Erol Sunat
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Savaş Uzadıkça

Savaş Uzadıkça

featured
0
Paylaş

Erol Sunat, savaşların uzamasının küresel ekonomi ve insan psikolojisi üzerindeki yıkıcı etkilerini derinlemesine ele almaktadır. Metin, akaryakıt ve gıda fiyatlarındaki artışın yanı sıra kontrol edilemeyen enflasyonun toplumsal direnci nasıl kırdığını vurgular. Yazara göre tarih, rakiplerini küçümseyen ve geçmişin derslerini görmezden gelen liderlerin düştüğü bir bataklık hikayesidir. Orta Doğu, Doğu Türkistan ve Ukrayna gibi bölgelerdeki çatışmalar, barışın ne kadar kırılgan ve savaşın ise ne kadar kapsayıcı bir felaket olduğunu kanıtlamaktadır. Sonuç olarak yazar, savaşın sadece cephedeki tarafları değil, tüm insanlığı ekonomik sefalet ve yaşama sevincinin kaybıyla yüz yüze bıraktığını savunur.

 

Savaş uzadıkça akaryakıta zam geliyor. Savaş uzadıkça akaryakıt fiyatlarına paralel olarak gıda başta olmak üzere her şey zamlanıyor. Savaş uzadıkça ekonomi yalpa yapıyor, enflasyon önüne geçilemez oluyor.

İşler karışıyor…

Kafalar karışıyor.

Ulaşılması gereken her ne varsa imkansızlaşıyor.

Sonrası ay karanlık zindan…

Ne lafın takati kalıyor ne de teselli babında yapılmaya kalkışılanlar…

Savaş uzadıkça bir yerler çöküyor.

Bir yerler göçüyor.

İnsanda var olan direnç ve direnme gücü gitgide yalnızlaşıyor.

Sözün bitti bitiyor dendiği yer, “savaş uzadıkça” diye başlayan cümlelerin arasında…

Savaş gibi mevzuların tahmini zordur.

Hele uzar mı, kısalır mı, ne zaman biter gibi tahmin ve açıklamalar ihtiyatlı konuşulmak zorunda…

Çünkü her savaş alanı kendine göre bilinmeyenlerle dolu bir bataklık gibidir.

***

Rüzgârın kimden yana eseceği belli olmaz savaş meydanlarında…

Eğer engin bir tarih bilgisine vakıf danışmanlarınız yoksa, savaş uzar da uzar.

Tarih, bataklığa dönen savaş alanlarından sıkça bahseder.

Dönem dönem dünyanın en güçlü ordularına sahip olunduğu halde durdurulan, daha ileriye gidemeyen, geri çekilen, mağlubiyetin acı yüzünü yaşamak zorunda kalanların ibret dolu vesikalarını tarihten bir başka yerde bulamazsınız.

Mesela Roma, mesela Napoleon Bonaparte, mesela Adolf Hitler bataklıklardan çıkamadılar.

Vietnam sendromu ve Avrupa’nın Yüz Yıl Savaşları, rakibini hafife alanların, kendisini dev aynasında görenlerin uğradığı hüsranlarla dolu.

Ne yazık ki ne ders alan var ne ders çıkaran…

Onun içindir ki, tarihe bakmadan olmaz.

Bakılmazsa, savaşlar uzar; uzadıkça bu uzamadan sadece savaşanlar değil, olaya şahit olan uzak yakın kim varsa herkes etkilenir. Hele ki yaşadığımız dünyada, savaş kendi elimizle hazırladığımız, battıkça battığımız bir bataklıktır aslında.

İçinde ahlar, beddualar, feryatlar, mazlumlar, gözyaşları, iniltiler, inlemeler, çocuklar, kadınlar, yaşlı insanlar varsa o savaş alanı bir anda bataklık olur.

O bataklığı kurutmayanlar, o bataklığın içine eninde sonunda kendileri de düşerler.

***

Orta Doğu bu savaş bataklıklarından biri.

İsrail, Orta Doğu’yu kan gölüne çeviren vahşet tablosuna her gün yenilerini ekliyor.

Adeta “Orta Doğu’nun derebeyi benim” diyor.

Dursa, “ben yanlış yaptım” dese, “olmayacak duaya amin dedim” dese, “bundan böyle kimseyle savaşmıyorum” dese, Orta Doğu bir gül bahçesi oluverecek.

Ancak barış tarafından kapak kaldırmıyor.

Müttefikleriyle el ele, gözünü çok daha ilerilere ve yükseklere dikmiş bir halde. Bombalar ve füzeler yağıyor hedeflediği coğrafyalara; oralardan da bombalar yağıyor, hem kendi üstüne hem “kim kimi destekliyorsa onun başına” der gibi…

Adı üstünde: Savaş…

Çin, ne kadar kapatmaya ve saklamaya çalışırsa çalışsın derin bir bataklık haline getirdiği Doğu Türkistan coğrafyasından kendini kurtaramıyor.

Bataklık sebep olanı da çekiyor içine.

Uygur Türkü kardeşlerimize haklarını iade etse bataklık kendiliğinden kurumaya başlayacak; tarih boyunca başı beladan kurtulmayan Çin, bakması gereken yere yani tarihe bakmamakta inat ediyor. Aynen İsrail gibi, Amerika gibi, Rusya gibi…

Tarih neredeyse her sayfasında savaş denen bataklık örneklerini gözler önüne seriyor sermesine de biz tarihe değil, “tarih bize baksın” diyenlere tarih ne yapsın, bataklık ne yapsın, ibret kavramı ne yapsın?

***

Aşkın kanununu yazsam yeniden diyordu ya o şarkı…

Savaşın kanunu da yazılmalı yeniden…

Hatta sil baştan…

“Savaş olmaması, savaş çıkmaması için savaşmanın yolları” diye başlamalı mesela…

Fani dünyamızda barışa ayrılan çok az dönem var. Barışı sağlayan, insanları huzura kavuşturan, omzunda barış güvercinleriyle dolaşanların adlarını hatırlayan var mı?

Dünyamızın yüzü nerdeyse hiç gülmedi.

Buna rağmen insanlar savaş çığırtkanlarının, savaş rüzgarları estirenlerin yanı başındalar.

Hayranlıkları ve alkışları nedense hep onlara…

Öyle olunca da Orta Doğu’yu gören yok, Afrika’yı bilen yok, Doğu Türkistan’ı duyan yok…

Barış, cılız ve söndü sönecek kandillere benziyor.

Hatırlarsanız Ukrayna-Rusya arasındaki savaş da bitmedi.

Sanılanın aksine Rusya, Ukrayna karşısında bocalamaya başladı.

Ukrayna vatan toprağını şiddetle savunuyor.

Orta Doğu’da, Hürmüz Körfezi’nin ötesinde yer alan İran’da öyle…

Dünya, vatanlarını ölümüne savunan devletleri konuşuyor.

Savaş uzadıkça çok daha başka şeyler de konuşulacak… Birçok ülkenin savaş uzadıkça yaşamış olduğu derin hayal kırıklıkları ve telafisi mümkün olmayan acıları ve kayıpları var.

Savaş uzadıkça hayal dahi edilemeyen şeyler olur… Acılar çok derinlerde yaşanır… Sorgulamalar başlar. İnsanlar “benim evladımın ne işi vardı oralarda” diye sorar. Böyle sorular adamı yorar.

Savaş çığırtkanları bu sorulara ne dün cevap verebildiler ne de bugün…

***

Savaş uzadıkça “barış olsaydı nasıl olurdu” demeye başlanır.

Az daha uzadı mı barış gülleri tomurcuklanır.

Barış gülü açtı açıyor; ha açtı ha açacak diye edebiyatlar parçalanır.

Ateşkes olur…

Bombalar, füzeler mola verir.

Herkes biraz soluklanır.

Sonra yeni oyunlar kurulur.

Masalardan kalkılır…

Masalar devrilir…

Dişler gıcırdar…

Gözler kısılır…

Ortalığı toz duman alır…

Barış orta yerde kalakalır…

Savaş uzadıkça, alınan her mola kısa kesilir, ihlal edilir; “savaşa devam” der taraflar.

Basılır düğmelere…

Ölüm yağar şehirlere, memleketlere…

Nerelerde ne yanlışlıkların yapıldığı gözden geçirilir.

Barış üzerine bir şeyler yapılıyor sanılır.

Barış diyenler her zaman olduğu gibi yine yanılır…

***

Savaş uzadıkça petrol baş köşeye kurulup, kendi kural ve kaidelerini ardı ardına sıralar. Savaş uzadıkça dalgalı bir yol izleyen altın ve döviz, ekonomi göstergelerini ters kepçe getirir.

Evdeki hesaplar çarşıya uymaz…

Çarşı pazara güç yetmez, derman yetmez…

Cebinizdeki para, bir marul, bir demet maydanoz etmez…

Savaş uzadıkça, petrol fiyatları arttıkça, alınan tedbirlerin her biri paramparça oldukça, nelerin dağılacağını hiç kimse kestiremez…

Tetikleyicinin petrol olduğu dönemler, bir adım önünüzü göremediğiniz sisli dönemlerdir.

Ne olduğunu, neler olduğunu görebilmeniz için sislerin dağılmasını beklemek gibi bir handikaba bel bağlarsınız ki nihayetinde o handikap çıkmaz sokak gibi bir şey olarak karşınıza çıkar.

***

Savaş uzadığında savaşa girmeseniz de viraneye dönmüş şehirler değilse de viraneye dönmüş gönüller bulursunuz karşınızda…

Uzayan savaşın faturasının ekonomik olarak kesildiği; yoklukla, fakir fukaralıkla burun buruna yaşamak gibi bir şey…

Nasıl mı?

Bitmiş…

Tükenmiş…

Sıfırı tüketmiş…

Hayattan ümidini kesmiş…

Yaşama sevincini kaybetmiş bir hal…

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!