Dr. Lütfü Şahsuvaroğlu yazısında, Türk kültüründe ve devlet geleneğinde ekmeğin ve tarımın taşıdığı hayati önemi kişisel anılar, tarihi belgeler ve ekonomik eleştiriler üzerinden ele almaktadır. Yazıda, Osmanlı dönemindeki Yeniçeri Ocağı’nda uygulanan ekmek dağıtım düzeni ve Haseki Sultanların beslenme alışkanlıkları gibi tarihsel detaylara yer verilerek konunun köklü geçmişi vurgulanmaktadır. Hititlerden günümüze kadar tarımın stratejik bir sektör olduğu belirtilirken, günümüzdeki sanayileşme ve madencilik faaliyetlerinin doğal kaynaklara verdiği zararlar eleştirel bir dille işlenmektedir. Yazar, ziraatın sadece karın doyurmak değil, aynı zamanda milli bir beka ve ahlak meselesi olduğunu savunmaktadır. Sonuç olarak, toprağın ve yerli üretimin korunmasının gelecek nesiller için ne kadar vazgeçilmez olduğu üzerinde durulmaktadır.
Yazları kampanya döneminde Şeker Şirketinde vagon kantarında çalışırdım. Pancar bölgede çalışanlarla birlikte gündüzcü isek gündüz 12’de, gececi isek gece 12’de yemekhanede yemek yerdik.
Yemek sonrası her işçinin bir ekmek hakkı vardı ve onu alıp mesai sonrası eve dönerdik.
Annem, “Oğlum eve ekmek getirmeye başladı,” diye gururlanırdı.
Eve ekmek getirmek, geleneğimizde iş tutmak, bir işte çalışmak anlamına gelirdi.
Şeker işçileri de böylece eve ekmek götürmenin kıvancını yaşarlardı.
Ekmek üzerine bu hafta yeni yönetmelikler çıkarıldı. Artık ekmek üretiminde tam buğday ununun ağırlığı artacak.
Ekmek denince Toprak Mahsulleri Ofisimizin hazırladığı 1050 ekmek çeşidi ile rahmetli Mustafa Taşar’ın bakanlığı zamanında açtığımız sergi akla gelir.
1050 ekmeğin hazırlanışı ve resimleri…
Peki, binlerce yıl evvel Hititler zamanında ekmek çeşitlerimiz nasıldı?
Hititler zamanında da ekmeğimiz aynıydı. Yine bine yakın çeşit vardı.
Atalarımız için şu söz kutsal bir söz gibi belleklerde yaşardı:
“Buğdayla koyun, gerisi oyun.”

Ziraat en önemli faaliyetti bütün tarih boyunca…
Bugün de öyle.
Bütün ekonomistler bugünlerde tarımın ne kadar stratejik bir sektör olduğunu ve tarımı tekrar canlandırmamız lazım geldiğini söyleyip duruyorlar.
En son ünlü ekonomist Mahfi Eğilmez şöyle dedi:
“Tarım sektörü %12,7 daraldı. Bu gidişatın maliyeti ağırlaşıyor, ileride daha da ağır olacak!”
Kandırıkçı betonlaşmanın, köprü satmanın, vahşi madencilere ülkeyi teslim etmenin faturasını sadece bu kuşaklar değil, gelecek kuşaklar da çekecek.
Torunlarımız bu yaşadığımız döneme lanet edecekler. Topraklarımızın, su kaynaklarımızın, madenlerimizin, değerli toprak elementlerimizin yok pahasına ele devredildiği bu zamanları; meralarımızın, ormanlarımızın, ırmaklarımızın ya yok edildiğini ya zehirlendiğini, hangi gerekçeyle bu suça itildiğimizi nasıl açıklayacak torunlarımıza?
Gerçi ziraatın önemini eski asırlarda da pek önemsemeden, doğal bir sunu imiş gibi ele aldığımız bir gerçek.
Ziraatın önemi hakkında Namık Kemal, 1872’de İbret gazetesinde çıkan “Ziraatimiz” başlıklı yazısında şöyle diyordu:
“Ticaretimiz ecnebiler elinde, sanatımız hiç hükmünde… Cenab-ı Hak ihsan ederse, topraklarımızdan biraz mahsul alabilirsek onunla geçinir gideriz. Dünyada ziraat ise hiçbir vakit zenginliğe sanat ve ticaret kadar hizmet edemez. Çünkü kazanç hususunda ölçü; tacir için saat, ehli sanat için gün, ziraatçi için yıldır. Ziraatimizi ıslah edelim.”
***
Bu satırlardan da anlaşılacağı üzere, Türkiye için ziraat, hayat meselesi idi.
Dünya milletleri arasında Osmanlı halkı boğaz tokluğuna çalışan ve yaşayan bir halktı. Geçim standardının ölçüsü “ekmek” veya “ekmek parası” idi.
Dünya nimetlerinin bundan ötesi için ümit ve hayal âlemi ahiret idi.
Ekmek, ordunun da cülus bahşişi gibi simgesel hakkıydı.

Etmek, nan, ekmek fadlu, pide, çörek, peksimet asker tayınının baş aktördür.
‘Tuz ve Nan Hakkı’ törelerin başında gelen saygın bir haktır.
Osmanlı, kanunname devleti ve her şeyi kayıt altına alan bir düzen demekti.
Yeniçeri Ocağında fodla tevziatı hakkında Osmanlı’daki yasaları biliyor musunuz?
İmarethanelerin ilgasına kadar vakıf geleneğine uygun olarak tüketicisine ulaştırılan bir ekmek: fodla.
Kepekli undan yapılan bir çeşit pide…
Ocaktaki görevlilere ve av köpeklerine verilen bu ekmek çeşidi için sıkı kurallar var.
Fodla fırınının Fatih Sultan Mehmet zamanında kurulduğu söyleniyor.
Av köpekleri için kurulmuş ama Yeniçeri Ocağı da ondan nasibini almış.
Sekban, Zağarcı ve Haseki ortalarında beslenen av köpekleri için…
Bu fırınlara Sekban Fırını da denirdi. Ayasofya Camii’nin arka sokağında bulunurdu bu fırınlar.
Fırıncılar dışında ambarcılar, kâtipler, sayıcılar, kantarcılar ve fırına odun temin eden mutemet bu sektörde görev yaparlardı.
Mutemet her gün 40 kile un alıp getirirdi. Bunlar seferden muaftılar.
Bir de başkâtibi vardı fodla fırınının; o terfi ettiği zaman yeniçeri kâtibi olurdu.
Acemi oğlanları arasından seçilen fırıncıların her birinin ayrı makamı vardı. 14 akçe yevmiyeli yani günlük maaşlı Ekmekçi Başı bunlardan biriydi.
Bir de Halife vardı; yardımcısı, Kalfa da denirdi. Ondan bir aşağı dereceli makam Hamurkâr idi.
Onlar da 7 ila 8 akçe alırdı günde… Onu da Simitçi takip eder.

- yüzyılda ise halife 7, diğerleri 6 akçe alırdı.
Yani ekmek çıkarma işi mühimdi.
Askerin tayını içinde en önemli ürün elbette ki ekmek idi.
Ocağın ekmeğini vermeden olmazdı.
Yoksa ocak kazan kaldırırdı.
“Der beyan-ı tevziat-ı Fodla-i Hassa der Furun-ı Sekbanan” başlığı altında fodla alanlar ve kaç çift aldıkları yazılırdı:
Yeniçeri Ağasına 10, Sekbanbaşıya 35, Yeniçeri Katibine 34, Yeniçeri Kethüdasına 12, Fodla Katibine 15, Furun hademesine 12, Furun Bölükbaşısına 6, Sekbanlar Kethüdasına 34, Sekban Bölükbaşlarına 55, Sekbanlar bölüğüne 117, Atlı Zağarcıların her birine 3, Zağarcıbaşıya 15, Zağarcı Kethüdasına 6, Yedi nefer Bölükbaşılara (birer çiftten) 7, Bölük katibine 2, Yaya Zağarcılar bölüğüne 70, Sekbancubaşıya 20.

Fodla alanlar: Kaçar çift aldıkları:
Sekbancu Kethüdasına 4, Sekiz nefer sekbancu bölükbaşılarına (birer çiftten) 8, Sekbancu bölüğüne 46, Turnacıbaşıya, Turnacı Kethüdasına 3, Turnacı Bölükbaşısına (birer çiftten) 4, Turnacı bölüğüne 15, 67’inci cemaat Hasekisine 8, 67’inci cemaat Kethüdasına 2, 67’inci cemaat Bölükbaşısına 1, 67’inci cemaata 17, 66’ıncı cemaat Hasekisine 8, Kethüdasına 2, 66’ıncı cemaatin iki Bölükbaşısına 2, 66’ıncı cemaat bölüğüne 12, 49’uncu cemaat Hasekisine 9 çift fodla tevzii yapılır.
- asırda bu miktarlarda artış gözlendiği belgelerden anlaşılıyor.
Fodla alanlar, kaçar çift aldıkları:
Sekbanbaşıya 40, Sekbanlar Katibine 5, Sekbanlar Kethüdasına 5, Sekbanlar Çavuşuna 1, Sekban Bölükbaşlarına 55, Sekban orta ve tazılarına 117, Atlı Sekbanların her birine 3, Zağarcıbaşıya 25, Zağarcılar Katibine 2, Atlı Zağarcıların her birine 3, Zağarcı ortalarıyla Zağar Sekbancubaşıya 20, Sekbancu ortalarıyla Sekbanlara 46, Sekbancu oda kethüdalarına 4, Turnacıbaşıya 9, Turnacı ortalarına 15, Baş Hasekiye 8, Birinci Haseki ortasına 25, İkinci Hasekiye 7, İkinci Haseki ortasına 20.
Üçüncü Hasekiye 7, Üçüncü Haseki ortasına 15, Orta cami imamına 4, İstanbul ağasına 15, Cemaat ortalarına 80, Yeniçeri Katibine 40, Kethüda Beğe 40, Başçavuşa 10, Ocak Muhzırına 7, Kethüdayerine 10, Orta Çavuş’a 4, Küçük Çavuş’a 3, Zenberekcibaşıya 2, Küçük Fodla Kâtibine 12, Etmekçi Başıya 12, Fodla Sayıcıya 12, Fodla fırını ambarcısına 10, Fodla fırını kantarcısına 10, Ağa kapusu baş şagirdine 7, Yeniçeri Efendisi kalemi Başşagirdine 8, Yeniçeri Efendisi kalemi şagirdlerine 20, Orta cami hatibine 7, Anadolu Ağasına 8, Rumeli Ağasına 7…

Haseki sultanlar için ekmek ve beslenme ise ayrı bir önem arz etmektedir:
“Haseki Sultanlar padişahtan izin alırlarsa bazı Yahudi kadınlar saraya gelip yanlarına girerler. Bunlar son derece kıvraktır ve onlara ince ve ilginç iş işlemesi (örgü yapmayı) öğretmek bahanesiyle makyaj sanatının inceliklerini gösterirler. Bir kez hadımlarla işlerini yoluna koyduktan sonra maharetli dalkavukları ile içli dışlı olurlar, hasekilerce iyi karşılanırlar. Hatta nüfuzları altına alırlar. Satmak istediklerini dışarıya götürür; almak istediklerini getirirler ve böylece çok zengin olurlar…
Yaz mevsiminin nispeten hareketli geçmesine, taşlıklarda havuz başlarında ve bahçelerde eğlenceler düzenlenmesine karşılık kış aylarında kadınefendiler, dairelerindeki ocağın ateşi karşısında, cariyeler tandırbaşlarında, şekerleme, macun, kokulu kaymak, yemiş, meyve yiyerek şerbet, kahve ve çubuklar içerek harem hamamında yıkanarak düzgünlerini (makyaj) yenileyerek masallarla avunarak bekiz, kös, sürme (dokuz taş) oynayarak saz ve söz dinleyerek saraya özgü komik oyun sergilemelerini defalarca izleyerek ve ibadet ederek uzun bir mevsimi geçirirlerdi.
Kadınefendilerin bir ayrıcalığı da tayinatlarıydı. Saray mutfağında pişen yemeklerden ayrıca, sevdikleri yemekleri hazırlatmak isteyen Valide Sultan ve kadınefendiler, mevsimlere göre tahsis edilen, örneğin günde 5 okka et, 3 tavuk, 2 okka sadeyağ, 1 tabak kaymak, 200 dirhem bal, 4 has ekmek, 1 okka meyve;
ayrıca yaz günlerinde eksik edilmeyen 1 denk kar ile kendi özel mutfaklarında aşçı cariyelere spesiyaliteler hazırlatırlardı.
Hasekilere kalaylanmış bakır kaplar ve çini tabaklarla servis yapılması adetti. Harem kadınları kendi aralarında nefis yemekler yaparlar;

şerbetleri karla soğuturlar, parmezan peynirinden başka peynir yemezlerdi.”
Haseki sultanların has ekmekleri bugün selâtin ekmeklerini gündeme getirir mi bilinmez ama evine ekmek götüremeyen emekli ya da çalışanların sayısında hayli artış olduğu âşikâr.
Ekonomi politiği olmayan milliyetçiliklerin, devrimciliklerin, ulusalcılıkların, muhafazakârlıkların ekmek yoksa ne önemi var?
Her Allah’ın günü bir tarım arazisinin işgal edildiğini duyuyoruz. Amasya Çambükü köyünden Menekşe Hanım’ın bamya tarlasını işgal eden Organize Sanayi Bölgesi heveslileri sanayileşmeye zerre katkı sunabildiler mi?
Zeytinlikler, ormanlar, meralar uyduruk vahşi madencinin ruhsatına alt edilmesi gereken problem olarak yansırken ırmaklarımız kirletilmeye devam ediyor, çıkarılan altınlar ise Merkez Bankasının rezervine katre dirhem olmuyor.
Türk tarihinden ve mitolojisinden bile haberi olmayan sözde Türkçüler; Atatürk’ün Onuncu Yıl Nutku’ndaki felsefeden nasipsiz, Gençliğe Hitabe’yi bile ezberleyememiş Atatürkçü geçinenler; İslâm’ın o garip yolcusunun ruhundan bihaber, hadnaşinaslar, kul hakkı yiyenler, emanete hıyanet edenler, adaletle hükmetmeyenler, emaneti ehline vermeyenler, velhasıl dini siyasete alet edenler, muhafazakârım iddiasına rağmen muhafaza edilmesi gereken ne varsa iğdiş edip çöpe atılmasına vesile olanlar;
bütün bunlar kimlik aidiyeti üzerinden siyasi rant elde ederken hiçbiri vatan dedikleri toprakları zerre miktar korumadılar. Meralar, ormanlar, zeytinlikler;
su ve toprak kaynakları sömürülürken, vahşi madenciler ülkenin bütün yer altı servetlerini çalıp götürürken aidiyetler üzerinden halkın bir kısmını siyasi çıkarları için, elde ettikleri makamların idamesi için konsolide edip birbirine düşürmeyi siyasi başarı olarak telakki ettiler.
Edebildiler.

Ekonomi politiği olmayan bu aidiyet iddialarının sadece o aidiyetlere zararı olmadı.
Bütün insanlığa, insanlığın geleceğine, iklime, coğrafyaya, doğal kaynaklara zararı oldu.
Artık savundukları o kimlikler kaç damla su tasarrufu yapar, bilemem.
Bir buğday başağı yeşertmek için bir avuç toprağı muhafaza edebilirler mi, o da meşkuk…
Temsil ettiklerini sandıkları milleti de, ümmeti de, halkı da bölüp parçalamaya devam ederler ancak…
Kazanan hep o vahşi madenciler, silah tüccarları, hep o kötücül küreselciler olur maalesef…
Fakat yeise düşmek inanan bir insana yakışmaz.
Ümitvar olmak için yüzde bir şans olsa da ona sarılmak gerekmez mi?
Çünkü hâlâ şu atasözünü belleklerinde muhafaza edenler olacaktır:
“Gün gelir ki; bir avuç altının olacağına bir avuç toprağın olsun diyeceksin…”
*Lütfü Şehsuvaroğlu, Milliyetçilik ve Namık Kemal, Ankara 2008
**Ocak Muhzırı, Vezir-i azamdan muayyen fodla aldığı için Sekbanlar fırınından üç çift noksan verilirdi. Kavanin-i Yeniçeriyan. Varak 26 B
***Necdet Sakaoğlu, Saray-ı Hümayun, Denizbank Yayınları, İstanbul 2002