Bu makale, Türkiye’nin mevcut sosyo-ekonomik ve politik manzarasını ironik bir dille eleştiren hiciv dolu bir anlatı sunmaktadır. Yazar, ülkenin enerji bağımsızlığı ve teknolojik ilerlemesi hakkındaki ütopik hayalleri gerçek hayattaki ekonomik zorluklar ve adaletsizliklerle ustaca kıyaslamaktadır. Hukukun üstünlüğündeki zayıflıklar, vatandaşın üzerindeki ağır vergi yükleri ve gelir dağılımındaki derin uçurumlar vurgulanan temel meseleler arasındadır. Akbelen direnişi gibi toplumsal mücadeleler üzerinden halkın doğayı ve geleceğini koruma azmi ön plana çıkarılmaktadır. Sonuç olarak eser, toplumun bir kesiminin refah içinde yaşadığı, büyük bir çoğunluğun ise geçim derdiyle boğuştuğu acı bir gerçeği gözler önüne sermektedir.
Bir Nisan yağmuru kadar kısa sürmeyecek dostlukların, mutlulukların daim olması dileğimizdir… Ay sonuna kadar devam edecek olan ve “ahmakıslatan” adı verilen yağmurların; halkımızın başı yerine, çiftçinin tarlasına yağması yegâne isteğimizdir.
Hepinize merhabalar olsun. Türkiye birden büyüktür…
Dünya ikinci kere Ay’a gitme heyecanı içinde. NASA’nın adı geçmesine rağmen, işin öyle olmadığı; aslında Trump’ın çok sevdiği ve sözünden çıkmayan bir Asyalı liderin ülkesinin gittiği ama bu durumun tevazu kaynaklı olarak daha sonra açıklanacağı sızan haberler arasında… Pek ihtimal vermemekle birlikte, o ülkenin biz olmasını istiyor ve bekliyoruz.
Her ne kadar birinci aşama olan “sert inişi” duymasak da aynı gerekçelerle onun da gizlendiği düşüncesindeyiz… ABD, İsrail-İran savaşı bize doğal gaz ve petrolün önemini bir kere daha hatırlattı.
Çok şükür, biz bu süreçte Gabar petrolünü kullandık; köylümüzün buna bile ihtiyacı olmadı.
Her tarlanın bir köşesine kurulan güneş enerjisi panellerinden elde edilen güçle, hemen hemen her köylünün sahip olduğu elektrikli traktörler devreye girdi; çiftçimizin krizden haberi bile olmadı.
Nazire olarak da pencerelerimizi sonuna kadar açarak doğal gaz keyfi yaşadık, krizden en ufak etkilenmedik; Karadeniz’in canı sağ olsun.
Bu arada haklı olarak soracaksınız: “ABD’den niye 25 yıl süreli doğal gaz (LPG) aldık?”
Onu da iki misli fiyata Araplara satacağız… İliç’te bize birçok cenaze bırakarak Kanada’ya kaçan altın madeni şirketi; çok değerli ve mahrem yerlerimizin teminatı olan bir müteahhidimize satıldı.
Ne kadar isabetli bir karar! Bu değerli ve namusumuzun sahibi muhterem elini çabuk tutarak işe koyuldu ve çıkarttığı tonlarca altını Merkez Bankamızın emrine verdi.
Yoksa kısıtlı rezervimiz satılarak talan edilecekti. Bunları sakın gerçek veya şaka olarak değerlendirmeyin.
Zaten bir Nisan geçeli de epey oldu… Hepsi rüya idi.
Sabah büyük bir mutlulukla kalktım, kendime gelmeden de TÜİK’in mutluluk anketine katıldım… Hah, şunu da söyleyeyim:

Bunu, ismi mevzu bahis değil biri gerçek gibi çıkıp söylesin; Türkiye’de kabul edecek, inanacak ve herkese yayacak en az %20-30 oranında insan var… İşte bu olay, ta Sokrates’ten bu yana bilinen acı bir gerçek.
Hakimin, savcının, milletvekilinin, “çakarlıların” ve egemen kesimin; Anayasa’ya rağmen trafik kontrol ve cezalarından muaf olduğu dönemde, doğal olarak bunları ödemek gene garip vatandaşın sırtına kaldı… Ceza geliri olarak bütçeye konulan 70 milyar hedefi neredeyse şimdilerde karşılanmak üzere.
İlk üç ayda toplanan para 50 milyarı geçti. Diyeceksiniz ki: “İhlalde bulunan ödesin.”
Evet haklısınız, aynı düşüncedeyim. Burada bir problem yok. Problem, iktidarın niyetinde… Ozan-ı Kebir Üstat Aşık Veysel Şatıroğlu ne der? “Kurt kuzuyla gezerdi, fikir ayrı ayrı olmasaydı.” İşte buradaki durum bu.
İktidarın maksadı vatandaşın emniyeti değil; maksat para…
Rahmet içinde, cennet bahçelerinde yatması için her daim dua ettiğimiz ATATÜRK ne demişti? “Torosların en ücra köşesinde bir Yörük çadırında duman tütüyorsa, henüz hiçbir şey bitmemiş demektir…” Evet Atam, her konuda olduğu gibi şimdi de haklısın ve ileriyi görmüşsün… Yörük kızı Esra, Akbelen’i savunuyor… Havasına, suyuna, ağacına, zeytinine, toprağına; daha doğrusu kendi ve kendi gibilerin geleceğine sahip çıkıyor… Bir kale gibi talancıların önüne dikiliyor.
Gözaltına aldılar. Kimse unutmasın; bu ülkede binlerce Yörük çadırı, milyonlarca Esra var…
Geçtiğimiz günlerde, vakit harcamak istemediğimden çok takip etmediğim haber programlarının birinde Yılmaz Özdil’in kısmen yanıma geldiğini gördüm… Yalnız, miktarlarda ufak bir farkımız kaldı.
Üstat; bayram sonu İzmir’den İstanbul’a 9,5 saatte gelişini dayanak tutarak %50 – %50 oranı verdi… Ben ise %80 – %20 oranında ısrar ediyorum… Bu memlekette %20’lik bir kesim, yani 20 milyon civarı insan süper ötesi bir hayat yaşıyor… Geri kalan ise orta direğin yok edilişi ile üç aşağı beş yukarı aynı… Bu %80’in %5’lik kesimi ise pazarlardan çürük toplayan kesim… Neredeyse ağaç kabuğu kemirme durumuna gelen bu insanların sayısı her geçen gün artıyor… Bu tespitlere göre değerlendirme yapmakta fayda var…
Finali, kafama takılan birkaç şey ile yapmam gerekiyor… Erhan Usta ve Cemal Enginyurt MHP’den kovulmasalar, orada kalsalardı; mesela C.B. (Ca-Ce) “Gerekirse ben iki arkadaşımı alır, kurucu önder Sayın Abdullah Beyefendi hazretlerinin ayağına giderim” dediğinde ayakta alkışlarlar mıydı? Kürt asıllı İngiliz Memoş, savaş çıkmasa “Ekonomimiz düze çıktı, artık IMF’ye borç verebiliriz” der miydi? Kendini İsa gibi gösteren Trump, tepkiler gelmese bir müddet sonra Hasan Mezarcı kıyafetine bürünüp “Mesih’im” diye ortaya çıkar mıydı?
Hepiniz Yaradan’a emanet olun. Hoşça kalınız…