Prof. Dr. Harun Demirkaya
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Yoksulluk Gözlerde Başlar

Yoksulluk Gözlerde Başlar

featured

Yazar Prof. Dr. Harun Demirkaya, bir marketin kasap reyonunda şahit olduğu hüzünlü bir andan yola çıkarak yoksulluğun toplumsal ve vicdani boyutlarını derinlemesine sorgulamaktadır. Metin, ekonomik krizin sadece rakamlarla değil, insanların onurundaki zedelenme ve temel ihtiyaçlardan vazgeçmek zorunda kalmalarıyla ölçülmesi gerektiğini savunmaktadır. Yoksulluğun zamanla kanıksanmasının toplumda yarattığı merhamet eksikliğine dikkat çekilerek, bireylerin emeklerinin karşılığında mahcubiyet duymadan yaşaması gerektiği vurgulanmaktadır. Bir ülkenin gerçek refahının borsadaki yükselişle değil, vatandaşlarının insanca yaşama standartlarına erişimiyle mümkün olabileceği ifade edilmektedir. Sonuç olarak yazar, en büyük tehlikenin ekonomik darlıktan ziyade, toplumun bu insani dramlara karşı duyarsızlaşması olduğunu dile getirmektedir.

 

Geçenlerde bir marketin kasap reyonunda verdiğim siparişin hazırlanmasını beklerken orta yaşlı bir kadın dikkatimi çekti. Üzerindeki eski giysiler, yüzündeki yorgunluk ve konuşurken sesindeki çekingenlik, hayatın ona uzun zamandır cömert davranmadığını anlatıyordu.

Kasaba yaklaşarak sessizce, “Kemik var mı?” diye sordu.

Yoktu.

“Peki, kuyruk yağı?”

O da kalmamıştı.

Kadın kısa bir sessizlikten sonra

“Yarın gelir mi?” dedi.

Evet yanıtını alınca da teşekkür edip çıktı.

Elinde poşet yoktu. Yüzünde ise alışılmış bir hayal kırıklığı vardı.

Ne isyan etti ne de şikayet. Sadece gitti.

O an düşündüm: İnsan gerçekten ne zaman yoksullaşır?

Cebindeki para azaldığında mı?

Yoksa ihtiyaçlarını dile getirirken sesini kısar hale geldiğinde mi?

Beni oldukça etkileyen bu olay üzerine sonra bir şiir yazdım ve edebiyatdefteri.com sayfamda yayınladım (https://www.edebiyatdefteri.com/siir/1746600/biraz-kemik.html)

Ekonomiyi çoğu zaman rakamlarla konuşuyoruz. Enflasyon, büyüme, faiz, ihracat, milli gelir, kişi başına gelir… Elbette bunların hepsi önemlidir. Ancak hiçbir istatistik, kasaptan eli boş dönen bir annenin bakışını ölçemez. Hiçbir grafik, çocuğuna “Bugün bunu alamıyoruz.” demenin ağırlığını gösteremez.

Yoksulluk, yalnızca gelir azlığı değildir. İnsan onurunu aşındıran görünmez bir yüktür. Yoksullaşan insanlar bir süre sonra sadece alışverişten değil, misafirlikten, kutlamalardan, hatta dost meclislerinden bile uzaklaşmaya başlar. Çünkü yoksulluk yalnızca sofradaki ekmeği küçülttüğü gibi, insanın dünyasını da daraltır. İşin en acı tarafı ise, yoksulluğun zamanla normalleşmesidir.

Eskiden temel ihtiyaç sayılan birçok şey bugün “lüks” diye tanımlanıyor. Et yemek, tatile gitmek, kitap almak, çocukları bir sinemaya götürebilmek… Bunlar artık birçok aile için planlanması gereken büyük harcamalara dönüştü. Oysa bir toplum, insanlarını sürekli vazgeçmeye alıştırıyorsa, aslında geleceğinden de vazgeçmeye başlamış demektir.

Bir başka tehlike daha var. Yoksulluğu yaşayanlar kadar, onu seyredenler de değişiyor. İlk zamanlar vicdanımız sızlıyor. Sonra alışıyoruz. Her gün aynı manzaraları gördükçe şaşırmamaya başlıyoruz. İşte asıl yoksullaşma belki de burada başlıyor. Cebimiz değil, merhametimiz fakirleşiyor.

Oysa hiç kimse yalnızca ekonomik durumu yüzünden mahcup olmamalıdır. Çalışan emeğiyle, emekliler maaşıyla bütün temel ihtiyaçlarını onuruna yakışır bir şekilde karşılayabilmelidir. İnsan çalıştığı veya hak edip emekli olduğu halde en temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanıyorsa, bu kişisel bir başarısızlık olarak görülemez. Bu, toplumun ortak vicdanını ilgilendiren çok ciddi bir sorundur.

Bir ülkenin gerçek zenginliği, borsasının ulaştığı seviyede değil; çocuklarının yeterli beslenebildiği, yaşlılarının ilaca ulaşabildiği, emeklilerinin ay sonunu kaygıyla beklemediği, çalışan insanların alın teriyle insanca yaşayabildiği bir düzeni oluşturabilmektir. Çünkü refah, birkaç kişinin çok kazanması değildir. Refah, çoğunluğun temel ihtiyaçlarını kaygı duymadan karşılayabilmesidir.

Belki de kendimize şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir:

Bir toplumun başarısını neyle ölçüyoruz?

Yükselen binalarla mı?

Artan rakamlarla mı?

Bankaların altın stoklarıyla mı?

Yoksa kasaptan, manavdan, pazardan başı dik çıkabilen insanların sayısıyla mı?

Ben cevabın sonuncusu olduğuna inanıyorum.

Çünkü yoksulluk önce cüzdanda başlar; ama asıl izini insanın gözlerinde bırakır. Ve bir toplum, o bakışları görmezden gelmeye başladığında, sadece ekonomik değil, vicdani bir yoksullaşmanın da içine girmiş olur. Korkarım ülkemiz uzun zamandır böyle bir açmaz ile yüzleşmek zorunda kalıyor.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!