Özgür Çelik
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Yusuf Akçura’nın “Suriye ve Filistin Mektupları”

Yusuf Akçura’nın “Suriye ve Filistin Mektupları”

featured
0
Paylaş

Yusuf Akçura’nın vefat yıl dönümü vesilesiyle kaleme alınan bu metin, yazarın 1913 tarihli Suriye ve Filistin Mektupları isimli eserindeki stratejik öngörüleri incelemektedir. Akçura, Osmanlı’nın son döneminde bölgedeki Fransız kültürel hegemonyasını, Batılı devletlerin kurumsallaşmış nüfuz çabalarını ve Siyonist yerleşimlerin disiplinli yükselişini bir stratejist gözüyle rapor etmiştir. Kaynak, imparatorluğun idari zafiyetleri ile yolsuzluklar neticesinde kaybedilen toprakları vurgularken, bu durumun karşısına milli bir alternatif konulamamasını eleştirmektedir. Bölgedeki sosyal ve ekonomik dönüşümü saha gözlemleriyle aktaran yazar, vatan savunmasının sadece sloganlarla değil, bilim, disiplin ve iktisadi teşkilatlanma ile mümkün olabileceğini savunur. Nihayetinde bu kaynaklar, Akçura’nın bir asır öncesinden yaptığı uyarıların günümüz Ortadoğu gerçekliğiyle olan sarsıcı benzerliğine dikkat çeken bir tarihi manifesto niteliğindedir.

 

Türk düşünce hayatının en berrak zihinlerinden biri olan, Türk Ocakları’nın kurucu ismi ve büyük Türkçü Yusuf Akçura’yı vefatının 91. yıl dönümünde anmak, sadece bir ismi yad etmek değil; onun bir asır öncesinden yaptığı sarsıcı uyarıların bugün Ortadoğu’nun kanayan coğrafyasında nasıl karşılık bulduğunu idrak etmektir. Akçura’nın 1913 yılında kaleme aldığı ve bugün Ötüken Neşriyat etiketiyle bizlere ulaşan “Suriye ve Filistin Mektupları”, sıradan bir seyahatnamenin çok ötesinde, yaklaşan fırtınanın anatomisidir. Akçura, imparatorluğun çöküş arefesinde bölgeyi bir stratejist gözüyle taramış, Osmanlı’nın idari zafiyetini, Batılı devletlerin sistematik kuşatmasını ve Siyonizmin “hayalden gerçeğe” dönüşen disiplinli saha örgütlenmesini bugünlere de ışık tutacak bir ferasetle kayda geçirmiştir.

 

Osmanlı Toprağında Fransız Gölgesi: Beyrut’un Kültürel Kimlik Bunalımı

Akçura’nın yolculuğu İstanbul’dan Beyrut’a doğru uzanırken, henüz gemi limana yanaşmadan hissettiği şey, imparatorluğun kültürel ve iktisadi sınırlarının çoktan aşındığıdır. Beyrut limanına indiğinde karşılaştığı manzara, bir kültürel işgalin ilanı gibidir: “İstanbul’dan Beyrut’a gidene kadar ve Beyrut’un kendisinde Fransız medeniyetinin hâkim olduğunu görmüştüm… Arap, Türk hepsi Fransızca konuşup Fransa’dan, Fransız edebiyatından, Fransız mekteplerinden bahsediyorlardı.” Akçura burada sadece bir dil değişimini değil, bir ruh değişimini anlatır. Bölgenin elitleri artık gözünü İstanbul’a değil, Paris’e dikmiştir. Beyrut’ta Osmanlı akçesi yerine Fransız frangının hakimiyeti, bu kültürel bağın iktisadi bir sömürü mekanizmasıyla nasıl perçinlendiğini gösterir. Akçura’nın tasvirinde Beyrut, Osmanlı bayrağı altında ama Avrupa’nın kalbinde atan bir şehirdir.

 

Batı’nın Metodik İstilası: Okullar, Hastaneler ve “Maksatlı İyilikler”

Akçura, Suriye ve Filistin’de dolaşırken sadece binaları değil, o binaların arkasındaki stratejik aklı inceler. Fransız okulları, Amerikan misyoner hastaneleri, Alman kurumları ve devasa bir konsolosluk ağı, Osmanlı’nın hantal bürokrasisinin yarattığı her boşluğu büyük bir disiplinle doldurmaktadır. Akçura, bu kurumlara sığ bir “yabancı düşmanlığı” ile bakmaz; aksine onların çalışma disiplinini bir ibret vesikası olarak sunar: “Bazı akıllı okuyucularım şimdi itiraz etmeye başlamışlardır: Avrupa ve Amerika Hristiyanları para sarf ediyorlar, bazı zahiri iyilikler yapmasına da yapıyorlar, ama onların gizli maksatları var… Elbette! Maksatsız bir iş yapan kişi ahmaktır.” Akçura’ya göre Batılılar hiç de ahmak değildir; onlar mektep, hastane ve hayır kurumları açarak halkın sevgisini, dillerini yayarak ticaretin anahtarını, mevcudiyetlerini hissettirerek de geleceğin siyasi haritasını kazanmaktadırlar. Akçura’nın asıl isyanı, bu “maksatlı iyiliklere” karşı Osmanlı’nın hiçbir “milli alternatif” üretememesidir.

Siyonizmin Saha Disiplini: Theodor Herzl’in Hayalinden Portakal Bahçelerine

Kitabın en vurucu ve bugün Ortadoğu trajedisini anlamak için en hayati bölümleri, Akçura’nın Siyonist kolonilerine dair gözlemleridir. İstanbul’daki paşaların “Siyonizm gençlerin kurduğu bir masaldır” dediği dönemde Akçura, Yafa ve Tel Aviv çevresinde bu masalın nasıl gerçeğe dönüştüğünü görür. O, Yahudi yerleşimlerindeki tarım kolonilerini, kooperatif tarzı örgütlenmeyi ve portakal bahçelerini hayranlıkla karışık bir ürpertiyle anlatır. Mühendislerin, mimarların ve doktorların hiçbir dış yardım almadan, kendi milli sermayeleriyle kurdukları bu yerleşimler, Akçura’nın gözünde bir “devletleşme provası”dır: “Böyle medeni bir şehir kuran halk, bir memleket, bir devlet neden kuramasın? Eğer Yahudiler isteseler, o bir masal değil!” Herzl adına kurulan modern liselerde çocukların vakur duruşunu gören Akçura, burada sadece bir okul değil, bir milletin yeniden inşasını görür.

 

İdari Zafiyet ve “Sarı Altınlar”: Artof Köyü Faciası

Akçura’nın milliyetçi damarını en çok sızlatan sahneler, Osmanlı idaresinin yolsuzluk ve atalet içinde toprak kaybına seyirci kalışıdır. En acı örnek Artof köyünde yaşanır. Arap köylülerin hükümete olan 200 liralık borcunu ödeyememesi üzerine Siyonistlerin devreye girerek bu parayı ödeyip 600 dönüm araziyi ele geçirmesi ve köylüleri kapı dışarı etmesi, Akçura’nın bizzat bir Türk subayından dinlediği bir feryattır. Osmanlı memurlarının ve mutasarrıfların “sarı altınlar” (rüşvet) karşılığında bu satışlara göz yumması, Akçura’nın kaleminden adeta kan damlamasına neden olur. Yafa’da Müslüman okullarının önünden lağımlar akarken, Siyonist okullarının temizliği ve disiplini, bir imparatorluğun yönetim iflasının en net resmidir.

 

Milli Sorumluluk ve Akçura’nın Uyarısı: Kimlerin Eli Bağlı?

Akçura, kitabın her satırında Türk ve Müslüman tebaaya bir “uyanış” çağrısı yapar. Ona göre kendi yurdunda mevcudiyetini korumak sadece bir hak değil, maddi ve manevi tüm güçleri sarf etmeyi gerektiren “en büyük vazife”dir. Batılıların ve Siyonistlerin başarısını onların “çalışkanlığına” bağlayan Akçura, şu can alıcı soruyu sorar: “Niye Müslümanlar kendi dinlerini korumak için, niye Türkler kendi hâkimiyetlerini kaybetmemek için Avrupa ve Amerikalıların yaptıklarını yapmıyorlar? Kim onların elini bağlıyor? Kim onlara mani oluyor?” Akçura için suçlu sadece istilacı değildir; asıl suçlu, vatanını savunmak için okul kurmayan, hastane yapmayan, toprağına bilimle ve disiplinle sahip çıkmayan yerli unsurdur.

 

Bir Yüzyıl Sonra Akçura’yı Anlamak

Yusuf Akçura’yı vefatının 91. yıl dönümünde anarken, “Suriye ve Filistin Mektupları”nın bugün de geçerliliğini koruyan bir manifesto olduğunu görmekteyiz. Akçura, 111 yıl önceden; çalışmayan, bilimden uzaklaşan ve toprağını rüşvete, cehalete kurban eden bir devletin tasfiyesinin kaçınılmaz olduğunu haber vermiştir. O, sadece bir fikir adamı değil, sahadaki gerçeği en çıplak haliyle gören bir milli vicdandır. Onun vizyonu, vatan sevgisinin sadece hamasetle değil, disiplinli çalışma ve milli bir stratejiyle yaşatılabileceğinin en büyük kanıtıdır. Akçura’nın aziz hatırası önünde saygıyla eğilirken, bıraktığı bu uyarıların bugün devlet yönetenlerden aydınlara kadar herkes için birer pusula olmasını diliyoruz. Ruhu şad olsun.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!