Bu köşe yazısı, Christopher Nolan tarafından yönetilen yeni The Odyssey uyarlamasının sinema dünyasındaki yankılarını ve sanatsal başarısını ele almaktadır. Yazar, filmin yüksek puanlarını ve teknik görkemini vurgularken, yönetmenin kullandığı doğrusal olmayan anlatım tarzının aslında Homeros’un orijinal destanındaki zamansal kırılmalarla örtüştüğünü savunmaktadır. Eserdeki tanınma sahneleri ve karakterlerin psikolojik derinliği felsefi bir bakış açısıyla incelenerek, mitolojik unsurların modern sinemadaki dönüşümü analiz edilmektedir. Ayrıca yazı, Nolan’ın büyük bütçeli yapımına alternatif olarak Uberto Pasolini’nin daha sade ve karakter odaklı olan The Return filmine de dikkat çekmektedir. Sonuç olarak kaynak, klasik bir metnin sinema aracılığıyla nasıl yeniden anlam kazandığını ve evrensel kalmayı nasıl başardığını açıklamaktadır.
Christopher Nolan’ın uzun süredir merakla beklenen The Odyssey uyarlaması, nihayet vizyona girdi ve beklentileri fazlasıyla karşılayarak eleştirmenlerden olumlu tepkiler aldı. Film ve dizi inceleme platformlarından Rotten Tomatoes‘ta yüzde 90 bandında seyreden skoruyla yönetmenin Oppenheimer (2023), Interstellar (2014), Inception (2010), The Dark Knight (2008), The Prestige (2006) ve Memento (2000) gibi kült filmlerini yakalayan The Odyssey, IMDb’de 217 bin kullanıcıdan ortalama 8.5 ve Metacritic‘te de ortalama 90 puan kazanarak yönetmenin kariyerinin en fazla beğenilen yapımlarından biri unvanını da kazandı. Homeros’un ölümsüz destanını başarıyla beyazperdeye taşıyan film, birçok eleştirmen tarafından “yılın filmi” ve “sinemasal bir başyapıt” olarak nitelendirildi. Matt Damon’ın yorgun ve karizmatik Odysseus performansı, Anne Hathaway’in derin Penelope yorumu ve Robert Pattinson’ın etkileyici oyunculuğu, filmin en çok konuşulan yönleri arasında yer aldı.
Elbette her büyük yapımda olduğu gibi bazı eleştirmenler destanın parçalı yapısından kaynaklanan tempo sorunlarına, mitolojik unsurların geri plana atılmasına ve modernleştirilmiş diyaloglara dikkat çekti; bazı oyuncu seçimleri ve orijinal eserin yorumlandığı sahnelerin bir kısmı eleştirildi. Ancak genel kanı, filmin görsel ihtişamı, duygusal derinliği ve sinemasal cesaretiyle Nolan’ın filmografisine yeni ve parlak bir sayfa eklediği yönünde.
Sonuç itibarıyla, teknolojinin tüm olanaklarından yararlanılarak yaklaşık 250 milyon ABD dolarına mal olmuş bir filmden bahsediyoruz. Nolan, önceki filmlerinde olduğu gibi IMAX 70 mm teknolojisini kullanarak destanın görsel ölçeğini sinemada nadir görülen bir ayrıntı düzeyiyle perdeye taşıyor.
Açıkçası, yaklaşık MÖ 8. yüzyılda Homeros tarafından yazılan ve sinema-televizyon tarihinde defalarca uyarlanan Odysseia‘yı yeniden filme çekilmiş hâliyle izlemek, alışılmış bir yeniden çevrim deneyiminden çok farklı hissettiriyor. Bunun nedeni, Nolan’ın bu kez yalnızca Homeros’un öyküsünü değil, anlatma biçimini de kendi sinema diliyle buluşturması.
Aslında bu anlatım biçimi, Nolan’ın sinemasından çok daha eskidir. Nolan’ın imza hâline getirdiği parçalı, doğrusal olmayan anlatı tekniği, Homeros’un Odysseia‘sında ilk büyük örneklerinden birini bulur. Homeros da destanına ortadan başlar. Odysseus’un yolculuğunun ilk yıllarını, Troya’dan (Truva) ayrılışını, Kikonlarla ve Kyklop’la (Polyphemus) karşılaşmasını, okura değil, Phaiaklar sarayındaki bir ziyafette Odysseus’un kendi ağzından, geriye dönük bir anlatı (analepsis) olarak aktarır. Yani destan zaten kendi zamansallığını kırar; olayların kronolojik sırası ile anlatının sunuluş sırası örtüşmez.
Bu açıdan bakıldığında, film eleştirmenlerinin “parçalı yapı” olarak eleştirdiği tempo sorunları, aslında kaynağın kendisinde zaten var olan bir özelliğin sinemaya taşınmasıdır. Sorun uyarlamanın sadakatsizliğinde değil, sözlü anlatının doğrusal olmayan mantığının görsel bir ortama aktarılmasının getirdiği ikilemde yatar.
Odysseia‘nın duygusal omurgası, aslında bir dizi “tanınma sahnesi”nden oluşur. Köpeği Argos’un onu tanıması, dadısı Eurykleia’nın yara izinden onu tanıması, Penelope’nin yatak sırrıyla onu sınaması, oğlu Telemakhos’un babasını tanıması… Her biri, Hegel’in Tinin Fenomenolojisi‘nde geliştirdiği “tanınma” (Anerkennung) kavramıyla dikkat çekici bir yapısal benzerlik gösterir. Özne, kendi kimliğini ancak bir başkasının onu tanımasıyla, onun bakışında yeniden kurarak var eder. Odysseus yirmi yıl sonra kendi evinde bir yabancıdır; kimliği, dışarıdan gelen bir tanımayla yeniden inşa edilmek zorundadır.
Filmde bu tanınma sahnelerinin hangi sırayla kurulduğu, kimin önce kimin sonra gerçeği öğrendiği ve tanınma anlarının ne ölçüde ertelendiği doğrudan yönetmenin yorumudur. Üstelik metin de bu konuda katı değildir. Metin, bu sahnelerin dramatik ağırlığını yorumlamaya elverişli bir esneklik sunar; sözlü anlatım geleneği de bu açıklığı güçlendirir.

Penelope’nin kayınpederi Laertes için gündüz dokuyup gece gizlice söktüğü kefen, edebiyat tarihinin en güçlü zaman metaforlarından biridir. Bergson’un süre (durée) kavramı, zamanın ölçülebilir birimler hâlinde değil, nitel bir akış olarak deneyimlenmesini anlatır. Penelope’nin bekleyişi bu düşüncenin edebiyattaki en güçlü karşılıklarından biridir. Onun zamanı, saatle ölçülen bir bekleme değil, kendi kendini sürekli yeniden üreten, ilerlemeyen bir süredir.
Eleştirmenlerin işaret ettiği “mitolojik unsurların geri plana atılması” da aslında tesadüfi bir tercih değil. Athena’nın doğrudan müdahalesi, Poseidon’un öfkesi ve tanrısal iradenin insan eylemini biçimlendirmesi; bunların tümü, kader ile özgür irade arasındaki ilişkiyi kadim bir çerçevede kurar. Modern bir anlatı, seyirciye tanrısal müdahaleyi inandırıcı kılmak yerine genellikle onu psikolojikleştirir ya da metaforlaştırır (bir rüya, bir sezgi, bir “iç ses” olarak). Bu da metnin teolojik zeminini sessizce bir özerklik anlatısına dönüştürür. Odysseus artık tanrıların oyuncağı değil, kendi kararlarının failidir. Bu kayma, destanın ahlaki evrenini kökten değiştiren ama nadiren tartışılan bir müdahaledir.
Homeros, anlatısını kapatmayan, her okurun kendi kavramsal çerçevesiyle yeniden doldurabileceği boşluklar bırakır. Bu bir tesadüf olarak görülmemelidir. Bu üslup, daha ziyade, epik anlatının sözlü performans geleneğinden gelen, tekrar ve varyasyona açık yapısının bir sonucudur. Metni her okuyuşta “hâlâ güncel” bulmamızın nedeni gizemli bir evrensellik değil, tam da bu yapısal açıklıktır.
Bu yüzden sinema salonundan çıkarken hissedilen o tuhaflık aslında bir eksiklik değil, filmin doğru bir şey yaptığının psikolojik işareti. Nolan’ın kamerası neyi öne çıkarıp neyi geri plana attıysa, o seçim bizi metne geri gönderiyor; tanınma sahnelerinin sırası, tanrıların sessizliğe gömülmesi, Penelope’nin bekleyişinin nasıl kurgulandığı, hepsi aslında Homeros’un bize bıraktığı o boşluğun bir yorumu. Üç bin yıl önce yazılmış bir metnin hâlâ tartışılabilir olması, içinde gizli bir hakikat saklamasından değil, hiçbir zaman bütünüyle kapanmamış olmasından kaynaklanır. Nolan’ın filmi de bu boşluğu kapatmıyor; yalnızca onu kendi yorumuyla yeniden dolduruyor. Böylece Odysseia tüketilen değil, her yeniden anlatılışında yeni anlam katmanları kazanan bir metin olarak yaşamayı sürdürüyor.
***
Bu arada, Nolan’ın gişe canavarı The Odyssey filminin gölgesinde kalsa da, Uberto Pasolini’nin yönettiği The Return (Dönüş, 2024) destanın gözden kaçırılmaması gereken daha naif uyarlamalarından biri. Homeros’un metnindeki fantastik canavarları ve mitolojik şovları bir kenara bırakan film; savaştan travmalarla dönen bir adamın ve evini işgal eden taliplerle kuşatılmış bir kadının psikolojik yıkımına odaklanıyor. Başrollerdeki Ralph Fiennes ve Juliette Binoche, karakterlerin yaşadığı yabancılaşmayı, hayatta kalan suçluluğunu ve bir evliliğin sessizce çöküşünü muazzam bir kimya ve dramatik derinlikle ekrana taşıyor. Eğer Hollywood aksiyonu yerine, The Guardian’ın da övdüğü karakter odaklı, ağır tempolu, karanlık ve gerçekçi bir dönem draması izlemek isterseniz bu filme de mutlaka şans vermenizi öneririm.
