Yusuf Dülger tarafından kaleme alınan bu metin, İslam dünyasının mevcut gerilemesini akıl ve mantıktan uzaklaşılmasına bağlayan eleştirel bir bakış açısı sunmaktadır. Yazar, dinin özünde bilimi ve düşünmeyi emretmesine rağmen, Müslüman toplumların geleneksel kalıplar ve yetersiz yöneticiler eliyle bir atalete sürüklendiğini savunmaktadır. Kaynakta, bazı İslam ülkelerinin jeopolitik çıkarlar uğruna kendi değerlerine yabancılaştığı ve küresel güçlerin etkisi altında kalarak insani sorumluluklarını ihmal ettiği vurgulanmaktadır. Güncel siyasi olaylar üzerinden yapılan analizlerde, aydınların ve halkın içine düştüğü gaflet ve vicdan eksikliği sert bir dille eleştirilmektedir. Nihayetinde yazar, gerçek dindarlığın ve huzurlu bir yaşamın ancak akıl ve insanlık temelleri üzerine inşa edilebileceğini belirterek çözüm yolunu işaret etmektedir.
Canlıların en şanslısı insandır. Çünkü AKIL denilen cevher sadece insanda vardır. Akıl üstünlük kaynağıdır, insanoğlu evrene akılla egemen olur.
Aklını kullanan kişi ve uluslar mutlu ve güçlü olurlar.
Bugün dünyanın, aklen en tembel insan ve ulusları Müslüman dünyasındadır.
Hristiyan, Yahudi, inançsız ulusları Müslüman dünya karşısında çok daha akıllılar (araştırıcı, sorgulayıcı, üretici).
Bu durum İslam’ın inanç sistemi ve coğrafyasından mı kaynaklanıyor? Hayır.
İslam dini aklı kullanmayı, düşünmeyi, evrene egemen olmayı, miskinlikten kurtulmayı ister ama Müslüman dünya böyle değil.
Bunun nedeni kalıplaşmış gelenekler, cahil ve yobaz hocalar, makam-şöhret düşkünü yöneticilerdir.
İslam dini: “Düşmanlarınıza karşı elinizden geldiği kadar güç hazırlayın. İki günü eşit olan zarardadır. O (Yaratan) hiç durmaz. Aklını kullanmayanın üzerine pislik yağar” dediği halde hocalar tembellik, akılsızlık, miskinlik, akıl, bilim ve düşünce karşıtlığı yapıyorlar.
Milyonlarca Müslüman da bu kötü örneklere: “Bizi bu duruma siz getirdiniz, defolup gidin” demiyor ve hedef tahtası oluyor.
Bu dünyanın aydın ve düşünürlerinin birçoğu da bu atmosfere karışıyor.

Bu siyah resmi biraz beyazlatayım, renklendireyim. İsrail yıllardır “Arz-ı Mevut” hayaliyle çevresinde kan akıtırken Müslüman dünyanın bazı devlet adamları İsrail’e lojistik destek sağladılar, İsrail’in ihtiyacı olan sıvı ve katı maddeleri İsrail’e taşıdılar, İsrail’in güvenliğini sağlayacak istasyonları işletmeye açtılar.
Bunların kimi Ortadoğu’nun yıkılışında görev aldı.
Sonra Trump bu dünyanın yöneticilerini Amerika’da topladı; bazısının sırtını sıvazladı, bazısını tehdit etti, durmadı, bir bölüğünü S. Arabistan’da topladı, her birinden haraç aldı, borçlarını ödetti.
Sonra İsrail’le birlikte İran’ı vurmaya başladı. Yola devam edildi, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 12 Müslüman ülkenin ileri gelenleri S. Arabistan’da bir araya geldiler/getirildiler, İsrail’i kınadılar ama Amerika’yı kamufle ettiler.
Bu fotoğrafa biraz daha renk vereyim. Şu günlerde, “General emeklisi, akademisyen, muhafazakâr, gazeteci, uzmanı” sıfatlı birçok kişi televizyonlarda diyorlar ki: “İran’da yoksulluk var. İran normalleşmeli. Hamaney’in öldürülmesi İran için şanstır. İran Şii’dir, Türkler yüzyıllarca Şiilerle savaştı. İran yönetimi otuz bin masum İranlıyı öldürttü. Amerika güçtür…”.
Bu sözlerden anlaşıldığına göre böylesi kişiler ad ve kalıplarının adamı değiller.
İran’da suçsuz çocuk ve yetişkinler öldürülüyormuş, iki canavar dünyayı parçalıyormuş, insanlık can çekişiyormuş, bunların umurunda değil.
Bu gaflet halkımızın çoğunluğu için de geçerlidir. Aynısı diğer Müslüman ülkeler ve halkları için de söz konusudur.
Demek Müslüman dünyada akıl ve insanlık yok. Öyleyse bu dünyada önce akıl, sonra insanlık, sonra da din olacak.
Hayatın pratiklerinden çıkan sonuca göre akıl ve insanlığın olmadığı yerde gerçek dini düşünce ve mutlu bir hayat da olmaz.