Bu köşe yazısı, Milliyetçi Hareket Partisi’nin kurucusu Alparslan Türkeş’in hayatını, siyasi mücadelesini ve Türk milliyetçiliği üzerindeki derin etkisini ele alan hürmet dolu bir anma yazısıdır. Türkeş’in askeri kariyerinden başlayarak hapis cezaları ve sürgünlerle dolu çileli yaşam öyküsü, onun davasına olan sarsılmaz sadakati üzerinden aktarılmaktadır. Yazar, “Dokuz Işık” doktrini ve Turan ideali gibi temel siyasi vizyonları vurgulayarak, onun sıradan bir politikacıdan ziyade bir “Dava Adamı” olduğunu belirtmektedir. Türkeş’in vefatının yarattığı toplumsal hüzne değinilirken, onun Türk milletinin gönlünde ölümsüz bir yere sahip olduğu ifade edilmektedir. Sonuç olarak kaynak, “Son Başbuğ” olarak nitelendirilen liderin Türk dünyası için taşıdığı sembolik değeri ve bıraktığı tarihi mirası yüceltmektedir.
O, Türkün son Başbuğuydu.
Askerdi, siyasetçiydi ama önce “Dava Adamı”ydı.
1944’te Tophane, 1960’ta Hindistan, 1963’te Mamak, 1980’de Uzunada.
İdamını istediler; 218 kişiyle.
Kaçmadı; “Benim davam” dedi, “Türk milleti” dedi.
Aslında düştüğü yer zindanlar, sürgünler değildi; düştüğü ve konulduğu yer, Türk Milletinin asil yüreğinin tam ortasıydı.
Evet, Türkün son Başbuğuydu O…
1965’te Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi‘ne (CKMP) katılarak genel başkan oldu.
1969’da CKMP’nin adını değiştirerek Milliyetçi Hareket Partisi’ni (MHP) kurdu.
O, rahatın adamı değildi; kolayı seçmedi.
“Dokuz Işık” dedi, “Turan” dedi; “Özerklik” diyene “Haddini bil!” dedi.

Ve 4 Nisan 1997 gecesi…
Arabada nefesi daraldı; “Camı açın” dedi, sonra hastane…
Ve durduğu söylenen bir kalp.
Yandı yürekler yandı,
Yağan kar ile sönmez.
Milyonlar bir ağızdan,
Diyor: “Başbuğlar ölmez.”
Mustafa Yıldızdoğan ne güzel söylemiş…
Başbuğlar ölmez…
Yüreği ve yüzü yeten Ülkücülerin Son Başbuğu…
Alparslan Türkeş.
Bugün yazacaklarım bu kadar.
Başbuğumun aziz hatırası önünde saygıyla eğiliyorum.
Rahmet olsun…