Bu köşe yazısı, sahte dini liderlerin toplumu nasıl manipüle ettiğini ve istismar mekanizmalarını eleştirel bir dille ele almaktadır. Yazar, Fadıl Dadaş örneği üzerinden bir temizlik görevlisinin nasıl sözde bir şeyhe dönüştüğünü ve müridlerini akıl dışı yöntemlerle nasıl kandırdığını detaylandırmaktadır. Metinde, bu tür yapıların denetimsizliği ve dini değerlerin maddi kazanç kapısı haline getirilmesi sert bir şekilde yerilmektedir. Yazar, hiciv yoluna başvurarak kendi hayali tarikatını kurma üzerinden toplumdaki cehalet ve sorgulama eksikliğiyle dalga geçmektedir. Sonuç olarak kaynak, sahtekar figürlerin İslam dinine verdiği zarara dikkat çekerken halkı bu tür istismarcılara karşı uyanık olmaya çağırmaktadır.
Aslında hem hoca hem hacı lakaplı biri olarak ben de sallasan bir yerimin değeceği tarikat ve cemaatlerden bir de ben kurmak isterdim.
Emekli maaşıyla yaşamaya çalışmak gittikçe güçleşirken… Yazımın sonunda nasıl hoca ve hacı oldum, merak edenlere açıklayacağım.
Bu yazıyı şimdi yazmamın nedeni, Barış Terkoğlu’nun Sözcü TV’de söyledikleri. Haber şöyle:
Daha önceleri bir kamu hastanesinde hastabakıcı ve temizlikçi olarak çalışan Fadıl Dadaş, daha sonra mermercilik işine başlar; kartvizitinde “Seyyitoğlu Fadıl Dadaş” yazar. Mezar ve türbe işleri yaparken “Neden şeyh olup bir tarikat da ben kurmayayım?” der. Soyağacı çıkarıp peygamber soyundan geldiği için Seyyid olduğunu ilan eder. Adana merkez iken Adıyaman’da şube açar. Arapça okuryazarlığı olmayan Şeyh Fadıl, muska ve cevşen yerine okuyup üflediği yeşil bir yün ip verir. Kısmet açmaktan çocuksuz ailelere yardım etmeye, felç ve psikolojik hastalıklar gibi geniş bir portföye sahip Şeyh Fadıl, zikir dediği törenlerde tef ve davul çaldırır. Müritlerinin tepesine çıkıp eliyle “nah” işareti yapar. Bazı müritlerinin karın boşluğuna kılıç sokarak sözde güç ve kudretini gösterir.
Dergâhında Türk bayrağının yanında bulunan sancaklar deterjanlı sularla yıkanıp şehir turları atarken nedense etraftaki tüm güvenlik görevlilerinin gözlerine perde iner, hiçbir şey göremezler. Sancakların yıkandığı deterjanlı sularla müritler, “şifa” diye yüzlerini yıkayıp içerler. Gösteri sonunda hayli hırpalanan Şeyh Fadıl, kendisine masaj yaptırmak için çocukluktan henüz çıkanları tercih eder nedense. Bazı eski müritlerin telefon kayıtlarında “sapık” ve “Mustafa’nın tecavüzcüsü” diye kaydedilmesinin amacı nedir acaba? 15 yıldan beri faaliyet gösteren şeyh ve benzerleri hakkında dini ve milli hükümet neden bir şey yapmaz? Osmanlı Devleti zamanında kapatılan tarikat ve cemaatleri İngilizlerin kurduğu belli iken halk bu tip sahtekarların neden peşine düşer? Bazı tarikatlar paraya boğulurken bazıları devletin birçok kademesinde etkili ve yetkili. İçlerinde devlete beş kuruş vergi vermeyen Menzil gibi tarikatlar bile var.

Dini ve milli olduğunu söyleyen iktidar, bir televizyon programında “dini değerler ile alay edildi” gerekçesiyle yapımcı ve konuğunu hapse atmıştı. İslam’a ateistlerden çok bu gibi sapık ve sahtekârlar zarar verirken buna seyirci kalanları, hatta göz yumanları Allah’a havale ediyoruz.
Evet, yazımın başında yazdığım gibi benim bu şeyhlerden neyim eksik? Sümerbank’ta çalıştığım yıllarda işçilere “efendi”, memurlara “bey” denmesine bozulduğum için müdürler hariç herkese “hacı” diyordum. Sonunda adım unutuldu, herkes “hacı” diye hitap etmeye başladı. Sümerbank sonrası üniversiteye geçip hocalık yaptığım için “hoca” da olmuştum. Saçlar dökülse bile bıyık ve çene sakalım var; geriye bir sarık ve cübbe kalıyor, onları da alınca gelsin paralar. Evet, parası çok aklı yok müritler için 7/24 hizmetlerindeyim. Zikirlerde beylere düz, bayanlara ters takla attıracağım için tarikatıma “Taklakiyye” ismini koydum… Başka yalanlara, taklaklara gelmeyin, bana güvenin.