Dr. Lütfü Şahsuvaroğlu
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Talihsiz Bir Konuşma

Talihsiz Bir Konuşma

featured
0
Paylaş

Bu makale, Dr. Lütfü Şahsuvaroğlu’nun su politikaları, bölgesel barış ve devlet yönetimi üzerine sunduğu eleştirel perspektifi ele almaktadır. Yazara göre, suyun bir çatışma unsuru olarak görülmesi yerine “Su Barışı” kavramı üzerinden bölgesel bir kalkınma ve uzlaşı aracı olarak değerlendirilmesi hayati önem taşımaktadır. Metin, Türkiye’nin geçmişteki dış politika stratejilerini ve küresel güçlerin Orta Doğu üzerindeki senaryolarını yerli bir bakış açısıyla analiz eder. Şahsuvaroğlu, devlet adamlarının su savaşları söylemini benimsemek yerine, kendi sunduğu stratejik çözüm önerilerini ve barış projelerini dikkate alması gerektiğini savunur. Ayrıca, tarım ve su yönetiminin askeri stratejilerden bağımsız düşünülemeyeceğini vurgulayarak milli bir gelecek vizyonu inşa edilmesinin gerekliliğini ortaya koyar.

 

“Geçen asırda petrol yüzünden savaşlar çıkıyordu, günümüzde su yüzünden savaşlar çıkacak.”

Buna benzer bir açıklama yaptı Sayın Erdoğan DSİ projelerinin açılışında yaptığı konuşmada.

Bu metni kim yazdıysa gazetecilikten gelme olsa gerektir.

Bu sözü çünkü mesuliyet makamında olan bir devlet adamına kimse söyletemez.

Bu türden cümleleri gazeteciler, CIA raportörleri, Adel Darwish’ler, John Bullock’lar, Graham Fuller’ler, David Philips’ler filan kurabilirler.

Nitekim 1995 yılında Adel Darwish ve John Bullock Su Savaşları isimli bir kitap yazdılar ve dünya yüzündeki su konusunda tartışmaların yaşandığı taraf ülkeleri işaret ettiler. Rio Grande suları, Nil, Ganj vesaire. Tabii en önemlisi Fırat ve Dicle suları…

Buna göre su savaşları senaryoları ortaya koydular.

Uluslararası Su Komisyonu, Uluslararası Sular Sözleşmesi’ni imzaya açtı.

Bu sözleşmede taraf ülkeler sözleşmeye imza atan ülkelerdi. Yani su konusunda tartışan iki komşu ülke değil…

Bu tehlikeli gidişatı görüp biz de Ortadoğu Su Barışı adlı kitabımızı kaleme aldık. Bütün bu tartışmalar 1995 ile 1997 yılları arasında oldu.

Sonrasında Türkiye Üç Aşamalı Planı teklif etti. Onlarca su forumu topladık. Komşularımız ile yaşanan tartışmalar hiçbir zaman savaşın eşiğine getirmedi bizi…

Hiçbir devlet adamı da gazetecilerin ya da raportörlerin yazdığı istikamette “Önümüzdeki dönemde su yüzünden savaşlar çıkacak” gibi bir cümle kurmadı.

Sayın Erdoğan’a ilk belediye başkanı seçildiğinde Su Barışı kitabımı iletmiş olmalıyım. Demek ki okumamış.

Adımız David Philips ya da Henri Barkey olmadığı için mi?

Su Barışı kitabımızda geçen asırda petrol çok yangın çıkardı ama su bu yangınları söndürebilecek bir nimettir diye yazdık. Su konusunda derin tarih şuurunu ve edebiyatını ortaya koymuştuk ayrıca Türk milletinin. Sonra somut olarak bölgede barışın tesisi için hangi yöntem ve yolların izlenmesi gerektiğini ve teklif ettiğimiz kuruluşları yazdık. Hatta yasa, teknik, finans ve organizasyon yollarını da gösterdik.

Avrupa iki büyük dünya savaşının mihveri olmuştu. Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında 70 milyonun üstünde insan hayatını kaybetti, daha fazlası sakat kaldı, yerinden yurdundan, sağlığından oldu. Ancak ortak akıl savaşın gerekçelerini sonradan barışın gerekçeleri yaparak Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun kuruluşuna giden süreci başlattı.

Biz de Ortadoğu Su Barışı ile barışın yollarını gösterdik.

Bugün su yüzünden savaşların çıkacağını söylemek büyük bir kehanet değildir. 40 yıldır yazılıp çiziliyor.

Biz de otuz yıldır barışın gerekçelerini ortaya koyuyoruz. Sezai Karakoç’un Ortadoğu Kalemi yazısından ilham aldığımız doğrudur. Dahası Attila İlhan’ın çok güzel anlattığı ve Mustafa Kemal Atatürk’ün Musul ve Kerkük’ün elden çıkışından sonra ortaya koyduğu gelecek projeksiyonu da bizim bir

Ortadoğu Barışı için nasıl bir blok tasavvur ettiğimizin stratejik kaynağı sayılır.

Su Savaşları kavramı, Su Barışı’nı yazdığım 1996’dan bu yana maalesef barış kavramının önüne geçti hep.

Bu sefer ben de Su Savaşları kitabımı yazdım 2019’da. Amacım; ne yaparsak yapalım, küresel güçler ve bölgedeki taşeronları yahut sömürge olmaya namzet unsurlar ne kadar arzularsa arzulasın ya da savaşı klavyedeki oyun sansın; savaş yine de su yüzünden çıkamaz konusunda ısrar etmekti.

Su Savaşları kitabımın girişi şöyleydi:

“1995 yılında Adel Darwish ile John Bullock adında iki yazar, Su Savaşları adında bir kitap kaleme aldılar. Bu kitaba göre dünya yüzünde su meselesi etrafında birkaç çatışma bölgesi vardı ve bunların en başında Fırat ve Dicle Havzası geliyordu. Türkiye güneyden komşuları tarafından sıkıştırılacak ve iki buçuk savaş stratejisi ile dize getirilecekti. Irak ve Suriye, Türkiye’yi su konusunda çatışmaya varacak derecede zorlayacaklardı. İsrail su kıtlığı çeken ülkelerin başında geliyordu ve bu ülke Yarmuk sularına el koymak ve böylece Suriye’yi Türkiye’ye karşı kışkırtmak durumundaydı. Türkiye de Fırat sularını Suriye’ye bırakacaktı. Türkiye’nin güney komşuları ile Fırat ve Dicle suları nedeniyle bir kriz yaşadığı doğruydu ama bunun su savaşlarına neden olabilecek boyuta gelebilmesi şüphesiz küresel güçlerin provokasyonu ile ancak mümkün olabilirdi.

1997 yılında ben de Su Barışı adındaki kitabımı yazdım. Öyle ya, Su Savaşları geçen asrın petrol savaşları izinden yüründüğü takdirde gündeme getirilebilecek bir konuydu ve petrol yangını körükleyen bir maddeydi. Gerçekten de petrolden dolayı bölge büyük savaşlarla yıkılmış, handiyse medeniyeti çökmüştü. Petrol yüzünden küresel güçler birbirine girmiş, o büyük dünya savaşlarından sonra yeni devletçikler bu sorun etrafında teşkil olunmuştu. Petrol yangın çıkarırdı ama su niye çıkarsın? Su yangını söndüren bir maddeydi.

Su savaşları potansiyeli yok mu o halde? Elbette var. Fakat su kıtı ülkeler eğer kıt su yönetimi ilminden haberdar olurlarsa ve su etrafında bir bölgesel birlik inşa edilebilirse neden barış olmasın? İşte Su Barışı, Türkiye ile Ortadoğu ülkelerinin su politikalarını masaya yatırdığı gibi bu politikaların evrilmesiyle bir bölge barışı inşa etmenin planlarını ortaya koyuyordu. Fakat layıkıyla en çok ihtiyaç duyulan yerde, Ortadoğu’da ne yazık ki bir türlü hayat bulamadı. Ülkeler su forumlarında bir araya geldiler. Türkiye komşularıyla sudan bir savaş çıkarmamak üzere başta tarımsal konular olmak üzere bir dizi toplantılar gerçekleştirdi. Özal zamanında Türkiye güney komşularına su bırakmayı taahhüt eden bir dizi anlaşmalar gerçekleştirdi. Böylece iki buçuk savaş stratejisi hayatiyet bulamadı.

Geçen zaman içinde Büyük Ortadoğu Projesi devreye sokuldu. Bu proje ile Arap Baharı gelecek ve diktatörler devrilecek yerine demokrasi gelecekti. Aslında küresel güçlerin ve arkasındaki İngiliz-Yahudi medeniyetinin başat stratejisi de-stabilizasyon politikasını sürdürmekti. Sürdürülebilir bir de-stabilizasyon marifetiyle Ortadoğu ülkeleri her vakit Batı’nın müdahalesine açık hale gelecekti. Liderler devrildi. Saddam, Kaddafi pek hazin bir sonla devrildiler. Küresel güçler ülkelerin halklarını kışkırtarak liderlerini en acımasız linçe varacak ölçüde katlettiler. Demokrasi geldi mi? Arap Baharı geldi de çiçekler açtı mı? Büyük Ortadoğu Projesi, sonunda Kürdistan’ın kurulmasına geldi dayandı

 

Türk Tarih Felsefesi Açısından Kürt Sorununa Çözüm: Kürtler Nasıl Türk Olur kitabımızda Kürt sorununa yönelik küresel güçlerin yürürlüğe koyduğu planı deşifre etmiştik. Nasıl ki Adel Darwish ile John Bullock’un Su Savaşları senaryosunu boşa çıkarıp Su Barışı önerdiysek; Kürt sorununun çözümü konusunda devreye sokulan Henri Barkey, David Phillips, Cengiz Çandar ve Graham Fuller dördülünün tezgâhını öylece boşa çıkardık. Fakat Türkiye akıl tutulması yaşıyordu. “Analar Ağlamasın” kampanyası ile kemiklerinin içindeki ilik emilmişti. Yeni iktidar sarhoşluğu içinde şimdilerde milliyetçi diskurun mimarları o zaman küresel aklın ve cemaatin tamamıyla hizmetinde bir teslimiyet sergiliyorlardı. Henri Barkey Türk televizyonlarında, başta da TRT’de arzıendam ediyor, devletin stratejisini tayin ediyorlardı. Kürdistan’da Çatışmayı Önleme adındaki rapor kitapları ile Türkiye’nin aklı teslim alınmıştı. O zaman bizim yerli ve milli önerilerimizin hiçbiri dikkate alınmadığı gibi “Elbette ki elinde silah olanla devlet pazarlık yapar, bundan daha tabii ne olabilir” diyerek bütün Kürtlerin de diğer vatandaşlar gibi eşit haklara ve tam demokrasiye geçmeleri teklifimize kulak tıkanmıştı. Akil adamlar seremonileri ülkeyi kasıp kavurmuştu. Apo’ya övgüler dizmek moda olmuştu. Terör örgütü şefleri alay-ı valayla sınırlarda karşılanmış, barış yaygaraları gırla gidiyordu.

Irak’ın toprak bütünlüğü tezi nasıl güme gittiyse Suriye’nin toprak bütünlüğü tezimiz de bizzat devlet ileri gelenleri tarafından kenara atılmıştı. Zamanında Sayın Özal’la Irak’ın toprak bütünlüğü ilkesini ısrarla Türkiye’nin takip etmesini önerdiğimizde de facto olarak ABD başta olmak üzere küresel güçler Türkiye’nin Kuzey Irak’ta oluşan yerel yönetimin hamisi olması gerektiği yolunda çoktan yetkilileri ikna etmişlerdi bile. Barzani bu sefer Apo’dan bile daha kıymetli bir taraftar sayılmıştı. Sonunda Barzani federasyona gidecek ve ikinci bir İsrail anlamına gelecek Kürdistan’ın temellerini atınca Türkiye aklı 15 Temmuz darbesinin ardından biraz akıllanır gibi oldu. Suriye’de bizzat Türkiye’nin de beslediği bir süreç kaçınılmaz olarak Kuzey Suriye’de PYD önderliğinde bir Kürdistan oluşumuna doğru gidince kafamız dank etti. Büyük Ortadoğu Projesi eşbaşkanlığı artık hatırlatılması bile suç olan bir nedamet sayılmıştı. Daha Davutoğlu başbakanlığı sırasında Süleyman Şah Türbesi bizzat terörist PYD/YPG askerlerinin kontrolünde Türk askerinin utanç içinde taşıdığı bir emanet olmuştu.

Bu çok büyük dramatik çöküş ne yazık ki küresel aklı da yerel bölücüleri de kışkırtmıştı. İstanbul’da bir dizi aydınla Sayın Başbakan Beşiktaş’taki sarayda toplantı tertip etti. Ramazan ayıydı ve sahura kadar durum değerlendirilmesi yapıldı. Daha çok MHP ile koalisyonu dillendiren Davutoğlu ile CHP koalisyonunun da mümkün olabileceği konuşuldu. Bendeniz ile Naci Bostancı mesela bu yönde telkinde bulunduk. Bu arada Azez ile Cerablus arasında bir Kürdistan’ın hayatiyet kazanması ve daha evvel Kuzey Irak’taki oluşum ile bunun birleştirilerek önce bir kama halinde bir Kürdistan sonra da içeride yeni bir Kürt sorunu çözüm önerisiyle karşı karşıya gelebileceğimizi hatırlattığımızda Sayın Başbakan şöyle karşılık vermişti: “Müslim benim öğrencim. Ayrıca o dediğiniz bölgede bir tane Kürt yok, Kürdistan nasıl kurulacak?” Biz de kendilerine “Eskiden de IŞİD yoktu. Kamyonetle, otobüsle seyahat ediyorlar, diledikleri yerlere daha doğrusu tayin edildikleri yerlere gidiyorlar” dedim. “ABD isterse havalimanı açar ve oraya PYD güçlerini yerleştirebilir!” Nitekim öyle oldu ve burnumuzun dibine kadar yerleştiler. Afrin’de sıkı bir yığınak gerçekleştirdiler. Afrin operasyonu pek gecikmiş bir tepkisi oldu Türkiye’nin. Yine şehitler geliyor, yine pahalıya mal oluyor; zamanında kendi milli ve yerli stratejimizi devreye sokamadığımız zaman yerli ve milli kavramları iğdiş edilmiş, pek de halkımız tarafından içselleştirilemeyen geniş yığınlarca da çöküş psikolojisi olarak devreye giriyor. Vatan-Millet-Sakarya işte o zaman ironik bir hafızanın geç kalmış ucuz milliyetçiliğine evriliyor.

Türkiye, zamanında bir Ortadoğu Birliği gerçekleştirseydi elbette ki küresel güçler gerek Irak’ta gerekse Suriye’de bu kadar iştah açıcı haddini bilmez girişimlerde bulunamayabilirlerdi. İsrail’in güvenliği elbette ki bütün Batı’nın bizzat kendi güvenliği gibi algılanır. Bölgede İsrail’i de içine alan bir Su Barışı tesisi; Avrupa Ekonomik Topluluğu sürecinin ve orada devreye sokulan aklın içinden süzülen doğru yaklaşımlar benzeri uygulamalarla Büyük Ortadoğu Projesi sonucu yıkıma giden İslam ülkelerinin düştüğü zilleti en azından geciktirirdi. Ne yazık ki, İslam ülkelerindeki iktidarlar ektiklerini biçer durumdalar. Görüyoruz ki bu konuda bir pişmanlık ve nedamet hissi de taşımıyorlar. Mesela Sayın Davutoğlu Suriye politikaları üzerine yapılan eleştirilerin hiçbirine katılmadığı gibi asla pişman olmadığını da ısrarla vurguluyor. Fakat vicdan sahipleri stratejik derinliğin bir stratejik körlük veya benim ifademle bir aşırı kendine güven sergüzeştliği olduğunu kabul ediyorlar.

Su Savaşları gündeme gelip hakkında bir de kitap yayınlanmasının üzerinden çeyrek asra yaklaşan bir zaman geçti. Su savaşları için küresel güçler yeterli potansiyelin oluştuğunu düşünseler de bölgede eksik de olsa bir su barışı birtakım su forumlarında değerlendirildi. Gerçek bir su barışı için ne yazık ki hem siyasi irade hem de gerekli bağımsızlıkların bulunmadığı söylenebilir. Böylece 2019 yılına gelindiğinde bahsettiğimiz su barışı projeleri için gerekli performans ortaya konmadığından İngiliz-Yahudi medeniyeti, hercümerç içindeki Ortadoğu’ya iki aşamalı müdahale etti. Bunlardan ilki Büyük Ortadoğu Projesi ve Arap Baharı idi. Ortadoğu ülkeleri bir elli yıl kadar yönetilemez duruma düşürüldüler. Arap Baharı ile demokrasi beklentileri ise daha büyük karışıklıklara sebep olmaktan başka bir işe yaramadı. Türkiye eş başkanlık hülyalarına kapılmışken Suriye bölündü. Suriye iç savaşı sonrasında Irak’ın kuzeyinde daha evvel oluşturulmuş olan de-facto Kürt devletinin batıdaki devamı Suriye Kürdistan’ı devreye sokuldu. Her ikisinin birleşmesi sonucu Büyük Kürdistan’ı sahneye sürmemek için ABD ve İngiliz-Yahudi medeniyetinin niçin bahanesi olmasındı ki?

Sonunda İsrail Golan Tepeleri’ni işgal etti. Bu, Türkiye’nin en zayıf hükümetleri sırasında bile gerçekleşmeyecek bir atılımdı. Türkiye’de İslamcı gelenekten gelen iktidarlar mevzubahisti ve İsrail tarihinin en cüretkâr adımlarını hem Golan’da hem Filistin’in her yerinde atmaya başlamıştı. Malumdur ki Golan Tepeleri, bölgenin diğer mıntıkalarından daha ziyade su zengini bir yerdir. İsrail ise dünyanın en su kıtı ülkelerinin başında gelir. Su kaynaklarına öteden beri erişmek ve hâkim olmak isteyen İsrail için Golan Tepeleri vazgeçilmeyecek bir yerdir. Yarmuk sularının İsrail’e bırakılması, Suriye’nin ise Türkiye’den su talep etmesi öteden beri ABD’deki Arap-Yahudi su uzmanlarının ortaklaşa stratejileri arasındaydı zaten. Bu nedenle önceleri sahneye konan Arap taleplerinin arkasında İsrail’in olduğunu ileri sürmemiz boşa değildi.

Şimdi İsrail çok daha açıklıkla su rejimini ve yönetimini hayata sokuyor. Türkiye ise Suriye politikasını henüz netleştirmediği gibi başına çok büyük bir göç belası açtı. Artık AB uyum politikalarını bile takip etmeyen bir Türkiye var ve Avrupa açısından da Türkiye “Uluslararası Göçmen Kampı”ndan ibarettir. Şimdi Su Savaşları senaryolarının yirmi beşinci yılına yaklaşırken su savaşları ve su yönetimi üzerinde eski bilgilerimizi gözden geçirmenin vaktidir. Bu birinci kitaptan sonra da su politikaları ile su yönetiminin stratejik uyumunu masaya yatırmaya çalışacağız… Keşke devlet adamlarımız 1995’den beri uğraşıp durduğumuz Su Yönetimi, Türkiye Sulama Raporu, Ortadoğu Su Barışı, Su ve Toprak Kaynakları Strateji Yönetim ve Eylem Planı adındaki çalışmalarımızı tetkik edebilselerdi.

Keşke dış politika ve güvenlik stratejileri konusunda Ortadoğu’nun sorunlarına devlet adamlarımız ve uzmanlarımız salt askerî bir strateji ve terör meselesi olarak konuya yaklaşmasalar… Tarım olmadan, su ve toprak yönetimi olmadan, bölgenin asıl insan ve değer kaynakları harekete geçirilmeden hiçbir strateji başarıya ulaşamaz. Küresel aklın fevkinde bir Ortadoğu kalemi ve kavramsal inşası meydana çıkarmak vazifemiz olmalıdır.”

Otuz yıl öncesinde ortaya koyduğumuz Ortadoğu Su Barışı bölgede çatışmayı önleyecek ve esenlik getirebilecek bir projeydi.

Potansiyel su savaşları lakırdısı etmek bir devlet adamına yakışmaz. Metni yazan arkadaşlar da keşke Ortadoğu Su Barışı kitabımı okusaydı da Sayın Erdoğan’a: “Günümüzde savaşlar su yüzünden çıkacak diyenlere inat biz su barışını tesis etmeye gayret göstereceğiz” dedirtselerdi.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!