Bu araştırma, kültürel farkındalığın tanımını yaparak kültürün bir toplumun kimliği, hayatta kalma stratejisi ve bireylerin biyolojik sağlığı üzerindeki derin etkilerini kapsamlı bir şekilde incelemektedir. Yazar, kültürel asimilasyon ve kültürel emperyalizm kavramlarını açıklarken, dışarıdan ithal edilen değerlerin toplumsal yapıda nasıl bir “doku uyuşmazlığına” yol açtığını vurgulamaktadır. Özellikle Türk kültürüne Arap coğrafyasından aktarılan yanlış tutumların, kadının toplumdaki saygın yerini zedelediği ve bu durumun yarattığı stresin gelecek nesillerin genetik ve psikolojik sağlığını bozduğu belirtilmektedir. Makale, toplumsal refahın ve milli varlığın sürdürülebilmesi için mevcut kültürel normların eleştirel bir süzgeçten geçirilmesi ve kadına yönelik şiddet gibi hatalı unsurların fark edilerek iyileştirilmesi gerektiğini savunmaktadır. Sonuç olarak, sağlıklı bir gelecek inşa etmenin yolunun kültürel bilincin yükseltilmesinden geçtiği ifade edilmektedir.
Bu makale kültürün ne olduğu, kültürün işlevi, önemi, kültür emperyalizmi, kültürel asimilasyon, kültürün insan psikolojisi ve fizyolojisi üzerindeki etkileri, ithal kültür, kültürel yanlışlar ve kadına şiddet kültürünün kökeni hakkındadır. Bu makale 2880 kelime olup, okuma süresi ortalama yaklaşık 20 dakikadır.
Kültür, bir toplumun hayat tarzıdır. Kültür; sosyal hayatı düzenleyen dil, din, gelenek, görenek, örf-adet gibi sosyal normlar, ortak değerler ve semboller bütünüdür.
Bir toplumun fizyolojik ihtiyaçlarını karşılayabilmek için beslenme, giyim kuşam, ısınma, barınma konusundaki bilgi birikimi; kullanılan alet-edevat ve teknolojinin bütünüdür.
Bu bağlamda kültür ögelerini; barınak, giyim-kuşam, kullanılan araç gereç, tarım aletleri, kap-kacak gibi materyal ve dil, din, gelenek-görenek, bilgi birikimi, tutum ve davranış gibi materyal olmayanlar olarak iki kategoriye ayırmak mümkündür.
Bir bireyi başka bireyden farklı yapan şey kişilik ve karakter olduğu gibi, bir toplumu başka bir toplumdan farklı yapan şey de kültürdür.
Kültür, bir toplumdaki bireylerin birlikte yaşayabilmesi için gerekli olan, yazılı veya yazısız, geçmişte üzerinde uzlaşılmış kurallar bütünüdür.
Bu kurallar, yani kültür ögeleri, bir toplumun varlığını sürdürebilmesi için sosyalleşme çağında çocuklara empoze edilerek gelecek kuşaklara aktarılır. Uzun yıllar birlikte yaşayan, aynı kültüre mensup bireyler aynı zamanda genetik olarak birbirlerine yakındırlar.
Uzun yıllar birlikte yaşamış, aynı kültüre mensup, genetik olarak birbirlerine yakın üyelerden oluşan toplumlara millet denilir.
Yani bir milleti o millet yapan şey, tarihi süreç içinde edindikleri milli kültürleridir.
Genetik özellik bir kişiyi belli duygu, düşünce ve davranışlara yatkın yapsa da çevresel etki olmadan genler bir kişinin duygu, düşünce ve davranışlarını direkt belirleyemez.
Tarihte bir şekilde çocuk yaşta kaybolan ya da ihmal sonucu toplumdan ayrı büyümüş kişilerin, kültürel normlara uymak bir yana, insanlardan kaçtıkları gözlenmiştir.
Dolayısıyla bir milleti o millet yapan ana neden, genlerden ziyade milli kültürdür.
Kültürün dil, din, gelenek, görenek, örf, adet gibi sosyal boyutu; bir toplumun varlığını sürdürebilmesi, birlikte yaşaması, dayanışması ve yardımlaşması için geçmişte üzerinde uzlaşılmış yazılı veya yazısız bir sözleşmedir.
Kültürel normlara uymayan bireyler bu sözleşmeye ters düştüğünden yadırgama, kınama ve dışlanma gibi cezai yaptırımlara maruz kalırlar.
Çünkü kültürel normlara uymayan kişi; geçmişte tespit edilmiş, üzerinde milli mutabakat sağlanmış kural ve kaideleri hiçe sayarak o toplumun çıkarlarına zarar verir.
Kültür ögeleri ezelden ebede süren evrensel doğrular değildir; sadece geçmişte toplumun doğru kabul ederek üzerinde uzlaştığı kurallardır.
Bu yüzden kültürel normlar da zaman içinde değişirler, ama bu değişim yavaştır; kültürel öğelerin değişmesi nesiller boyu devam edebilir.
İnsanoğlunun zekâ seviyesi yükseldikçe ve bilgi birikimi arttıkça değişim kaçınılmazdır. Din merkezli kültürlerde kurallar “Tanrı emri”, ezelden ebede evrensel doğrular olarak kabul edildiğinden, bu tarz kültürlerde değişim oldukça yavaştır.
Din merkezli kültürler zamana direnç gösterseler de değişimden kaçamazlar. Mesela, bir zamanlar “dünya güneşin etrafında dönüyor” diyen kişi; Tanrı kökenli “güneş dünyanın etrafında dönüyor” ilkesine ters düştüğü için aforoz edilmişti.
Bugün ise tam tersine, dünyanın durduğunu ve güneşin döndüğünü iddia edenler aforoz edilmektedir. Kültürler birbirleriyle iletişim ve etkileşim içindedirler; aynı zamanda birbirlerine üstünlük sağlama çabası güderler.
Bir kültürün öğelerini benimseyenlerin ve o kültürel normlara uyanların sayısı arttıkça o kültür popüler ve dominant hale gelir.
Bir kültürün dominant ve popüler hale gelmesi, o topluma sosyo-ekonomik, siyasi ve askeri üstünlük sağlar ve o toplumun varlığını daha kolay sürdürmesine yardım eder.
Bir kültür popüler ve dominant hale gelirken diğer çağdaş kültürler zayıflar, marjinalleşir; uzun vadede ise yok olurlar.
Bir kültürün bir başka kültürün hâkimiyeti altında kalmasına “kültürel asimilasyon” denilir.
Kültürel asimilasyona maruz kalan ve kendi kültürünü kaybeden millet, benliğini ve varlığını da kaybeder.
Kültürünü kaybeden toplumların, başka kültürlerin hâkimiyeti altında biyolojik ve genetik varlığı bir süre devam etse de uzun sürede biyolojik varlıkları da sonlanır.
Başka kültürlerin hâkimiyeti altındaki bireyler sosyo-ekonomik ve psikolojik zorluklarla karşı karşıya kalırlar.
Asimile edilen kültürün üyesi olan bireyler sosyal baskı altındadırlar; daha zor işlerde, daha uzun saatler çalışmak zorundadırlar; kendi dillerini kullanamazlar, kendi alışkanlıklarını sürdüremezler, sağlık hizmetlerinden faydalanamazlar ve sosyal saygınlıklarını kaybederler.
Dolayısıyla fizyolojik ve sosyo-psikolojik olarak çöküntü ve üzüntü içindedirler; daha çok stres hisseder ve fizyolojik-psikolojik olarak zayıflarlar.
Bu zayıflama nesilden nesile artarak devam eder ve uzun sürede genlerin yok olmasına neden olur.
Amerikan yerlisi Kızılderililer ile Avustralya, Kanada, Peru ve İskandinavya yerlileri; önce egemenliklerini, sonra da kültürlerini kaybetmişlerdir.
Yapılan nüfus sayımları, işgal altındaki yerlilerin genlerini taşıyan nüfusun gittikçe azaldığını göstermektedir.
Asimile edilen kültürün üyeleri yok olurken, bu durum asimile eden dominant kültürün mensuplarına avantaj sağlar.

Kültürel asimilasyon sonucunda dominant kültür sosyo-ekonomik, psikolojik, siyasi ve askeri olarak daha da güçlenir.
Elde edilen güç ile o toplumdaki bireylerin hayatını ve neslini devam ettirme şansı daha da yükselir.
Bu nedenle toplumlar kendi kültür ögelerini diğer kültürlere empoze ederek ve diğer kültürleri asimile ederek maddi-manevi çıkar sağlama çabası içindedirler.
Buna “kültürel emperyalizm” denilir. Yöntemler ve taktikler şekil değiştirse de kültürel emperyalizm insanlık tarihi boyunca hep var olmuştur ve bundan sonra da hep var olacaktır. Kültürel farkındalık; kişinin kültürün ne olduğunu, ne görev üstlendiğini, bir toplumun var olması için kültürün önemini, kültürel emperyalizmi, kültürel asimilasyonu ve kişinin içinde yaşadığı öz kültürün olumlu-olumsuz yönlerini fark etmesidir.
Kültürlerin birbirinden etkilenmesi doğaldır. Etkileşim sonunda kültür normlarının değişmesi normaldir.
Ancak, bir kültür öğesinin olduğu gibi başka bir kültürden ithal edilmesi, organ nakli sonunda ortaya çıkan “organ uyuşmazlığı” gibi rahatsızlığa neden olabilir.
Çünkü bir kültürdeki her ögenin binlerce yıllık geçmişi vardır ve her kültür öğesi diğer ögelerle uyum içindedir.
İthal edilen kültür ögeleri diğer kültür öğeleriyle uyum içinde olmadığından uygulamada zorluklar ortaya çıkar.
Mesela, çiftçilikte öküzlerin çektiği karasaban ile traktörlerin çektiği koten aynı amaçla kullanılır. Koten karasabandan çok daha işlevseldir.
Ancak, koteni ithal edip öküzlerle kullanmaya kalkarsanız zorluklar yaşar, karasabanla yaptığınız işi dahi yapamazsınız.
İthal edilen kültür öğesi öz kültürle uyuşmazsa sorunlar ortaya çıkar. Kültür ögeleri, bir toplumun çoğunluğu tarafından üzerinde uzlaşılmış kurallardır.
İthal kültür öğesi o toplumdaki bireylerin tamamı tarafından anında kabul görmediğinden sosyal çatışmalara neden olur; toplumsal mutabakatı ve toplumsal barışı bozar.
İthal kültür ögeleri, ithal eden toplumdan ziyade ihraç eden toplumun çıkarlarına hizmet eder.
Kültür ögelerini materyal ve materyal olmayanlar olarak iki gruba ayırmıştık.
Teknoloji ve araç gereç gibi materyal kültürü ihraç edenler ithal edenlere üstünlük kurduğu gibi; dil, din, sanat, edebiyat gibi materyal olmayan kültür ögelerini ihraç edenler de ithal edenlere üstünlük kurarlar.
Üstün olan kültür ögeleri popülerdir ve baskın durumdadır. Mesela Arapça popüler dil olursa bundan Araplar, İngilizce popüler dil olursa bundan İngilizler çıkar sağlar.
Bilindiği üzere bizim toplumumuzda dün “din ithali” dolayısıyla popüler dil Arapça idi, bugün ise bilim ve teknoloji dolayısıyla popüler dil İngilizce’dir.
Mesela bugün bir İngiliz, ana dili olduğu için hiçbir çaba harcamadan doğal olarak öğrendiği dili başkalarına öğretmek için; hayatının yarısını eğitime adamış doktor ve mühendislerimiz kadar maaş almaktadır.
Hollywood filmleri, McDonald’s ve Coca-Cola Amerika’ya; giyim kuşamda moda ise Fransa’ya sosyo-ekonomik ve psikolojik çıkar sağlamaktadır.
Kültür ile o kültüre mensup kişilerin biyolojik-psiko-sosyal dengesi yakın ilişki ve uyum içindedir.
Mesela bir toplumun kültürü, o toplumun beslenme şeklini belirler. Uzun yıllardır süt ile beslenen toplumların genetik yapısı sütü hazmedecek şekilde değişmiştir.
Ayrıca, uzun yıllar at sütü ile beslenen Orta Asya kültürüne mensup kişilerin genetik yapıları, sindirim enzimleri ve bağırsak bakterileri; uzun yıllardır inek sütü ile beslenen Avrupalılar’dan farklıdır.
At sütü; düşük yağ, yüksek laktoz (şeker) ve protein içeriğiyle insan sütüne inek sütünden daha yakındır.
Yani, kültürel uygulamalar insan biyolojisi ile yakın ilişki içindedir. Bir toplumun beslenme geleneği ve spor yapma alışkanlığı kültürden kültüre değişir.
Beslenme ve spor yapma, fizyolojik-psikolojik sağlıkla direkt alakalıdır. Mesela Japonlar geleneksel olarak deniz ürünleriyle beslendiklerinden, kalp ve damar hastalığına yakalanma oranları diğer toplumlardan daha düşüktür.
Bizim kültürümüzdeki kebap gibi yağlı, baklava gibi şekerli vazgeçilmezlerimiz ise kalp-damar ve diyabet hastalıklarına zemin hazırlar.
Psikolojik sağlıkla kültür yakın ilişki içindedir. Kültür bir toplumun hayat tarzıdır.
Kültür; kişilerin sorunlara nasıl yaklaşacağını, nasıl reaksiyon göstereceğini ve diğer insanlarla ilişkilerinin nasıl yürütüleceğini de belirler.
Bu gelenekler; kişilerin hissedeceği olumsuz duyguların, stresin ve psikolojik rahatsızlıkların belirleyicisidirler.
Kültür ile insan psikolojisi ve biyolojisi arasındaki ilişki göründüğünden çok daha derin ve karmaşıktır. Anne sütü bebeklerin temel besin maddesidir.
Kültür ile anne sütünün miktarı ve kalitesi arasında yakın ilişki vardır. Anne sütü ve kalitesinin belirleyicilerinden biri annenin beslenme şeklidir.
Bir toplumun beslenme şeklini içinde yaşadığı kültür belirler. Bir kültürde kadına verilen değer ve kadına nasıl davranıldığı, o toplumdaki kadınların duygularını ve dolayısıyla annenin fiziksel-psikolojik sağlığını etkiler.
Annenin fizyolojik ve psikolojik durumu anne karnındaki bebeğin sağlığını etkiler. Olumsuz duygular ve stres anında anne vücudunun salgıladığı hormonal kimyasallar göbek bağı aracılığıyla bebeğe ulaşır.
Bebeğin vücuduna ulaşan bu kimyasallar bebeğin duygu, zihin ve bedensel gelişimini etkiler.
Anne karnında fazla stres hormonuna maruz kalan çocuklar doğduklarında daha huzursuzdur (mizaç/temperament).
Stres hormonu olarak bilinen kortizol, adrenalin ve noradrenalin; beyin dahil tüm organların normal çalışmasını etkiler.
Anne karnında bu kimyasallara maruz kalmak, bebeğin zihinsel, duygusal ve bedensel gelişimini olumsuz yönde etkiler.
Yapılan araştırmalar; dikkat eksikliği ve hiperaktivite rahatsızlığı ile hamilelik döneminde annenin hissettiği stres arasında yakın ilişki olduğunu göstermektedir.
Benzeri şekilde araştırma sonuçları; hamilelik döneminde annenin hissettiği stres ile bebeğin Otizm Spektrum Bozukluğu geliştirmesi arasında yakın ilişki olduğunu göstermektedir.
Annenin hissettiği olumsuz duygular ve stres, doğum sonrasında da bebeği etkilemeye devam eder.
“Prolaktin” hormonunun salgılanması sonucu anne vücudu bebek için süt üretir.
Stres hormonları prolaktin hormonunu baskılar ve sonuçta anne vücudu yeterince süt üretemez.
Dolayısıyla yetersiz beslenme sonucu çocuğun bedensel, zihinsel ve duygusal gelişimi olumsuz yönde etkilenir. Stres hormonları sadece sütün miktarını değil, anne sütünün kalitesini de etkiler.
Anksiyete ve postpartum depresyon bozukluğu sırasında anne vücudunun salgıladığı β-endorfin kimyasalı, anne sütüyle bebeğe ulaşan ve bağışıklık sistemini koordine eden bazı kimyasalları (HM) etkiler.
Bu kimyasalların etkilenmesi sonucu bebekte antikor eksikliği ve bağışıklık sistemi (otoimmün sistem) düzensizliği gibi sorunlar ortaya çıkar.
Anne vücudunun salgıladığı stres hormonları bebeğin bağırsak bakterilerini etkiler. Bağırsaktaki yararlı bakteri sayısının azalması bebeğin yetersiz beslenmesine neden olur.
Annenin hissettiği stres; anne sütündeki “dokosaheksaenoik (DHA)” ve “çoklu doymamış (polyunsaturated)” yağ asitlerinin oranını düşürür.
Bu asitler bebeğin hücre, beyin ve kalp gelişimi için önemlidir. Stres sonucu anne sütündeki proteine bağlı amino asit oranı yükselir.
Aşırı toksik protein çocuğun metabolizmasını, karaciğer ve böbrek sağlığını olumsuz yönde etkiler. Bir kültürde kadının konumu ile kadının fizyolojik-biyolojik sağlığı; annenin vücut kimyasının değişmesinin anne karnındaki çocuğun fizyolojik-psikolojik sağlığı üzerindeki etkisi sadece bir örnektir.
İnsanların birbirleriyle sosyal iletişim tarzı, olaylara yaklaşım şekli, uzlaşma, çekişme ve çatışma kültürü de aynı şekilde bireyin duygularını ve davranışlarını etkilediği gibi stres sistemini ve vücut kimyasını da etkiler.
İşlevsiz kültürel öğeler nedeniyle ortaya çıkan olumsuz duygular ve bu duyguların tetiklediği stres; sosyo-psikolojik ve fizyolojik bütün rahatsızlıkların ana nedenidir.
Sonuçta görüyoruz ki kültür, bir toplumun hayat tarzıdır. Yani kültür, o kültür içinde doğup büyüyen bireylerin hayat tarzını belirlemekte; hayat tarzı ise bireylerin fizyolojik-psikolojik sağlığıyla ve davranış şekliyle yakından alakalı olmaktadır.
Yukarıda açıklandığı üzere; bir kültürde kadına verilen değer, kadına biçilen rol, kadın hakkındaki duygu, düşünce ve davranışlar kadının psikolojisini ve fizyolojisini olumsuz yönde etkilerken; bu olumsuz etki anne karnından başlamak üzere gelecek nesillerin psikolojik ve fizyolojik sağlığını etkilemektedir. Son yıllarda içinde bulunduğumuz ekonomik ve sosyal zorluklar nedeniyle, özellikle kadına yönelik duygusal ve fiziksel şiddetin oranında bariz bir artış olduğunu hep birlikte gözlemliyoruz.
Aslında birkaç yıllık ekonomik zorluk kültürümüzü etkilemiş değildir. Çünkü kültür ögelerinin değişmesi bir insan ömrüne sığmaz.
Dolayısıyla şunu diyebiliriz ki; kültürümüzde kadınlara karşı zaten olumsuz bir tutum vardı ama stres seviyesi düşük olması nedeniyle bu olumsuz tutum baskı altında tutuluyor, kendini net olarak göstermiyordu.
Sağlık alanında yaygın olarak kabul gören “stress-diathesis” (stres ve yatkınlık/zayıflık) olarak adlandırılan bir teori vardır.
Bu teoriye göre; kişi genetik olarak doğuştan belli bir hastalığa yatkın olsa dahi, hayat tarzı dolayısıyla az strese maruz kalırsa bu hastalık ortaya çıkmayabilir.
Mesela kanser genetik bir hastalıktır. Kardeşler genetik olarak yakın olduğundan, kardeşlerden biri kanser teşhisi almışsa diğeri de kansere yatkın genler taşımaktadır.
Ancak kardeşlerden biri zorlu hayat şartları nedeniyle kanser teşhisi alırken, diğeri az strese maruz kaldığından kanser geliştirmez.
Bunu daha da netleştirmek istersek; bir arabanın kaldıracağı yük bellidir.
Araba sürekli kapasitesinin üzerinde yük taşımak zorunda kalırsa, o araba en zayıf noktasından arıza açar.
Ama aynı marka ve aynı model araç, üretici firmanın belirlediği şartlarda kullanılırsa uzun yıllar tamir gerektirmez.
Bu durum psikolojik rahatsızlıklar için de geçerlidir. Kişi doğuştan belli psikolojik rahatsızlıklara yatkın olabilir ama bu rahatsızlığın açığa çıkıp çıkmamasını kişinin maruz kaldığı stresin oranı ve süresi belirler.
Asıl konuya dönecek olursak; bizim kültürümüzde zaten kadına karşı yanlış bir tutum vardı ama insanlarımızın stres seviyesi düşük olduğundan kadına karşı şiddet kendini göstermiyordu.
Ancak son yıllardaki ekonomik zorluklar dolayısıyla yükselen stres nedeniyle insanlarımız duygularını kontrol etmekte zorlanmış ve kadına karşı tahammülsüzlük şiddete dönüşmüştür.
Yani kadına karşı şiddetin asıl nedeni ekonomik zorluklar değildir; çünkü görüyoruz ki ekonomik olarak bizden çok daha zor koşullarda yaşayan ülkelerde kadına karşı şiddet bizdeki kadar yoğun değildir.
Kültürel farkındalığın bir faydası da kişinin içinde yaşadığı kültürün olumlu ve olumsuz öğelerini fark edebilmesidir.
Dolayısıyla Türk milleti olarak kültürümüzdeki kadına karşı tutumun doğru olmadığının farkında olmalı ve önlemler almalıyız.
Aksi takdirde gelecek nesillerin psikolojik ve fizyolojik sağlıkları tehdit altındadır. İthal kültür öğesi, organ nakli sonunda ortaya çıkan “doku uyuşmazlığı” gibi zararlıdır.
Aslında kültürümüzdeki kadına karşı yanlış tutum, İslam dini aracılığı ile Arap kültüründen ithal edilmiştir.
Türk’ün öz kültüründe kadının konumu bugünkünden çok çok farklıdır. Türk örf-adetlerine, geleneklerine, destanlarına ve Türk tarihine baktığımızda bu gerçeği açıkça görmek mümkündür.
Mesela Türeyiş Destanı’na göre Türkler varlığını dişi bir kurda borçludur. Oğuz Kağan’ın eşlerinden biri bir ışık kümesi şeklinde gökten inmiştir.
Gök Tanrı inancına göre “Gökyüzü Alemi”; Tanrıların, günahsız ata ruhlarının yaşadığı ve cennetin bulunduğu kutsal alemdir.
Dolayısıyla Oğuz Kağan’ın eşlerinden biri kutsal alemden gelmiştir. Eski Türk devlet yönetiminde hatunun yeri hakanın yanıdır.
Türk tarihinde Tomris, Burla Hatun, Banu Çiçek, Kerce Buladı, Kunin Korklı, Barçın Salur gibi sayısız kadın kahramanlar; erkeklerdeki 40 yiğide karşın kadınlarda “40 ince belli kız” motifleri vardır.
MS 764 yılında Ubayd Allah ibn Ziyad komutasındaki Arap güçleri Buhara’yı kuşattığında, Buhara’nın yöneticisi Bidun’un dul eşi Kabaç/Tabgaç Hatun idi.
Yani Gazi Paşa’nın 5 Aralık 1934’te kadınlarımıza seçilme hakkı vermesinden 1170 yıl önce Türk kadınları yönetme hakkına sahipti. Orta Doğu kültürüne baktığımız zaman kadının yeri Türkler’de olduğundan çok çok farklıdır.
Sümerler’de, Türkler’de olduğu gibi kadınların saygın bir konumu vardı. Mesela Sümerler’de kadın tanrıçalar vardı, kadının mal-mülk edinme hakkı vardı ve kadın istediğinde kocasını boşayabiliyordu.
Sümer topraklarının, Yahudiler’in atası kabul edilen Semitik Akadlar tarafından işgal edilmesinden sonra; Akadlar’ın mirasçısı Babiller (özellikle Kral Sargon ve Hammurabi) döneminde kadının toplum içindeki konumu gittikçe kötüleşmiştir.
Sümerler’deki kadına saygı geleneği Persler ve Sassanilerde devam etse de Arapların Sassani topraklarını işgali sonunda Arap kültürü bölgeye hâkim olmuş ve Orta Doğu’da kadınlar tüm haklarını kaybetmiştir. Babillerden beri süregelen tarihi kayıtlarda, mitlerde, efsanelerde ve destanlarda Orta Doğu kültüründe kadın her zaman aşağılanmış, hatta lanetlenmiştir.
Mesela Akadlardan beri süregelen efsaneye göre Tanrı; ilk insan Adem’e eş olsun, onun yalnızlığını paylaşsın ve ona itaat etsin diye (Havva’dan önce) Lilith’i yarattı.
Ancak Lilith Adem’e itaat etmedi; kendisinin de Adem’le eşit haklara sahip olduğunu iddia etti.
Bunun üzerine Tanrı (Şenoy, Şanşenoy ve Semangelof adlı) üç melek göndererek Lilith’i geri çağırdı ama Lilith Tanrı’nın bu emrine de itaat etmediği için şeytana dönüştürüldü. İslam öncesi Arap efsanelerinde çok söz edilen, insanı kötü düşünce ve davranışlara sürükleyen Si’la ya da Sa’aalı olarak adlandırılan şeytan, insanlara kadın olarak görünür.
Benzeri şekilde “Banu Si’lat” olarak adlandırılan şeytan çekici bir kadındır; geceleri ortaya çıkar, erkekleri yoldan çıkarır ve erkeklerle birlikte olur.
Bu nedenle Araplar, bazı kabilelerin Banu Si’lat’tan (yani şeytan anadan) türediklerine ve yarı şeytan olduklarına inanırlar.
Yani Orta Doğu kültüründe kadın şeytanla özdeşleştirilmiştir. Kur’an’da Havva ismi geçmez. Havva; Eski Ahit (Tevrat) ve Yeni Ahit denilen İncil’de geçer.
Kur’an’da Havva “Adem’in eşi” olarak geçer. Çünkü Havva, Adem’in kaburgasından; Adem’e eşlik ve itaat etsin diye yaratılmıştır ve Adem’e denk bir kul değildir.
Kadının bu konumu Kur’an’da (Nisa Suresi 34. ayeti kerimesiyle) sabittir.
Nisa 34, kocaya karısını dövme hakkı vermekten öte; söz dinlemeyen kadını dövmek Allah’ın emridir, yani “farz“dır.
Orta Doğu kültüründe bu ve bunun gibi kadını aşağılayıcı sayısız örnek bulmak mümkündür.
Sonuçta görüyoruz ki, Arap kültüründen ithal edilen kadının konumu Türk aile yapısına uymamamıştır.
Çünkü binlerce yıldır kocasıyla eşit haklara sahip olan; eşiyle at binip, kılıç kuşanan, ok atan Türk kadını bu değişimi ve kayıtsız şartsız kocaya itaati kabul edememiştir.
Şunu söylemek mümkündür ki; Türk kültürünün dokusu ile uyuşmayan Arap kültür ögelerinin ithal edilmesi “organ uyuşmazlığı” gibi toplumsal sorunlar ortaya çıkarmış; bu sorunlar kadınlarımızın fizyolojik ve psikolojik sağlığı üzerinde olumsuz etkiler yarattığı gibi, anne karnından başlamak üzere nesillerin de fizyolojik-psikolojik sağlığını olumsuz yönde etkilemiş ve halen etkilemektedir.
Yani aşağılanan, fiziksel ve psikolojik şiddete maruz kalan kadınlarımız; psikolojik ve fizyolojik olarak sağlıksız çocuklar dünyaya getirmekte ve yetiştirmektedir.
Bağımlılığın nedenleri konusunda yaptığım bir araştırmanın sonucu; kadınların alkol, sigara, kumar, alışveriş gibi bağımlı davranışlarının nedenlerinden birinin “psikolojik evsizlik” olduğuna işaret etti.
“Psikolojik Evsizlik”; bir çatı altında olmasına rağmen kadının kendini o eve ait hissetmemesi ve sosyo-ekonomik, psikolojik nedenlerden dolayı istemediği, kendini ait hissetmediği evde yaşamak zorunda olmasıdır.
İstemediği, kendini ait hissetmediği bir evde baskı altında yaşamak zorunda olan kadın psikolojik olarak evsizdir ve sokakta yaşayan evsizlerden çok daha yoğun duygusal acı hissetmektedir. Araplardan ithal ettiğimiz kültür öğesine göre; koca “üç kere boşsun” diyerek karısını boşayabildiği halde kadının böyle bir hakkı olmadığı gibi; kadının boşanma isteği bir ihanet ve aşağılanma olarak algılanmakta, kadın zorla alıkonulmaktadır.
Bu durumdaki kadınlar psikolojik olarak evsizdirler ve duygusal acı içindedirler.
Burada hemen belirtmek isterim ki; intihar edenlerin geride bıraktığı notlar üzerine yapılan araştırmalar gösterir ki, intihar eden kişinin amacı ölmek değil, hissettiği duygusal acıyı sonlandırmaktır.
İntihar notlarında yaygın olarak rastlanan ifadeler “bu acıya daha fazla dayanamıyorum” şeklindedir. Kadınlar annelerimizdir, çocuklarımızın annesidir. Bizim ve genlerimizi emanet ettiğimiz geleceğimiz olan çocuklarımızın fizyolojik-psikolojik sağlığı, annelerin sağlığı ile direkt alakalıdır. Ayrılmak isteyen kadını zorla alıkoymak ve ayrılmak isteyen kadını cezalandırmaya kalkmak, içinde yaşadığımız kültürün yanlışlarından biridir. Sonuçta kültür, bir toplumun hayat tarzıdır. Sosyalleşme döneminde sorgulamadan kabul ettiğimiz hayat tarzının kuşkusuz doğruları ve yanlışları vardır. Doğrular bir topluma başarı ve mutluluk getirirken; yanlışlar o toplumun üyelerini fizyolojik ve sosyo-psikolojik olarak olumsuz yönde etkiler; başarısızlık ve mutsuzluğa neden olurlar. Kültürel yanlışlar bireylerin duygularını; duygular bireylerin fizyolojik, sosyo-psikolojik dengesini ve stres sistemini olumsuz yönde etkiler.
Olumsuz duygular, olumsuz duygular altında yürütülen zihinsel işlemler, olumsuz duyguların motive ettiği sorumsuz davranışlar ve sürekli stres; bir toplumun geleceğini, genlerimizi emanet ettiğimiz gelecek nesillerin varlığını tehlikeye atar.
Kültür; görmediğimiz ama yaşamak için ciğerlerimize çekmek zorunda olduğumuz hava gibidir.
Ciğerlerimize çektiğimiz hava zehirli, zararlı ve mikroplu ise sağlığımız ve hayatımız tehlikededir.
Benzeri şekilde, çocukluktan başlamak üzere sorgulamadan içselleştirdiğimiz kültürün zararlarını görmekte zorlanırız.
İçinde yaşadığımız kültürde zararlı öğeler varsa toplumsal sağlığımız tehlikede demektir.
Millet olarak varlığımızı sürdürebilmenin; sağlıklı, mutlu ve başarılı bir toplum olabilmenin öncelikli şartlarından biri; kültürün ne olduğu, kültürün işlevi, kültürün olumlu ve olumsuz yönlerinin farkında olmaktır.
Geçmişte doğru kabul edilmiş bazı alışkanlıklar, gelenek ve görenekler günümüz için yanlıştır, zararlıdır. Yanlıştan kurtulmanın öncelikli şartı, yanlışı fark etmek ve kabul etmektir.