Rıza Tahir Yel
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. YANGIN YERİNDE Orta Doğu Alev Alırken Türkiye Ne Yapmalı?

YANGIN YERİNDE Orta Doğu Alev Alırken Türkiye Ne Yapmalı?

featured
0
Paylaş

28 Şubat 2026’da başlayan İran-ABD savaşı, Türkiye’yi varoluşsal bir tercihle yüz yüze getirdi. Hürmüz kapandı, Hamaney öldü, bölge alev aldı. Peki Türkiye bu yangında ne yapacak? Cephe tutmak mı, çıkar gütmek mi, yoksa fırsatı harcamak mı? Zafer Partisi perspektifinden altı ilkeli stratejik çerçeve ve acı gerçekler.

 

28 Şubat 2026. Sabahın erken saatleri. Trump, sosyal medyasından OPERATION EPIC FURY mesajını paylaşırken, Tahran üzerinde siren sesleri yükseliyordu. ABD ve İsrail, Haziran 2025’teki 12 gün savaşından daha kapsamlı ve daha yıkıcı bir ortaklaşa saldırı başlatmıştı. Nükleer tesisler, Devrim Muhafızları karargâhları, Tahran’ın kalbindeki sembolik noktalar… Ve nihayetinde o haber: İran’ın dini lideri Ali Hamaney hayatını kaybetti. Hürmüz Boğazı gemilere kapatıldı. Bölgedeki ABD üslerine onlarca balistik füze yağdı. Dünya, 1990’dan bu yana tanık olmadığı bir savaşın içine çekildi. İşte tam bu anda, Ankara’da da iki soru yankılanıyordu: Türkiye bu savaşa taraf olacak mı? Olmayacaksa nasıl bir strateji izleyecek?

Zafer Partisi perspektifinden bakıldığında bu sorulara verilecek yanıt, salt bir dış politika tercihinin çok ötesindedir. Bu, Türkiye’nin varoluşsal bir tercihle yüz yüze geldiği tarihi bir andır. Ya kendine ait bir stratejisi olan, çıkarlarını bilen ve egemenliğini pazarlığa açmayan bağımsız bir devlet olarak davranacak; ya da büyük güçlerin kıskacında, “güvenilir müttefik” veya “kullanılabilir araç” rolüne sürüklenecektir. Bu yazıda, yangının tam ortasındaki Türkiye için gerçekçi, millî çıkara dayalı ve tarihten ders çıkarmış bir strateji önerisi sunacağım.

Savaşın Dünü ve Bugünü: Tablo Nedir?

Haziran 2025’teki 12 günlük İsrail-İran çatışması, Tahran’ın nükleer altyapısını sekteye uğratmış; Hizbullah tasfiye edilmiş, Suriye’de Esed düşmüştü. İran, hem caydırıcılık mimarisini hem ekonomik direncini yitirerek 2026’ya girdi. İçeride ise durum farklı değildi: Ekonomik çöküş, riyalin tarihî dip noktaları, milyonlarca kişinin sokaklara döküldüğü protesto dalgası… Yani İran, dışarıdan gelen darbeler kadar içeriden de yıpratılmış bir rejimdi. Ümit Özdağ’ın daha haftalarca önce uyardığı senaryo, tescil edilmiş durumda: ABD ve İsrail’in bu saldırısı, sınırlı bir operasyon değil, rejim değişikliğini hedefleyen varoluşsal bir harekât niteliği taşımaktadır.

Şimdi bölgede tablo şu: İsrail ve ABD kuvvetleri vurmaya devam ediyor; İran, Körfez’deki ABD üslerine füze ve İHA yağdırıyor; Hürmüz kapandı, bölgesel uçuş sahaları allak bullak oldu, Türk Hava Yolları onlarca seferi iptal etti. Körfez’deki kırılganlık, küresel enerji fiyatlarını anında tırmandırıyor. Ve Türkiye, bu yangın yerinin hemen kuzeyinde, komşusu İran ile 500 kilometrelik kara sınırı paylaşarak oturuyor.

Hükümetin Tutumu: İtidal mi, Belirsizlik mi?

Türkiye Dışişleri Bakanlığı’nın ilk açıklaması dikkat çekiciydi. Gelişmeler bölgesel ve küresel istikrarı riske atacak nitelikte bulunarak kınandı, arabuluculuk teklifi sunuldu. Hakan Fidan, İran, Irak, Suudi Arabistan, Katar, Mısır ve daha pek çok başkentli mevkidaşıyla telefon diplomasisi başlattı. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı ise hava sahasının ve üslerin ABD’ye kullandırılmadığını açıkladı. Bunlar, biçimsel olarak doğru adımlardır. Rusya-Ukrayna savaşında uygulanan ne taraf ol, ne yok say stratejisinin ilk refleksleri bu. Ümit Özdağ da bu itidalli tutumu doğru bulduğunu açıkça ifade etmiştir: Türkiye’nin Rusya-Ukrayna savaşı politikası doğruydu. Şimdi dileriz Türkiye, Iran-ABD savasinda da ayni politikayi izler.

Ancak burada bir parantez açmak gerekiyor. İtidal, pasiflik değildir. Arabuluculuk teklifinde bulunmak ile fiiliyatta etkili bir strateji geliştirmek arasında fark vardır. Hükümetin Fidan aracılığıyla yürüttüğü telefon diplomasisi, Türkiye’nin konum belirlemesine değil, görünür olmasına hizmet etmektedir. Zafer Partisi perspektifinden asıl mesele şudur: Görünürlük değil, çıkar. Görünürlük değil, egemenlik. Ve her şeyden önce: Türkiye’nin bu savaşta ne kazanacağı ya da ne kaybedeceği konusunda kristal netlikte bir stratejik plan.

Türkiye’nin Gerçek Tehdit Haritası: Ne Kaybeder?

Bu savaşın Türkiye’ye faturası çok boyutludur. Birincisi ve en acil olanı demografik tehdittir. İran, içerisinde tuttuğu milyonlarca Afgan ve Iraklı sığınmacıyı, olası bir çöküş ya da savaş genişlemesi durumunda batıya itmekten çekinmez. Ümit Özdağ bunu haftalarca önce uyardı: Iran böyle bir saldiriyla karsilastiginda, içeride tuttuğu kaçak Afganları bir karşı hamle olarak ülke dışına itmeyi deneyecektir. Türkiye-Iran sınırının geçilmez hale getirilmesi şimdiden zorunludur. Bu, salt bir güvenlik meselesi değil, demografik egemenliğin savunulması meselesidir. Türkiye’nin sınır illerinde zaten on binlerce yabancı yaşamaktadır; yeni bir göç dalgası milli güvenliği köklü biçimde tehdit eder.

İkinci tehdit, ekonomik ve enerji güvenliği boyutundadır. Hürmüz Boğazı’nın kapanması, Türkiye’nin petrol tedarik yollarını doğrudan etkiler. Ham petrol fiyatlarındaki ani yükseliş, zaten kırılgan olan Türk ekonomisini ciddi biçimde sarsacaktır. Enflasyon, döviz kuru baskısı ve enerji maliyetleri üçgeninde Türkiye’nin manevra alanı son derece dardır. Üçüncü tehdit ise PKK boyutudur. Özdağ, savaşın başlamasıyla birlikte daha da kritik bir uyarıyı gündeme getirdi: İran PKK’sının, bu savaşı kendi eylem alanını genişletmek için bir fırsat olarak değerlendireceği. Bölgede kaotik bir ortam, Türkiye’nin terörle mücadelesini sekteye uğratacak, Suriye’deki dengeleri altüst edecektir.

Zafer Partisi’nin Stratejik Çerçevesi: 6 İlke

Türkiye bu savaşta ne yapmalıdır? Zafer Partisi’nin milli güvenlik ve dış politika doktrini, altı temel ilkede somutlaşmaktadır.

Birinci ilke: Kesin tarafsızlık ve egemenlik koruma. Türkiye, ne ABD-İsrail cephesinde yer almalı ne de İran’ın safında. Cumhurbaşkanlığı’nın İncirlik ve Kürecik meselesindeki açıklaması doğru yöndedir; ancak yeterli değildir. Bu üs ve radarların hem ABD hem de diğer tüm taraflara karşı kullanıma kapatıldığı, net bir resmi bildiriyle tüm muhataplara iletilmelidir. Bu bir NATO ihlali değil, egemenlik hakkının kullanımıdır. NATO üyesi olmak, Türkiye’nin topraklarını başka devletlerin savaş operasyonlarına açık kılmak anlamına gelmez.

İkinci ilke: Sınır güvenliğinin derhal ve kapsamlı şekilde tahkimi. İran-Türkiye sınırındaki 3 metrelik duvarın bir olası göç dalgasını tutamayacağı açıktır. Ordu ve jandarma takviyesi, geçici bariyer sistemleri, insansız hava araçı devriyesi ve termal kamera altyapısının hızla güçlendirilmesi bugünün meselesidir; yarının değil.

Üçüncü ilke: PKK’ya sıfır fırsat penceresi. Orta Doğu’daki kaos ortamı, PKK için bir fırsat penceresidir. Suriye’deki SDG/PKK yapılanması, İran’daki PJAK kolu ve Irak’taki varlık; bu savaşın gölgesinde yeniden güç toplamaya çalışacaktır. Türkiye’nin terörle mücadelede operasyonel kapasitesini askıya almaması, aksine artırması gerekmektedir. Bu bağlamda, mevcut Terörsüz Türkiye söylemi altında yürütülen müzakere sürecinin derhal dondurulması zorunludur; bir savaş ortamında bölücü yapılarla diyalog sürdürmek, devlet aklıyla bağdaşmaz.

Dördüncü ilke: Enerji güvenliğinin çeşitlendirilmesi. Hürmüz’ün kapanması, Körfez petrolüne bağımlılığın ne denli kırılgan olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi. Türkiye’nin stratejik petrol rezervlerini hızla takviye etmesi, alternatif tedarik güzergâhlarını devreye sokması ve yenilenebilir enerji kapasitesini ivediyle artırması gerekmektedir. Enerji bağımlılığı; hem ekonomik hem de siyasi bir kırılganlıktır ve millî güvenliğin ayrılmaz parçasıdır.

Beşinci ilke: Gerçek arabuluculuk değil, çıkara dayalı diplomasi. Türkiye’nin arabuluculuk söylemi, somut bir stratejiye dönüşmüyorsa boş bir retorikten ibarettir. Rusya-Ukrayna’da Montrö’nün uygulanması, tahıl koridorunun açılması gibi somut çıkarlarla desteklenmiş adımlar atılabildi. İran-ABD krizinde de Türkiye’nin masaya getireceği şey açık olmalıdır: Ateşkes görüşmelerine ev sahipliği, İslam dünyasının sesi olma, savaş sonrası yeniden yapılanmaya katkı. Ancak bunların karşılığında ne istendiği de net olmalıdır: Kürt sorununun bölgesel boyutlarında Türkiye’nin önceliklerine saygı, demografik baskının önlenmesinde uluslararası destek ve Suriye’deki terör koridorlarının tasfiyesi.

Altıncı ilke: NATO ile gerginleşmeden, NATO’ya teslim olmadan. NATO üyeliği, Türkiye için bir kalkan olduğu kadar bir kement de olabilir. Türkiye, ittifak içinde bağımsız tutum sergileme geleneğini kararlılıkla sürdürmelidir. Suriye’de, Libya’da, Ukrayna’da bu tutumun meyvesi alındı. İran krizinde de Türkiye’nin NATO’nun sadik askeri değil, kendi çikarini bilen bagimsiz aktör profili çizmesi esastır.

Tarihten Bir Ders: 1950’nin Gölgesi

Türkiye, tarihinde büyük güçlerin savaşlarına dahil olup bedelini ağır ödemiştir. Birinci Dünya Savaşı bu faturanın en acı örneğidir. Müttefik olunan büyük güçler, kendi hesaplarını yaparken Türkiye’nin toprak bütünlüğü masaya yatırılmıştır. Atatürk’ün kurduğu devlet aklı, tam bağımsızlık üzerine inşaydı; ve bu bağımsızlık, dışarıya karşı değil, hem dışarıya hem de içeriye karşı korunacaktı.

Bugün tarihin aynı sayfasına yazılabilecek bir dönemeçteyiz. ABD, İsrail’e koşulsuz destek verirken Türkiye üzerindeki baskı artacaktır. Müttefiklik adına Kürecik Radarı devreye sokma, İncirlik’i işler kılma, Boğazları açık tutma gibi talepler gelecektir. Ve bunların karşısında yalnızca hayir demek yeterli değildir; Türkiye, her hayrinin arkasını doldurabilecek stratejik bir vizyona ve kendi ayaklarının üzerinde durabilecek askeri-ekonomik bir güce sahip olmalıdır.

Sonuç: Yangında Yanmamak İçin Suyu Hazırlamak

28 Şubat 2026, Türkiye için bir imtihan tarihidir. Hamaney’in ölümü, İran’da siyasi belirsizliğin kapılarını aralamaktadır. Savaşın uzaması, bölgesel göç dalgalarını kaçınılmaz kılacaktır. Hürmüz’deki kilit, global enerji dengesini alt üst edecektir. PKK, bu kaosta fırsat arayacaktır. Tüm bu tehditler, Türkiye’ye hem bir kaygı hem de bir fırsat penceresi açmaktadır. Bu pencereyi doğru kullanmak, Kemalist devlet aklının öğrettiği şeydedir: Savaşa çekilme, ama savaşın sonucunu şekillendir.

Zafer Partisi olarak biz şunu söylüyoruz: Türkiye, bu savaşa ne ABD’nin kanadı altında ne de İran’ın yanında girmelidir. Türkiye, kendi milletinin ve kendi topraklarının güvenliğini esas alan, demografik saldırıya kapılarını kapatan, terör örgütüne sıfır fırsat tanıyan, enerji bağımlılığını kıran ve arabuluculuğu gerçek bir çıkar kozu olarak kullanan bağımsız bir devlet olarak hareket etmelidir. Bunu yapabilmek için önce içeriden sağlam olmak gerekir. Teröristle masada oturan, sınırları pörsümüş, demografik baskıya göz yuman bir Türkiye, dışarıda hiçbir zaman güçlü duramaz.

Yangın yeri, bizim kapımızın önündedir. Suyu hazırlamak için beklemenin vakti yoktur.

 

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!