Dr. Alper Sezener
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Annunakiler A.Ş.

Annunakiler A.Ş.

featured
0
Paylaş

Dr. Alper Sezener tarafından kaleme alınan bu metin, modern insanın günlük rutinlerini ve bitmek bilmeyen meşguliyetini Anunnakiler mitolojisi üzerinden kurgusal bir kurumsal yapı gibi tasvir etmektedir. Yazar, pazar günlerinin bile dinlenmekten ziyade sisteme hizmet eden bir deneyim simülasyonu olduğunu savunarak, zihnimize yüklenen “arka plan uygulamaları” nedeniyle asla tam anlamıyla özgür olamadığımızı vurgular. Hayatın, seçeneklerin önceden belirlendiği bir restoran menüsü veya kontrolü başkasında olan bir hamster çarkı gibi işlediği belirtilirken, sistemin asıl amacının bireyi sürekli meşgul tutmak olduğu ifade edilir. Metnin sonunda referans verilen “They Live” filmi üzerinden, toplumsal itaatin ve görünmez manipülasyonun derinliği sorgulanarak okuyucuya hakikati görme arzusu üzerine çarpıcı bir soru yöneltilir. Bu anlatı, tüketim kültürü ve sosyal başarı zorunluluğu altında ezilen modern bireyin trajikomik bir varoluşsal analizini sunmaktadır.

 

Pazar sabahı erken uyanırsın. Ev sessizdir. Çay koyarsın. Tam “Bugün hiçbir şey yapmayacağım,” dersin ki içinden bir ses yükselir: “Boş durma, bir şeyler yap!”

İşte o ses var ya… O, büyük ihtimalle Anunnakiler’in otomatik hatırlatma sistemidir.

Anunnakiler mi?

Anunnaki dediğimiz şey zaten çoğul; yani gökten inmiş tek bir yönetici yok. Bildiğin ekip işi. Evren, kurumsallaşmış.

Gök tanrısı Anu, zamanında şirketi kurmuş, sonra hisseleri pay edip dağıtmış.

Şimdi torun torba holding mantığıyla evreni götürü usulü işletiyorlar.

Biz mi? Bizler de haliyle zaman zaman taşeron, zaman zaman da düz işçiyiz, dümdüz.

En büyük yanılgılarımızdan biri huzurlu bir Pazar tatili fikri. Oysa Pazar gününü icat eden de onlar.

Hafta içi koştur, Cumartesi evin işlerine yoğunlaş, Pazar günü de “dinlenme simülasyonu” devreye girsin, rahat rahat deneyimle.

(Aman dikkat, burası çok önemli) Gerçekten, yani fiziki ya da ruhsal açıdan, dinlenmek yasak, sadece deneyimleyebilirsin.

Kafanın bir köşesinde dönüp duran düşünceler hep aynı: “Yarın iş var.” “Çocuğun geleceği ne olacak?” “Ödenmemiş borç kaldı mı?”

“Altın yükseldi.” “Dolar niye yeteri kadar yükselmedi?” “Ev fiyatları füzeledi.” “Bir yatırım yapsak mı?” “Krediler de almış başını gitmiş.”

Anunnakiler, insan beynine “arka plan uygulaması” yüklemiş; bir türlü kapatamıyorsun. Uçak moduna alsan bile çalışıyor.

Doğar doğmaz bir form doldurduğumuzu düşünüyorum bazen. Uzun bir soru listesi ve hepsi işaretli geliyor.

Bizim üniversite yıllarımızda “zorunlu seçmeli” dersler vardı; seçmeliydi, yani dersleri seçebiliyordun ama zorunlu kılınanlar arasından… Öyle kafana göre seçemiyordun yani.

Bu konuya ileride daha fazla değinelim.

Hayat dediğimiz şey biraz da kurumsal oryantasyon süreci gibi. İlk gün heyecanlısın. Sonra fark ediyorsun ki performans değerlendirmesi limitsiz, sonsuz.

Hamster gibi koşu tekerleğinin üstünde dönüp duruyorsun.

Hamster, en azından tekeri kendisi döndürüyor. Senin tekerinin kumandası dışarıda, başkasının elinde.

Kira, taksit, “başarılı görünme” zorunluluğu, sosyal medyada var olma performansı…

Koşuyorsun. Hızlanıyorsun. Bir yere gittiğini sanıyorsun.

Sonra bir an durup bakıyorsun.

Aynı kafes. Aynı talaş. Aynı su şişesi.

Ama tekerlek parlıyor. Yeni model. Ergonomik. “Sessiz rulman teknolojisiyle.”

Bunu görüp biraz teselli oluyorsun.

Koşmaya devam ediyorsun.

Anunnakiler’in “anahtar performans göstergesi” basit: “Yeterince meşgul müsün?”

Mutlu olman şart değil ama meşgul olman şart.

Bir de doğal olarak o meşhur “Özgürlük” sorunu var. Külli, cüzi, peşin ya da taksitli… Sonuçta, bir bakımdan, hepimizin “özgür” birer vatandaş olduğu söyleniyor.

Sonra önümüze 12 farklı kariyer, 9 farklı yaşam tarzı, 4 farklı ideoloji koyuyorlar.

Birini seçiyoruz. Olmazsa bir başkasını bizim adımıza seçtiriyorlar. Biz seçmişiz gibi mutlu oluyoruz anlık da olsa.

Seçebildiğimiz için gururluyuz. Kendimizi değerli ve yetkin hissediyoruz. Oysa restoran aynı.

Menü değişmiş sadece… Başkalarının karar verdiği seçenekler arasından seçim yapan, benliği kıstırılmış müşterileriz.

Yine de Pazar günü kahvaltı masasında dünyayı eleştirirken bile sistem içinde bastırılmış olduğumuz gerçeği keyfimizi bozamıyor.

Çünkü eleştiri modülü de pakete dahil. “Muhalif Deneyim Modülü” ücretsiz ve kimi zaman eğlenceli de…

Açıkçası Anunnakiler aşırı mutsuz ya da aşırı mutlu insanı sevmez. Çünkü bu insan tipleri tehlikelidir.

Kontrolden çıkmaya meyilli, taşkın ve şaşkın meziyetlere sahip olmalarından dolayı tercih edilmezler. Üretim hatası olarak görülürler.

En ideal insan tipi; hafif huzursuz ama umutlu, biraz yorgun ama hâlâ çabalayan…

Yani, biz: suskun ve yorgun çoğunluk…

Pazar sabahı çayın soğumuştur artık.

İçmeden bırakmışsındır. Zaten öylesine koymuştun, içmek için değil. Bir ritüeldi sadece. “Çay koyan adam” rolünü oynamak için.

Anunnakiler bunu da hesaplamış.

Soğumuş çay, “ekstra melankoli” paketi. Bedava geliyor. Standart kurulumda mevcut.

Kalkıyorsun. İş olsun diye bulaşıkları yıkıyorsun. Yıkarken “hayatın anlamı” üzerine düşünüyorsun. Sonra lavabonun kenarında biriken sabun köpüğüne bakıyorsun uzun uzun.

Hiçbir şey hissetmiyorsun ama hissetmemeyi de hissediyorsun. Bu da bir şey sayılır.

Öğleden sonra telefona bakıyorsun. Bir şey yok. Tekrar bakıyorsun. Hâlâ yok. Üçüncüde bir mesaj geliyor. Teslimat bildirimi.

Seviniyorsun.

Kime ne?

Akşam olunca içinden “Bu günü ziyan ettim,” diyorsun. Oysa ziyan edilecek bir gün yoktu zaten. Gün, baştan beri doluydu.

Görünmez görevlerle, sessiz kaygılarla, fark edilmeden tüketilen saatlerle.

Sistem, sana boş bir gün vermedi. Boş hissettiğin dolu bir gün verdi.

Fark var.

Uyumadan önce “Yarın daha verimli olacağım,” diyorsun.

Anunnakiler de kendi aralarında başarılı bir Pazar daha geçirdik diyordur, muhtemelen.

Çayı içmeyi unutma en azından.

Sıcakken.

***

Hemen her hafta olduğu gibi sizi yine bir filme davet ediyorum: Korku, komedi ve bilim kurguyu politik olarak sarsıcı bir şekilde harmanlayan 1988 yapımı They Live (Yaşıyorlar, Yön: John Carpenter).

Film çıktığında Reagan ABD’nin başındaydı. Tüketim çılgınlığı, medya bombardımanı, “çalışan kazanır” sloganı had safhaya ulaşmıştı.

Filmi John Carpenter’ın bu dönüşüme alaycı bir yanıtı olarak görmek mümkün. Eleştirmenler filmi başta “ucuz bilim kurgu” diye geçiştirdi.

Yıllar içinde kült klasiğe dönüştü. Çünkü anlattığı şey eskimedi; aksine gelişti ve genişledi.

Filmde, inşaat işçisi olarak çalışan Nada (Roddy Piper), tesadüfen özel bir gözlük bulur. Gözlüğü takınca görünenin altındaki gerçek açığa çıkar.

Reklam panolarında bilinçaltı mesajlar vardır: “İTAAT ET,” “ÇALIŞMAYA DEVAM ET,” “SORMA.”

Dahası, gözlük sayesinde aslında dünyayı kaynak olarak kullanan dünya dışı varlıkların da aramızda olduğunu görür.

Filmin en etkili sahnesi, Nada’nın gözlüğü bir arkadaşına zorla taktırmaya çalıştığı fakat bir türlü ikna edemediği sahnedir.

Dakikalarca kavga ederler ama arkadaşı gösterilmek istenen şeyi, hakikati görmek istemez.

Çünkü görmek, şimdiye kadar razı olunan her şeyi sorgulamak demektir.

İşte tam burada, o Pazar sabahı çayının başında duruyoruz. Belki Anunnakiler yoktur. Belki gözlük de yoktur.

Ama “Boş durma, bir şeyler yap!” sesi hâlâ çınlıyor.

Asıl soru ise şu: Siz böyle bir gözlük bulsanız, onu takmak ister miydiniz?

İyi Pazarlar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!