Mehmet Edip Ören
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Milli Hassasiyetler ve Sosyal Adalet

Milli Hassasiyetler ve Sosyal Adalet

featured
0
Paylaş

Bu köşe yazısı, Mehmet Edip Ören’in Türkiye’deki sosyal adaletsizlikler, siyasi tutarsızlıklar ve milli kimlik meseleleri üzerine kaleme aldığı eleştirel bir değerlendirmedir. Yazar, ömür boyu nafaka uygulamasının yarattığı mağduriyetlere karşı sosyal devletin sorumluluk alması gerektiğini savunurken, TÜİK gibi kurumların paylaştığı verilerin halkın gerçek ekonomik durumuyla örtüşmediğini vurgular. Terörle mücadele ve dış politika konularında hükümetin yaklaşımlarını eleştiren yazar, özellikle Doğu Türkistan’daki Uygur Türklerinin yaşadığı zulme karşı sergilenen sessizliğe dikkat çeker. Milli hassasiyetlerin ihmal edildiğini belirterek, Uygur kardeşlerimize vatandaşlık verilmesi ve Anadolu’ya yerleştirilmeleri gibi somut çözüm önerileri sunar. Son olarak, uluslararası platformlarda başarı elde eden sanatçıların Türk dünyasının sorunlarına duyarsız kalmasını kınayarak toplumsal bir farkındalık çağrısı yapar.

 

Bazı kelimeler, cümleler, deyimler vardır; temsil ettikleri anlamın çok ötesinde değerlendirilirler.

Mesela: “Az sonra” bu sözü bir TV yayınında duyacak olursanız, bilin ki o asla az sonra değildir. Uzun bir süre sonra yayımlanacak anlamını taşır… Mesela: Metro istasyonunda “Sayın yolcularımız, ineceklere öncelik tanıyın” diye bir anons duyarsanız, bunun anlamı, içeridekiler dışarıya adım atmadan içeri hücum edin demektir.

Bu örnekleri zaman zaman satırlarımıza taşıyacağız… Şimdilik giriş için bu bile fazla. Hepinize merhabalar olsun. Türkiye birden büyüktür…

İran işine gene bulaşmıyorum. Tek şey deyip bırakacağım. Çözüm süreci, terörsüz Türkiye masalını anladınız mı… PKK serbest kalsın. ABD’nin tasmalısı olarak, Barzani ve Talabani’yle birlikte joker güç olarak İran’da işe yarasın diye Türkiye’deki faaliyetlerine ara verildi.

Bu Millet’e bağlı Kürt kardeşlerim ne kadar utansalar yeridir… Teferruatlar sonra. Şimdilik “Demiştik” diyerek kapatacağız konuyu.

Bugün, pek de alışık olmadığınız konulara gireceğim. Gireceğim de nasıl çıkacağım, ben de bilmiyorum. Gelin hep birlikte görmeye çalışalım…

Türkiye’de; evlilik, boşanma, nafaka üçlüsü toplumun canını okumaya devam ediyor. Bu işi nasıl çözeriz derken daha çetrefilli, içinden çıkılamaz hale getirmenin gayreti içindeyiz… Sürekli okurum, TRT mesleki eğitim hocalarından Bekir Rüştü Kardeş’imin yaşadıklarına bizzat şahit oldum. Hata, adli çerçevede müdahil bile oldum. Ne yaparsa yapsın nafakadan kurtulamadı. Olay, ona ömür boyu verilmiş bir ceza gibiydi. Her neyse, daha da özele girmeden genele yanaşalım… Yeni taslak, bazı sene sınırlamaları getiriyor. Mesela, yirmi sene evli kaldın, boşandın, nafakayı on beş sene kadar alacaksın.

İlk başta güzel gibi görünüyor ama olaya bir de kadın gözüyle bakalım. Kırk yaşında boşanıp elli beş yaşına kadar nafaka alan kimse, artık gündelikçilik bile yapamayacak bir yaşa geldiğinde Adalet, “Nafakan buraya kadar” derse o garibim ne yapacak… İyi hoş da “Sen de mi sonsuz nafakayı savunuyorsun?” diyenlere, hayır diyorum… Süre dolunca, Devlet’in tanımı devreye girmeli; neydi o… TC… Sosyal bir hukuk devletidir. Sosyal Devlet, boşta ve de nafakasız kalan vatandaşını ortada bırakmadan, gerekli desteği sağlamalıdır… Tabii ki Nas’a rağmen faize ödenen paralardan fırsat kalırsa.

Çocukluğumda insanlar konuşurken muhataplarını inandırabilmek için “Gazete yazdı” derlerdi. Yani gazetenin yazması, kesinlikle doğru anlamına gelirdi… Daha sonraları, uzun uzadıya anlatmayayım, olay tam tersine döndü. Şimdilerde, gazete yazıyorsa kesinlikle yalandır deniyor… Bu hastalıktan maalesef güvenilir devlet kurumları da nasibini aldı. Bunların başında TÜİK geliyor.

Memurun, emeklinin cebinden çalma ustası olan kurum, birçok işte daha aynı karakteri sergiliyor… Geçtiğimiz günlerde ülkedeki mutluluk yüzdelerini paylaştı. Meğerse hemen hemen herkes mutlu imiş. Bunun üzerine Mut (Mersin) nüfusunu inceledim, 63.000. Buna İstanbul, İzmir, Ankara vs. yerdekileri de ekle, etsin yüz bin… Ülke nüfusu 86 milyon. Nasıl çoğunluk Mut’lu olabiliriz?

Eeee kurum bu kadar laçka olursa, bizim yaklaşımımız da böyle olur… Gerçi gri propaganda altyapılı bir yaklaşımla olayı lehimize çevirebiliriz… Mesela, 3-5 saat et kuyruğunda bekleyenlere sorun, mutluluk olayı “Sıfır” çıkar. Amma eti alıp evin yolunu tutanlarda durum değişir. Bir örnek daha… Akşam pazarında çürük çarık karıştırana sor gene “Sıfır”, ama bir yemeğe yetecek kadar ezik tamamlayana sorarsan durum farklı olabilir… Her neyse siz dünya tespitlerine bakın. Orada en mutsuzlar arasındayız. Bizden sonra birkaç devlet var…

Bizim en büyük derdimiz Kürtler, sonra da Araplar… Peki Türk’e ne zaman sıra gelecek, durun bakayım, maalesef ufukta bile görünmüyor… Beyler, en azından nüfus kağıdınızda yazan “TC“den utanın… Suriye’de Kürt’ten çok Türkmen var. Onlara ne gibi haklar elde edildi… Irak’ta aynı… Bunlar şimdilik bir kenarda dursun, zaten başka şansları da yok.

Esas Uygur kardeşlerimiz, dolayısıyla Doğu Türkistan ne olacak? Oradaki mezalim ve asimilasyon hiç olmadığı kadar hızla devam ediyor. Saysam ciltlere sığmaz da biz ne yapıyoruz? Söyleyeyim, Sn. Rabia Kadir’i Türkiye’ye sokmuyoruz.

Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur denir. Zaten idarecilerimiz Türk olsa mesele hemen çözülür de maalesef böyle bir durum yok… Kendisine milliyetçi diyenler, en başta Ca-Ce, işi gücü bırakmış kankası Apo İt’ini nasıl kurtarırımın derdine düşmüş… Bu konuya daha sonraları sık sık değineceğiz ama ilk elde, ülkemizdeki Uygur kardeşlerimize derhal vatandaşlıkları verilmelidir.

Bu yurdun bizim kadar sahibi olan Doğu Türkistanlıların gerekirse tamamı Anadolu’ya taşınmalıdır… Bir gün Büyük Turan kurulduğunda, Kıtay’ı tekrar sedleri arkasına yollar, topraklarımıza kavuşuruz. Bu ülkede kendilerini kurtarana kadar her bir aileye bakacak milyonlarca Anadolu Türk ailesi var… Nüfus yoğunluğu az olan Doğu ve Güneydoğu toprakları yeni vatanları olabilir. Bu çalışkan insanlar, seneler içinde oraları tanınmaz hale getirir. Afgan’dan medet umacağımıza bu daha ehven bir durumdur… Konuyu, esasında tebrik edilecek bir olayı telin ederek bitireceğim.

Berlin’de düzenlenen meşhur “Altın Ayı” ödüllerinde birinci ve ikincilik derecelerini iki Türk yönetmen paylaştı. Yaptıkları konuşmalarda Gazze’den İran’a kadar değinmedikleri yer kalmadı. Ama özellikle midir yoksa cehaletten mi yoksa Türk’e ilgisizlikten mi bilinmez; Doğu Türkistan’daki olaylardan, mezalimlerden, baskılardan bahsetme ihtiyacı hissetmediler. Ne diyelim… “Yerli ve milli” bir yaklaşımda bulunmuşlar…

Hepinizi Allah’a emanet ediyorum. Hoşça kalınız…

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!