Bu köşe yazısı, Ramazan ayının manevi ruhu ile günümüzdeki gösterişçi iftar kültürü arasındaki derin çelişkiyi ele almaktadır. Yazar, lüks otellerde düzenlenen şatafatlı organizasyonların ibadetin özündeki tevazu ve empati duygularına zarar verdiğini savunur. Ramazan’ın bir prestij yarışına dönüştürülmesini eleştirerek, asıl amacın nefis terbiyesi ve ihtiyaç sahiplerine el uzatmak olduğunu vurgular. Kaynak, dünyadaki açlık sorununa ve özellikle mazlum coğrafyalardaki çocukların yaşadığı mahrumiyete dikkat çekerek vicdani bir muhasebe çağrısı yapar. Sonuç olarak, bu kutsal ayın sadece mideyi değil, insan vicdanını doyurma ve gerçek anlamda paylaşma zamanı olduğu hatırlatılır.
Ramazan ayı boyunca neredeyse her gün bir iftar programı haberi görüyoruz. Siyasi partiler, büyük dernekler, iş insanları, çeşitli kurumlar… Hepsi iftar sofraları kuruyor. Ancak bu sofraların büyük çoğunluğu pahalı otellerde, lüks restoranlarda, gösterişli salonlarda kuruluyor. Davetiyeler hazırlanıyor, fotoğraflar çekiliyor, sosyal medyada paylaşılıyor. Adeta bir prestij yarışına dönüşmüş durumda.
Oysa insan sormadan edemiyor: Ramazan gerçekten bunun için mi var? Ramazan; zenginlerin, tanınmışların, makam sahiplerinin bir araya gelip şatafatlı sofralarda yemek yediği bir ay değildir. Ramazan; insanın nefsini terbiye ettiği, açlığın ne demek olduğunu hatırladığı, paylaşmayı öğrendiği bir aydır. Aç kalmanın sadece bir ibadet değil, aynı zamanda bir empati kapısı olduğunu anlamak içindir.
Bugün o lüks iftar sofralarına baktığınızda insanın aklına şu soru geliyor: O sofralarda oturanların kaçı gerçekten gün boyu aç kalmanın ne demek olduğunu biliyor? Kaçı iftar saatini beklerken midelerindeki boşluğu hissetti? Kaçı bir lokmanın kıymetini gerçekten düşündü? Eğer gerçekten bunu hissetselerdi, iftarlarını pahalı restoranlarda açmak yerine ihtiyaç sahiplerinin sofralarını doldurmayı tercih ederlerdi.

Bugün bazı yerlerde “ücretli iftar programları” düzenleniyor. İnsanlardan para alınıyor ve birlikte iftar açma daveti yapılıyor. Bu durum Ramazan’ın ruhuyla nasıl bağdaşabilir? Bir ay boyunca açlığın, sabrın ve paylaşmanın öğretildiği bir zaman dilimini, bir organizasyon ve tüketim etkinliğine dönüştürmek nasıl açıklanabilir? Oysa aynı para ile kaç aile bir ay boyunca sofraya oturabilirdi? Kaç çocuk sıcak bir yemek yiyebilirdi?
Dünyada açlık hâlâ çok gerçek bir sorun. Dilimizden düşürmediğimiz Gazze’de aç çocuklar var. Savaşın ortasında büyümek zorunda kalan, bir öğün yemeğe ulaşamayan çocuklar… Ama sadece orada değil. Dünyanın birçok yerinde açlık var. Türkiye’de de var. Hepimizin çevresinde, mahallelerimizde, sokaklarımızda geçim sıkıntısı çeken, çocuklarına yeterli yemek veremeyen aileler var. Bir de çoğu zaman adını bile anmadığımız insanlar var: Uygur Türkleri. Onların da çocukları var. Onların da ihtiyaçları var. Onların da sofraları çoğu zaman boş kalıyor.
Ramazan ayı; kameraların önünde verilen pozların, sosyal medyada paylaşılan kalabalık iftar masalarının ayı değildir. Ramazan gösteriş ayı değildir. Ramazan paylaşmaktır. Ramazan; insanın kendi vicdanıyla baş başa kaldığı bir zamandır. Sadece “fitremi verdim, görevimi yaptım” diyerek rahatlama ayı değildir.
Ramazan, insanın her gün boğazından geçen lokmayı düşünmesi gereken bir aydır. O lokmanın kıymetini bilme, başkasının sofrasını da düşünme ayıdır. Belki de en çok sormamız gereken soru şudur: Biz gerçekten Ramazan’ı yaşıyor muyuz, yoksa sadece Ramazan görüntüsü mü veriyoruz? Çünkü Ramazan, insanın midesinden önce vicdanını doyurması gereken bir aydır.