CHP’nin 38. Olağan Kurultayı hakkında verilen “mutlak butlan” kararı, bir hukuki prosedür tartışmasının çok ötesine geçti. Bu karar, Türkiye’nin zihninde çoktan filizlenmiş olan bir soruyu artık yüksek sesle sormaya başlamasına yol açtı: Muhalefet bu ülkede gerçekten seçimle iktidar olabilir mi? Yargı bağımsızlığına toplumsal güvenin erimesi, seçmen yabancılaşmasının derinleşmesi ve ekonomik kırılganlıkların büyümesi birlikte okunduğunda, tablo artık bir parti meselesi olmaktan çıkıp demokratik meşruiyetin kendisine ilişkin varoluşsal bir soruya dönüşüyor. Güçler ayrılığı ilkesi işlevsizleştiğinde, en mükemmel seçim sistemi bile yalnızca dekordan ibaret kalır.
Türkiye’de siyaset uzun yıllardır sert kutuplaşmalar üzerinden ilerliyor. Ancak son dönemde CHP’nin 38. Olağan Kurultayı hakkında verilen “mutlak butlan” kararı etrafında oluşan tablo, artık yalnızca siyasi rekabetin değil, demokrasinin yapısal niteliğinin tartışılmasına yol açtı. Daha da önemlisi bu süreç, Türk toplumunun zihninde çoktan filizlenmiş olan bir şüpheyi açık bir kanaat hâline dönüştürdü: Güçler ayrılığı ilkesi, bu ülkede artık işlevsiz hâle gelmiştir.
Güçler ayrılığı; yasama, yürütme ve yargının birbirinden bağımsız biçimde işlemesini öngören modern demokratik düzenin temel direğidir. Montesquieu’den bu yana tartışmasız kabul gören bu ilke, yalnızca anayasa metinlerinin sayfalarında değil, gündelik siyasi hayatın dokusunda da kendini göstermek zorundadır. Aksi takdirde anayasa, pratikte anlamsız bir metin olarak kalır. Türkiye’ye bakıldığında, bu ilkenin son on yılda ciddi biçimde aşındığına dair kamuoyu algısı artık inkâr edilemeyecek bir noktaya ulaşmıştır.
“Türkiye’de muhalefet gerçekten seçimle iktidar olabilir mi?” — Bu soru bir ülkede yüksek sesle sorulmaya başlanmışsa, orada yalnızca siyasi kriz değil; güven krizi vardır.
Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçişle birlikte yürütmenin yasama üzerindeki ağırlığı belirgin biçimde artmıştır. Ancak asıl endişe verici olan, yargı bağımsızlığına duyulan inancın toplumsal ölçekte erimesidir. Kamuoyu araştırmaları, vatandaşların büyük çoğunluğunun mahkemelerin siyasi baskıdan bağımsız karar verdiğine inanmadığını ortaya koymaktadır. Bu, soyut bir akademik gözlem değildir; demokratik meşruiyetin kalbine doğrulmuş bir krizdir.
CHP kurultayı hakkındaki “mutlak butlan” süreci tam da bu zeminde anlam kazanıyor. Söz konusu karar, bir partinin iç işleyişini düzenlemeye ilişkin görünse de etkileri çok daha derine işliyor. Bir mahkeme kararının, ülkenin en köklü ve en büyük muhalefet partisinin olağan kongresini geçersiz sayabilecek güce sahip olması; hukukun üstünlüğünün değil, hukuk aracılığıyla kullanılan gücün üstünlüğünün tescili olarak okunabilir. Tartışmanın hukuki boyutu elbette meşrudur. Ancak mesele, salt prosedürel bir itirazın çok ötesine geçmiştir.
Çünkü demokrasinin en temel prensiplerinden biri şudur: Muhalefet, seçim kazanabilecek güçte ve özgürlükte olmalıdır. Bu ilke yalnızca teorik bir siyaset bilimi cümlesi değildir. Aynı zamanda modern demokratik rejimlerin meşruiyet kaynağıdır. Eğer toplum, muhalefetin iktidara gelme ihtimalinin sistematik biçimde engellendiğine inanırsa, seçimlerin anlamı zayıflar. Sandık bir değişim aracı olmaktan çıkıp yalnızca ritüele dönüşür.
Bu bağlamda dikkat çekici olan, iktidar bloğundan bazı isimlerin bile CHP’nin “parçalanmaması gerektiği” yönünde açıklamalar yapmasıdır. Bu açıklamalar, yaşanan sürecin sıradan bir parti içi mesele olmadığının dolaylı kabulüdür. Çünkü ana muhalefetin kurumsal çöküşü kısa vadede iktidara taktiksel avantaj sağlayabilir; fakat uzun vadede sistemin tamamını kırılganlaştırır. Demokratik rejimler yalnızca güçlü iktidarla ayakta kalmaz. Güçlü muhalefet de gerekir.
Güçler ayrılığı ilkesindeki bu aşınmanın Türk demokrasi hayatına yansımaları somut ve ölçülebilirdir. Her şeyden önce yargıya duyulan güvensizlik, bireylerin hak arama refleksini köreltiyor. İnsanlar mahkemelere başvurmak yerine sessiz kalmayı ya da ülkeyi terk etmeyi tercih eder hâle geldikçe, hukuk devleti kavramı fiilen işlevsizleşiyor. Bunun yanı sıra muhalefet partilerinin yargı yoluyla baskı altına alındığına dair algı, seçmen davranışını da dönüştürüyor: Oy vermek yerine siyasetten tamamen kopan, “her şey zaten belirlenmiş” hissine kapılan bir seçmen kitlesinin büyümesi, temsili demokrasi için varoluşsal bir tehdit oluşturuyor.
Öte yandan bu tablonun ekonomik yansımaları da göz ardı edilemez. Bugün dünyada demokratik kalite endeksleri incelendiğinde, güçler ayrılığının fiilen işlemediği ülkelerde ekonomik kırılganlıkların, yatırım güvensizliğinin ve sermaye kaçışının hızla arttığı görülmektedir. Bunun temel nedeni, piyasaların öngörülebilirliğe olan ihtiyacıdır. Bağımsız bir yargının hukukun üstünlüğünü güvence altına almadığı ortamlarda, mülkiyet hakları ve sözleşme güvencesi de sarsılır. Bu durum Türkiye’nin kronik kur krizleri ve yüksek enflasyon ortamında daha da ağır sonuçlar doğurmaktadır.
Sosyal medyada yükselen öfke de bu krizin sesini yansıtıyor. İnsanlar yalnızca bir partiyi tartışmıyor; geleceğe dair umutlarını tartışıyor. Özellikle genç kuşaklar, “sandık değişim yaratabilir mi?” sorusuna giderek daha karamsar yanıtlar vermeye başlıyor. Bu siyasi yabancılaşma, uzun vadede Türkiye’nin demografik potansiyelini de kısırlaştırıyor; çünkü vatandaşlık bilincinin pekişmesi için bireylerin sisteme güvenmesi şarttır.
Muhalefetin hataları olabilir. Liderlik krizleri yaşayabilir. Kurultayları tartışmalı geçebilir. Bunların hepsi siyasetin doğal parçasıdır. Ancak demokratik sistemlerde çözüm adresi öncelikle halktır; siyasi rekabettir; seçimdir. Yargının siyasetin merkezine yerleşmesi, kısa vadede bazı aktörlere taktiksel avantaj sağlasa bile uzun vadede demokratik zemini ve beraberinde güçler ayrılığının kalan saygınlığını, tahrip eder.
Türkiye’nin bugün ihtiyacı olan şey daha fazla siyasi müdahale değil, daha fazla demokratik güven üretmektir. Çünkü demokrasi yalnızca seçim yapmak değildir. Demokrasi; seçimi kazanabilecek gerçek bir alternatifin var olduğuna, mahkemelerin bağımsız karar verdiğine ve hiçbir gücün diğerini yutamayacağına duyulan ortak inançtır. O inanç yıprandığında, en mükemmel seçim sistemi bile yalnızca bir dekordan ibaret kalır.