Atsız Burucu
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Ülkem Niye Böyle? (II)

Ülkem Niye Böyle? (II)

featured
0
Paylaş

Bu köşe yazısı, özgürlük ve eşitlik kavramları arasındaki dengeyi felsefi ve ekonomik bir perspektifle ele alırken, Türkiye’nin mevcut toplumsal sorunlarını analiz etmektedir. Yazar, John Locke ve Adam Smith gibi isimlerin savunduğu negatif özgürlük anlayışı ile Karl Marx’ın vurguladığı sınıfsal eşitlik gerekliliğini karşılaştırarak sistemin işleyişini sorgular. Kağıt üzerindeki hakların ekonomik imkânlarla desteklenmediği sürece birer yanılsamadan ibaret olduğu fikri üzerinden derinlemesine bir eleştiri sunulur. Türkiye’deki temel problemin ideolojik tartışmalardan ziyade kurumsal zayıflık, liyakat kaybı ve hukuksuzluk olduğu açıkça vurgulanır. Sonuç olarak, bir ülkenin kalkınabilmesi için devletin büyüklüğünden ziyade kalitesine ve sistemin ahlaki temellerine odaklanılması gerektiği savunulur. Metin, toplumsal huzur ve ekonomik güç için özgürlük ile eşitliğin sağlam kurumlar çatısı altında birleştirilmesini temel bir zorunluluk olarak niteler.

 

Özgürlük mü, eşitlik mi?

Birinci yazıda seferden dönüşün burukluğunu anlatmıştım.

Bugün biraz daha derine inelim.

Soruyu netleştirelim:

Özgürlük nedir?

Sabah 9’da işe gidiyorsun. Sevmediğin bir iştesin. Kimse seni zincirle götürmüyor ama bırakma lüksün yok. Kira var, fatura var.

Hayat pahalı.

Kimse seni zorlamıyor ama çalışmazsan yaşayamazsın.

Bu durumda özgür müsün?

17. ve 18. yüzyılda kralların sınırsız gücüne karşı bir fikir doğdu. “Devlet her şey değildir, insan devletten önce gelir” dendi.

Bu fikri sistemleştirenlerden biri John Locke idi. Ona göre insan doğuştan bazı haklara sahiptir: Yaşam, özgürlük ve mülkiyet.

Devlet bu hakları verir değil, korur.

Ekonomide ise Adam Smith şunu savundu: İnsanlar serbest bırakılırsa piyasa kendi dengesini bulur. Rekabet düzen sağlar.

Bu anlayışa göre özgürlük, engel olmamasıdır. Buna negatif özgürlük denir.

Peki, cebinde para yoksa seçeneklerin gerçekten var mıdır?

19. Yüzyılda Sanayi Devrimi geldi. Fabrikalar büyüdü, sermaye yoğunlaştı. Hukuken herkes eşitti ama ekonomik uçurum büyüdü.

Bu tabloya en sert eleştiriyi getiren isim Karl Marx oldu.

Marx şunu söyledi: Kağıt üzerindeki eşitlik gerçek eşitlik değildir. Eğer ekonomik güç birkaç kişinin elindeyse, özgürlük sadece bir yanılsamadır.

Burada özgürlük anlayışı değişir. Bu kez mesele engel olmaması değil, imkânın olmasıdır. Eğitim, sağlık, barınma güvencesi yoksa seçme hakkı anlamsızdır.

Bu da pozitif özgürlüktür.

Şimdi dönelim sorumuza:

Ülkem niye böyle?

Çünkü biz özgürlük ve eşitlik tartışmasını slogan düzeyinde yapıyoruz. Bir taraf devleti küçültmeyi, diğer taraf devleti büyütmeyi çözüm sanıyor.

Oysa mesele devletin büyüklüğü değil, devletin kalitesidir.

Devlet güçlü olabilir ama hesap vermezse baskı üretir.

Devlet küçük olabilir ama denetimsiz sermaye büyürse eşitsizlik üretir.

Bugün Türkiye’nin meselesi ideolojik tercih değil, kurumsal zayıflıktır.

Hukuk güvenliğinin zedelenmesi yatırım ortamını bozar.

Eğitim kalitesinin düşmesi üretimi düşürür.

Liyakat kaybı verimliliği yok eder.

Sonra dönüp “neden fakirleştik” diye sorarız.

Bir ülke özgürlükten vazgeçerse yaratıcılığını kaybeder.

Eşitliği göz ardı ederse toplumsal huzurunu kaybeder.

İkisini birlikte kuramazsa ekonomik gücünü kaybeder.

Belki de bizim asıl problemimiz; sistemi değil, zihniyeti tartışmamız gerektiğini geç fark etmemizdir.

Soru şu:

Özgürlüğü mü büyütmeliyiz, eşitliği mi?

Yoksa önce kurumları mı sağlamlaştırmalıyız?

Belki de üçüncü yazıda şu soruya girmeliyiz:

Sorun ekonomik model mi, yoksa ahlaki ve kurumsal çözülme mi?

Devam edeceğiz.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!