Metin Akgün tarafından kaleme alınan bu yazı, modern toplumda bireylerin fiziksel yakınlığa rağmen yaşadığı derin ruhsal kopuşu ve yalnızlık temasını ele almaktadır. Teknolojinin ve dijitalleşmenin etkisiyle komşuluk ile akrabalık bağlarının zayıfladığına dikkat çeken yazar, samimiyetin yerini gösterişin aldığını vurgular. Gerçek yalnızlığın boş bir odada tek başına kalmak değil, kalabalıklar içinde anlaşılamamak ve paylaşacak kimseyi bulamamak olduğunu savunur. Batı medeniyetinin dayattığı yüzeysel inceliklerin insanları öz değerlerinden ve içtenlikten uzaklaştırdığı ifade edilir. Bu sosyal izolasyondan kurtulmanın yolu olarak, insanların birbirini gerçekten dinlemesi ve maskelerden arınmış sahici bağlar kurması önerilir. Son olarak, geleceği kurtarmak adına genç nesillere bu manevi değerlerin yeniden kazandırılması için ciddi adımlar atılması gerektiği vurgulanır.
Sosyal medyada denk geldiğim “Ah ah, nerede o eski günler?” başlıklı bir paylaşımı birden fazla izledim. Sanırım yapay zekâ ile de düzenlenmiş bu paylaşım, yaşadığımız sorunların belki de ana eksenine işaret ediyordu. Bu paylaşımda minik bir “bebişe” mikrofon uzatılıyor ve “Neden dertlisin bebiş?” sorusu yöneltiliyordu.
“Bebiş”, kendisine yöneltilen bu soruya verdiği cevapta; “Ah ah bacım, nerede o eski günler? Komşuluk, akrabalık bitmiş; kimse kimsenin kapısını çalıp da ‘bir çay demle de iki lafın belini kırak’ demiyor. Herkes porsuk gibi inine çekilmiş, elindeki telefonun ekranına gömülmüş halde; kurtarabilirsen kurtar. Sonra da kalkıp ‘Biz niye yalnızız?’ diye ağlaşıyor. Bir bardak çayın hatırını bilmeyen yoz insanlar olduk. Tüh tüh kalıbımıza! Neyse bacım gözlerim doldu, ağlayacağım şimdi… Kapat!” diyen paylaşımı dinledim ve düşündüm.
Yalnızlık nedir diye sorulduğunda yaygın tanımlamada; çoğu zaman, “boş bir odada tek başına oturmaktır” denerek açıklanır. Bu genel açıklamanın ışığında çok düşündüm: Gerçekten niçin yalnızlaştık? Oysa ıssız adada veya dağda mahsur da değildik. Gönül dostlarıyla özel sohbetlerde sordum; aldığım cevaplardan hareketle yazmaya yöneldim. Gönül dostlarıyla yaptığım sohbetlerde fark ettim ki: “Yalnızlık kalabalıkta başlıyor…”
Yalnızlık nedir sorusunun kavramsal karşılığı; “…bir insanın boşluk duygusuyla karışık, kendini dünyadan kopmuş hissetme duygusudur. Yalnızlık, arkadaş eksikliğinden veya başkalarıyla birlikte olma arzusundan daha da öteye giden bir duygudur…” diye sıralanan açıklamalar var.

Açıklamaların devamında; “…gerçek yalnızlık, çevrende aynı hayalleri paylaştığın kimsenin olmamasıdır. İçimizdeki boşluk hissi, geçmişte takılı kalma ve anı yaşayamama da bizi yalnızlaştırabildiği gibi; yaşadığımız travmaların ardından bağlanma korkusundan kaynaklanan, güvenli bağlanamama nedeni ile de ortaya çıkabildiği” hususlarını da göz önünde bulundurarak değerlendirdiğimizde; asıl yalnızlık, kalabalıkların ortasında, seslerin yükseldiği, insanların birbirine dokunduğu ama kimsenin kimseye gerçekten temas etmediği anlarda başladığı da önemli bir husustur. Böyle bir süreçte dışarıdan bakıldığında hareket, gülüş, sohbet vardır; fakat içeride derin bir sessizlik yankılanır. Günümüz dünyasında insanlar birbirine hiç olmadığı kadar yakın görünüyor. Gerek çalıştığımız gerek yaşadığımız her ortam kalabalık değil mi? Aynı ofislerde çalışıyor, aynı sokaklardan geçiyor, aynı ekranlara bakıyoruz. Fakat bu fiziksel yakınlık, çoğu zaman ruhsal bir mesafeyi de gizliyor. Paylaşımın yerini gösteriş, sohbetin yerini bildirim, dinlemenin yerini aceleyle verilen cevaplar aldığında, insan kendisini görünmez hissetmeye başlıyor bir anda. Yalnızlık, aslında bir iletişim eksikliğinden çok, bir anlaşılma eksikliğinin sonucudur.
Yanımızda insanlar olabilir; fakat kalbimizin yükünü, korkularımızı, kırılganlıklarımızı güvenle bırakabileceğimiz bir omuz bulamazsak, kalabalıklar içindeki varlığımız anlamını yitirir.
Bu yüzden yalnızlık, insanın dünyayla değil, çoğu zaman kendisiyle kuramadığı bağda büyür.
Bir önceki yazılarımda da vurguladığım bir husus vardı: “Medeniyet Medeniyet Diyoruz ya” başlıklı yazımızda medeniyet kavramının günümüzde yanlış yorumlandığına dikkat çektik. Batı medeniyetinin insanlara “incelik ve zarafet” vaat ederken aslında onları samimiyetten uzaklaştırdığına dikkat çekerken; bize özendirme suretiyle dayatılan zarafet ve incelikteki ifrat derecesi, rahatın keyfe, güzelin fanteziye dönüştüğü noktada ortaya çıkmaktadır. Zarafet, inceliği verirken karşılığında içtenliğimizi, samimiyetimizi almakta; bu yaşayış sürecinde de bizi biz kılan değerlerden uzak olan, bize ait olmayan bir yaşayış içerisine hapsolduğumuza ve insanın küçüldüğüne dikkat çekmiştim.
Bizi biz kılan değerlerden kopan toplumda bu değişim hızlandıkça ilişkiler yüzeyselleşiyor. Zaman kaygısı, performans baskısı, “başarılı görünme” zorunluluğu, insanın iç dünyasını geri plana itiyor. Kimse düşmek, yorulmak, yardıma ihtiyaç duymak istemiyor.
Oysa insanı insana en çok yaklaştıran en derin ilişkiler, tam da bu kırılgan anlarda kurulur.
Yalnızlık, kırılganlığın gizlenmesi ve saklanan yaralarla büyürken; yakınlık ise onun paylaşılmasıyla azalır.
Bu tablo karşısında, böyle bir çağda yapılması gereken şey, insanı yeniden “dinlemek”tir.
Çocuğun masum sorusunu, yaşlının hafızasında gezinen hatıraları, gencin içini kemiren kaygısını, bir dostun kelimelere dökemediği sessizliğini… Dinlemek; düzeltmek için değil, varlığımızla eşlik edebilmek, yanında olduğumuzu hissettirmek içindir. Çünkü insan, kendini anlatabildiği yerde değil; anlaşıldığını hissettiği yerde iyileşir. Yalnızlık kalabalıkta başlar; fakat kalabalığın içindeki küçük, sahici temaslarla azalır.
Bir tebessüm, içten bir “nasılsın?”, yargısız bir sohbet, insanın ruhuna kapı açar. Belki dünyayı değiştirmeyiz ama bir insanın dünyasında anlamlı bir fark oluşturabiliriz. Sonuçta hepimiz görülmek, duyulmak ve değer verilmek isteriz.
Bizi birbirimize yaklaştıracak olan daha fazla kalabalık değil; daha derin ilişkiler, daha gerçek bağlardır.
Ve belki de asıl cesaret; kalabalıkta kaybolmak yerine birinin yanına oturup onu dinlemek, onunla duygusal bağ kurarken bir bardak çayın sıcaklığında “iki lafın belini kırmak”, gönül dünyasında yer edinmek ve hiçbir kaygı duymadan arayabilecek bir dostluk köprüsü kurmaktır. Asıl sorun bu noktada başlıyor: Kaybederken yarını kazanmak için, istiklal ve istikbalin teminatı olacak gençlerimizi, çocuklarımızı bu değere sahip kılmak için neyi, nasıl yapmalıyız? Bu ana eksende, yarın daha geç kalmadan ciddi çalışmalar yapılması gerektiğini düşünüyoruz.