Nurcan Yazıcı’nın bu yazısı, doğadaki bahar uyanışını simgeleyen cemre kavramı üzerinden küresel ölçekteki vicdan ve merhamet kaybını eleştirel bir dille sorgulamaktadır. Yazar, modern dünyanın askeri stratejiler ve güç mücadeleleri uğruna insani değerleri feda ettiğini, savaşın normalleşmesinin ise asıl büyük felaket olduğunu vurgular. Siyasi çıkarların ve teknolojik üstünlüğün gölgesinde kalan ahlaki çöküş, toplumların başkalarının acılarına karşı duyarsızlaşmasıyla derinleşen bir merhamet krizi olarak tanımlanır. Metne göre dünya, ancak insanın kalbine düşecek bir sevgi ve empati cemresiyle manevi bir diriliş yaşayabilir. Bu bağlamda eser, küresel siyasetin sertliğine karşı insan ruhunun şifasını yeniden merhamette bulmaya davet eden düşündürücü bir çağrıdır.
Her yıl baharın müjdecisi olarak cemre düşer. Önce havaya, sonra suya, sonra toprağa… Hava ısınır, buzlar çözülür, toprak uyanır.
Cemre, dirilişin habercisidir; doğa bahara hazırlanır. Kışın sertliğinin ardından gelen hayatın ilk nefesidir.
Ama insanlık için aynı şeyi söylemek kolay değil.
Çünkü doğa bahara hazırlanırken insanın kalbi hâlâ kış mevsiminde. Toprak ısınıyor ama vicdanlar soğuyor.
Dünya yeni bir bahara değil, yeni cephelere hazırlanıyor.
Bugün dünyada konuşulan başlıklar: Yeni ittifaklar, yeni tehditler, yeni savaş ihtimalleri…
Savaşın dili değişiyor ama özü değişmiyor. Güç hesapları büyüyor, merhamet küçülüyor.
Küresel güç dengeleri yeniden kuruluyor. Amerika ve büyük devletler askeri üsleriyle kıtalar aşan bir güç kuruyor, ekonomik sistemlerle dünyayı yönlendiriyor.
Tarih ise bize çok açık bir şey söylüyor: Büyük güçler çoğu zaman merhametle değil çıkarla hareket eder.
Vietnam’da, Irak’ta, Afganistan’da yaşanan dramların dili hep aynıydı:
“Güvenlik.”
“Demokrasi.”
“Tehdit.”
“Strateji.”
“Zorunluluk.”
Bu kelimeler çoğu zaman savaşın gerçek yüzünü gizleyen bir perde oluyor.
Ama hiçbir gerekçe bir çocuğun ölümünü açıklayamaz.
Hiçbir strateji bir annenin gözyaşını haklı çıkaramaz.

Gerçek şu ki küresel siyasetin pusulası çoğu zaman vicdan değil güçtür. Güç ise çoğu zaman ahlaktan daha hızlı hareket eder.
Bugün dünyanın farklı bölgelerinde süren hâkimiyet mücadeleleri de bu ahlaksızlığın ve sert gerçeğin içinde şekilleniyor.
Bu mücadelelerde çoğu zaman merhametin sesi duyulmuyor. Ama belki de en büyük yıkım, bombaların verdiği zarar değildir.
En büyük yıkım insan ruhunda açılan yaradır. Çünkü savaş yalnız bedenleri öldürmez; yürekleri dondurur. İnsanlar bir süre sonra acıya alışır.
Ölümlere alışır. Hatta çocukların ölümüne bile alışır.
İşte asıl felaket tam burada başlar.
Çünkü insan, başkasının acısına kayıtsız kaldığı gün kendi insanlığından da bir parça kaybeder. Bugünün en büyük krizi merhamet krizidir.
Nurettin Topçu “Merhametin olmadığı yerde insan yoktur.” der ve “İnsanlık merhamet üzerine kuruludur.” diye de devam eder.
Dünya belki de insanlığın kalbine düşecek bir cemreyi bekliyor.
Cemre yüreğe düştüğünde insan karşısındakini tehdit olarak değil emanet olarak görmeye başlar. Savaşların dili değişir.
“Strateji”nin yerine çözüm, “güç”ün yerine sorumluluk konuşulmaya başlar. Bir karar alınırken yalnız haritalar değil, mazlumlar da düşünülür.
Ve merhamet düştüğü yerde hayat değişir.
Cemre yüreğe düştüğünde savaşlar belki bir gecede bitmez. Ama savaşın normalleşmesi biter. Ölüme alışmak biter. Acıya kayıtsızlık biter.
İnsanlık yeniden nefes almaya başlar.
Şimdi asıl soru şu:
İnsanlığın kalbine bu cemre ne zaman düşecek?