1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Özgür Çelik
  4. Düzen olmadan yükseliş, kalıcı olmayan ittifaklar

Düzen olmadan yükseliş, kalıcı olmayan ittifaklar

featured

Bu araştırma, günümüz uluslararası siyasetinde orta ölçekli güçlerin kalıcı ittifaklar kurma çabalarının neden başarısızlığa mahkûm olduğunu ve küresel hiyerarşinin pragmatik gerçeklerini analiz etmektedir. Yazar, dünyayı şekillendiren “yükselen büyük güçler” döneminin demografik krizler ve ekonomik durgunluk nedeniyle sona erdiğini, bu durumun süper güçler ile diğer devletler arasındaki makası daha da açtığını savunmaktadır. QUAD gibi yapılar kalıcı birer çözümden ziyade mevcut istikrarsızlığın birer belirtisi olarak sunulurken, devletler arasındaki ilişkilerin artık ideolojik bloklar yerine geçici çıkar yakınlaşmaları üzerine kurulduğu vurgulanmaktadır. Metne göre, uluslararası sistem kurallara dayalı nostaljik bir düzenden uzaklaşarak, her meselenin tek tek müzakere edildiği parçalı ve pragmatik bir sürece evrilmektedir. Sonuç olarak, orta güçlerin kolektif bir dayanışma sergilemek yerine, hayallerden uzaklaşıp stratejik hesaplara dayalı kısa vadeli ortaklıklarla hareket etmesi gerektiği ifade edilmektedir.

 

Kanada Başbakanı Mark Carney, ocak ayında Davos’ta orta ölçekli güçlere hitaben yaptığı konuşmada, “Müzakere masasında yer almayanlar, sonunda menüde yer alır.” dediğinde salondan büyük alkış aldı. Bu söz, Brüksel’den Yeni Delhi’ye, Tokyo’dan Brasília’ya kadar pek çok başkentte hissedilen gerçek bir kaygıyı dile getiriyordu: Büyük güçlerin rekabet ettiği bir dünyada, yalnızca pazarlık konusu hâline gelme korkusu.

Bu kaygıya verilen cevap ise son dönemde neredeyse her strateji belgesinde tekrar ediliyor: Orta güçler bir araya gelmeli, “benzer düşünen ortaklarla” iş birliği yapmalı ve büyük güçlere karşı denge oluşturmalıdır. Ancak Carney, Davos’taki konuşmasından yalnızca birkaç gün sonra Pekin’e giderek Kanada’nın Çin elektrikli araçlarına uyguladığı gümrük vergilerini düşürmesi karşılığında Çin’in Kanada kolza tohumu ithalatını kolaylaştırması üzerine pazarlık yaptı. Böylece orta güçler arasında dayanışmayı savunan kişi, daha söylediklerini hayata geçiremeden kendi tezini fiilen çürütmüş oldu. Üstelik bunu yapan tek lider de değildi.

Bu küçük olay, basit bir anekdot olmanın ötesindedir. Günümüzde dünya düzeni üzerine yürütülen tartışmaların merkezindeki daha büyük bir yanılgıyı ortaya koymaktadır. Bu yanılgı aynı anda üç farklı alanda kendisini göstermektedir: Koalisyon hayali kuran orta güçlerde, artık eskisi gibi yükselmeyen “yükselen güçlerde” ve çözüm olarak sunulan ancak aslında mevcut sorunların yalnızca bir belirtisi olan QUAD (Dörtlü Güvenlik Diyaloğu) gibi minilateral oluşumlarda.

 

ORTA GÜÇLER ARASINDAKİ İŞ BİRLİĞİ: BAŞARISIZLIKLARIN HİKÂYESİ

Yakın geçmişe bakmak bile orta güçler arasındaki iş birliği refleksinin ne kadar kırılgan olduğunu göstermeye yeterlidir. COVID-19 salgını sırasında aşılar kıtlaştığında uluslararası dayanışma yalnızca birkaç hafta sürdü. Avrupa Birliği ihracat kontrolleri uygulamaya başladı; “dünyanın eczanesi” olarak anılan Hindistan ise ikinci salgın dalgasıyla karşılaşınca ihracatını durdurdu.

Benzer bir durum Donald Trump’ın Nisan 2025’te uygulamaya koyduğu ve neredeyse bütün ticaret ortaklarını hedef alan “Kurtuluş Günü” tarifelerinde de yaşandı. Böyle büyük bir şokun ortak tepki doğurması beklenirdi. Ancak sonuçta her ülke kendi başına Washington’ın yolunu tuttu. Kimse Brüksel’i, Tokyo’yu ya da Seul’ü aramadı; herkes Beyaz Saray ile tek başına pazarlık yapmayı tercih etti.

Bunun temel nedeni oldukça basit bir güç hesabıdır: Dünya gerçekte çok kutuplu değil, hiyerarşiktir. Zirvede iki süper güç bulunurken, onların altında çok sayıda küçük ve orta ölçekli devlet yer almaktadır. Bu iki güç ile geri kalan ülkeler arasındaki fark o kadar büyüktür ki, orta güçlerin oluşturabileceği en geniş koalisyon bile bağımsız bir güç kutbu yaratamaz. Üstelik böyle bir koalisyon büyüdükçe, ortak çıkarları korumak daha da zorlaşır. Çünkü hiçbir üye, liderliğin siyasi ve ekonomik maliyetlerini üstlenmeye gönüllü değildir.

Bugün işleyen minilateral oluşumlar da orta güçlerin kendi başlarına örgütlenebilmelerinden dolayı değil, arkalarında onları destekleyen büyük bir gücün bulunması sayesinde ayakta kalmaktadır.

Ancak bundan hareketle tek gerçekçi seçeneğin güçlü bir devletin himayesine koşulsuz bağlanmak olduğunu söylemek de doğru değildir. Orta güçler arasında gelişen ilişki, aslında ne klasik bir ittifaktır ne de kesin bloklaşmadır. Ortaya çıkan şey çok daha sınırlı ve pragmatik bir olgudur: geçici çıkar yakınlaşmaları.

Bunun en iyi örneklerinden biri Avrupa ile Hindistan arasındaki ilişkidir. Ocak ayında taraflar serbest ticaret anlaşması ve güvenlik ortaklığı imzaladı. Avrupa savunma sanayisi, Hindistan’ın bazı askerî alımlarında Rusya’nın yerini almaya başladı. Her iki taraf da Hint-Pasifik’in daha açık olmasını ve Çin’e bağımlılığın azalmasını istemektedir.

Bununla birlikte Hindistan, Brüksel istedi diye Moskova’dan uzaklaşmayacaktır. Ayrıca Hindistan Çin’i doğrudan sınır komşusu ve askerî rakip olarak görürken, Avrupa açısından Çin daha çok ticaret ve teknoloji alanındaki bir sorundur. Dolayısıyla güçlü iş birliği ile derin görüş ayrılıkları aynı siyasi paketin içinde birlikte var olabilmektedir. Her konu tek tek müzakere edilmekte, hiçbir ilişki kalıcı bir blok mantığı üzerine kurulmamaktadır.

İşte çağımızın asıl özelliği budur: Eski düzenin hukuken varlığını sürdürdüğü ancak fiilen bağlayıcılığını kaybettiği, yeni düzenin ise henüz ortaya çıkmadığı bir geçiş dönemi. Böyle dönemlerde devletler ortak tehditler karşısında benzer tercihler yapabilir; örneğin tek bir ülkeye bağımlı olmak yerine çeşitlendirmeyi tercih edebilirler. Ancak bu ortak yönelim, gerçek anlamda bir ittifak değildir. Koşullar değiştiğinde bu yakınlaşma da sona erer.

ARTIK KİMSE GERÇEK ANLAMDA YÜKSELMİYOR

Orta güçlere ilişkin bu gerçeklik, daha büyük bir tarihsel dönüşümle kesişmektedir: Yaklaşık iki yüz yıldır dünya siyasetini şekillendiren “yükselen büyük güçler çağı” sona ermektedir.

Sanayi Devrimi’nden itibaren devletler aynı anda ekonomik büyüme, nüfus artışı ve askerî güç kazanabiliyorlardı. Bu süreç önce Prusya’yı, ardından sanayileşen Amerika Birleşik Devletleri’ni, Japonya’yı ve son olarak Çin’i büyük güçler arasına taşıdı.

Bugün ise bu dinamik tarih boyunca görülmemiş ölçüde yavaşlamaktadır.

Dünya genelinde verimlilik artışı durgunlaşmıştır. Son on yılların teknolojik gelişmeleri, demiryolu, elektrifikasyon ya da kanalizasyon sistemlerinin geçmişte yarattığı kadar köklü dönüşümler gerçekleştirmemektedir. Yapay zekâdan dahi beklenen ekonomik katkı, birçok ciddi tahmine göre yıllık büyümeye yalnızca yaklaşık yüzde bir ilave etmekten ibarettir. Bu ise yaşlanan nüfusların oluşturduğu yükü telafi etmeye yetmeyecektir.

Demografik tablo da aynı ölçüde çarpıcıdır. Dünya nüfusunun yaklaşık üçte ikisi artık doğurganlık oranlarının nüfusun kendini yenileme seviyesinin altında olduğu ülkelerde yaşamaktadır. Önümüzdeki 25 yıl içinde Çin, bugün Avrupa Birliği’nde çalışan toplam insan sayısından daha fazla iş gücünü kaybedecektir. Japonya, Rusya, İtalya ve Almanya gibi ülkelerde çalışan nüfus azalırken emekli sayısı hızla artmaktadır.

Büyük güç olmanın üçüncü klasik yolu olan toprak fetihleri de artık çok daha maliyetlidir. Nükleer silahlar, hassas güdümlü sistemler ve insansız hava araçları nedeniyle küçük silahlı gruplar bile büyük zırhlı birlikleri etkisiz hâle getirebilmektedir.

Bu bağlamda Çin, çağımızın son büyük yükselen gücü olarak zirvesine yaklaşmaktadır. Çin’in büyüme modeli üç riskli varsayıma dayanmaktadır: Brüt üretimin gerçek verimden daha önemli olduğu, birkaç stratejik sektörün bütün ekonomiyi taşıyabileceği ve otoriter yönetimin demokratik rekabetten daha yüksek dinamizm sağlayacağı düşüncesi.

Bu yaklaşım dışarıdan etkileyici görünse de altında ciddi sorunlar biriktirmektedir: Çöken emlak sektörü milyonlarca ailenin birikimlerini eritmiş, gençlerin önemli bir bölümü yeterli eğitim alamamış ve emeklilik sistemi hızla sürdürülemez hâle gelmiştir.

Bu tablo, 1970’ler ve 1980’lerde uzay programları ve devasa savunma sanayisi kurmasına rağmen sonunda temel ekonomik yapısı çöktüğü için dağılan Sovyetler Birliği’ni hatırlatmaktadır.

Birçok kişinin geleceğin büyük yükselen gücü olarak gördüğü Hindistan ise genç nüfusa sahip olmasına rağmen eğitim, sanayi ve altyapı alanlarında hâlâ ciddi eksiklikler yaşamaktadır.

Amerika Birleşik Devletleri’nin göreli üstünlüğü ise kendi olağanüstü performansından çok, rakiplerinin daha hızlı yaşlanması, daha fazla borçlanması ve yapısal olarak daha kırılgan hâle gelmesinden kaynaklanmaktadır.

Bütün bunların sonucu, eşit güçlerin oluşturduğu çok kutuplu bir dünya değildir. Ortaya çıkan tablo, yaşlanan büyük güçlerden oluşan kapalı bir kulüp ile onların çevresindeki orta güçler, gelişmekte olan ülkeler ve kırılgan devletlerden oluşan yeni bir uluslararası sistemdir.

Kısa vadede bunun önemli riskleri vardır. Gücünü kaybetmekten korkan devletler daha saldırgan politikalar izleyebilir; borç yükü ve genç işsizliği nedeniyle zayıf devletler çözülebilir; demokrasiler içeriden aşınabilir.

Bununla birlikte uzun vadede daha olumlu bir ihtimal de bulunmaktadır. Eğer yeni büyük güçler ortaya çıkmazsa, son iki buçuk yüzyılın en yıkıcı savaşlarını doğuran yükselen güç ile yerleşik güç arasındaki büyük çatışmalar da tekrarlanmayabilir.

 

QUAD: ÇÖZÜM DEĞİL, BELİRTİ

Eski düzenin çözüldüğü ancak yenisinin henüz kurulmadığı bu dönemde QUAD’ın neden önem kazandığı da daha iyi anlaşılmaktadır.

ABD, Japonya, Avustralya ve Hindistan’dan oluşan Dörtlü Güvenlik Diyaloğu resmî olarak iklim değişikliği, deniz güvenliği ve sağlık gibi alanlarda iş birliğini hedeflemektedir. Ancak gerçekte bu yapıyı bir arada tutan ortak unsur, Çin’in yükselişini sınırlandırma isteğidir.

İlginç olan, QUAD’ın resmî bildirilerinde Çin’in adının neredeyse hiç geçmemesidir. Bu diplomatik sessizlik, aslında oluşumun gerçek amacını daha görünür kılmaktadır.

Buna rağmen bu sınırlı ortak payda bile tam anlamıyla sürdürülebilir değildir. Hindistan, QUAD’ın en önemli üyesi olmasına rağmen Çin’e karşı askerî sertleşmeye sıcak bakmamakta, Rusya’nın Ukrayna’yı işgalini açık biçimde kınamamakta ve Hint-Pasifik için diğer üç ortaktan daha kapsayıcı bir vizyon savunmaktadır.

Japonya ve Avustralya ise esas olarak ABD’nin güvenlik garantisinin zayıflamasından endişe etmektedir.

Dolayısıyla QUAD, orta güçlerin bağımsız hareket edebilme kapasitesinin göstergesi değil; Washington’ın Hint-Pasifik’teki üstünlüğünü artık tek başına sürdüremediğinin bir kabulüdür.

Asıl sorun ise daha derindedir. QUAD, ABD ile Çin arasındaki yapısal güç rekabetini çözmemektedir; yalnızca bu rekabete kurumsal bir tepki oluşturmaktadır. Sıfır toplamlı bir mantık üzerine kurulan bir yapı, kendi üyeleri dışındaki devletler tarafından kabul görecek kalıcı bir uluslararası düzen oluşturamaz.

Bu nedenle QUAD, başından beri olduğu gibi bugün de bölgesel istikrarın çözümü değil, istikrarsızlığın en görünür belirtilerinden biridir.

 

GÖRÜNEN İLE GERÇEK ARASINDAKİ FARK

Uluslararası siyasetin genel seyrine bakıldığında sürekli tekrar eden ortak bir hata göze çarpmaktadır: Kamuoyu ve karar vericiler, kısa vadeli gelişmeleri uzun vadeli yapısal değişimlerle karıştırmaktadır.

Geçici çıkar ortaklıkları kalıcı ittifaklar gibi yorumlanmakta, büyük güçlerin geçici zayıflıkları yeni bir dünya düzeninin habercisi sayılmakta ve sınırlı iş birliklerinden kalıcı istikrar sonuçları çıkarılmaktadır.

Oysa ilk bakışta yeni bir düzen gibi görünen gelişmeler, çoğu zaman yalnızca değişen çıkar dengelerinin geçici yansımalarından ibarettir.

Bugünün dış politikası için çıkarılması gereken ders açıktır; ister Berlin’de, ister Ankara’da, ister Yeni Delhi’de olsun:

Daha az hayal kurmak, daha çok hesap yapmak gerekir.

İş birliğini olduğu gibi kabul etmek; yoğun ama sınırlı, konuya özgü ve şartlar değiştiğinde sona ermesi doğal görülen bir süreç olarak değerlendirmek gerekir.

Kurallara dayalı, çok taraflı ve kalıcı dünya düzeni fikri bir ideal olarak yaşamaya devam edebilir. Ancak pratik bir strateji olarak giderek daha fazla nostaljiyi andırmaktadır.

Mark Carney’nin Davos’ta orta güç dayanışmasını savunduktan yalnızca bir hafta sonra Pekin’de tek başına pazarlık masasına oturması da bunun en somut örneklerinden biridir: İlke kılığına bürünmüş bir nostalji.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!