütbe gönderilmeler vakayıadiye hükmündeydi…

Gittikleri yerde rahat huzur yüzü gösterilmeyenlerdi her biri.

Artık kimin eline ne geçtiyse…

Ah o günler, ah o günler” denilen günlerdi o günler.

Mazi kalbimde yaradır” sözünün revaçta olduğu günler yaşadık.

Dost aradık bulamadık…

Arkadaş dediklerimiz yarı yolda bıraktı.

Hısım akraba; “Benim öyle bir akrabam yok” diye kapattı kapısını bacasını…

Komşu; “Tanımam etmem, selam vermem” dedi; selamı sabahı daha o gün kesti…

Neydi o günler öyle dedik her birimiz…

12 Eylül öncesi ve sonrası diye bölündü anlatımlar.

Tam otuz sene sonra da hayatımıza Pandemi denen bir illet çöktü.

Pandemi, iliklerimize kadar dondurdu. Ölüm kol gezdi sokaklarımızda, hanelerimizde.

En sevdiklerimiz bir yaprak dökümü misali kopup gittiler bu hayattan.

Öyle bir sınandık ki…

Bu sınanmadan geçebilen var mı, yok mu bilen yok…

12 Eylül de öyleydi aslında…

O sınanma da derin bir sınanmaydı.

Çarpışan tarafların çarpışmasına adeta bir meteor düştü. Pandeminin kendisi ayrı bir meteordu. Yaşlı, genç, kadın, kız, çocuk demeden nice ocakları söndürdü.

Otuz yıl arayla iki büyük olay yaşadık aslında.

İlki gençlik yıllarımıza denk geldi… Buruk, hazin, hüzün dolu günler, çileler, bekleyişler, dört duvar, ağıtlar, feryatlar, ahlar, intizarlar yıllarca sürdü.

Ah ile vah ile geçen ömürlerin ilk perdesiydi bu perde…

Ziyan zebil olan bir gençliğin içe gömülü, içine atılan acı hatıralarıyla dolu; “fırtınalı” lafının az geleceği, hatta hiç yetmeyeceği bir süreçti.

Ölümle biteni vardı, ölümden beter olanı, anlatılamayanı, yazılamayanı…

Virüsün gücü de bize yetti.

Sadece manen yıkmadı, madden de yerden yere vurdu insanları…

Ölen öldü…

Kalanlar enflasyon denen bir baş belasıyla yüzleştiler.

Belki virüs değildi amma, aldı insanımızı önce yerden yere çarptı.

Dibin dibine iki seksen uzattı…

Doğrulan doğruldu, doğrulamayan bir daha hiç kalkamadı.

Bazılarımızı uçurumdan aşağıya savurdu. Uçurumun dibini bulan yattı kaldı. Savrulanlardan bazılarını uçurum kenarındaki dallar, çıkıntılar kurtardı.

Kimimizi bataklığa attı. Bataklığın girdaplarında kaybolanlar oldu, kendisine uzanan yardım elini yakalayıp kurtulanlar da.

“Bize neler oldu?” diye sorup duruyoruz ya hani…

Neler olmadı ki…

Gerçi “beterin beteri var” demişler.

Halimize şükürler olsun…

Anlayacağınız bizim kuşaktan sağ olanların, ayakta kalanların yaşları yetmiş küsur; “Ağabey” dediklerimiz ise seksen oldular, bir miktarda aştılar.

Kaleden kaleye şahin uçuranlar, gemilerini havada karada yüzdürenler, “Benim takam batmaz” diyenler, “Kim gelirse gelsin benim her tarafta hâlâ bağlantılarım kuvvetli” diyenler dünde vardı, bugün de varlar, yarın da olacaklar.

Ah ve vah; size kaldı, bize kaldı, yaza sarktı, güze baktı… Kafayı hep mi bize taktı?

Yorum sizin efendim…

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!