Feridun Yıldız
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Bayrağın Hukuku ve Onuru

Bayrağın Hukuku ve Onuru

featured
0
Paylaş

Feridun Yıldız tarafından kaleme alınan bu makale, bayrağın yalnızca bir kumaş parçası değil, devletlerin egemenlik, namus ve tarihsel hafızasını temsil eden en üst düzey sembol olduğunu anlatmaktadır. Bayrağa yapılan saldırıların hukuki boyutu ele alınırken, Türkiye gibi ülkelerde bu durumun hapis cezasıyla sonuçlanan bir suç olduğu, Amerika Birleşik Devletleri gibi ülkelerde ise ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirildiği vurgulanmaktadır. Sancağın savaş meydanlarındaki kadim öneminden hareketle, Türk kültüründe bayrağa verilen değerin Atatürk’ten günümüze kadar uzanan manevi ve askeri kökenleri detaylandırılmaktadır. Özellikle Nusaybin ve Kıbrıs gibi kritik bölgelerdeki bayrak ihlallerinin birer devlet otoritesi ve bağımsızlık meselesi olduğu ifade edilmektedir. Sonuç olarak kaynaklar, bayrağı toplumsal birliğin ortak paydası ve ulusal onurun dokunulmaz bir nişanesi olarak tanımlamaktadır.

 

Dünyanın neresine giderseniz gidin, bir direğin tepesinde rüzgârla raks eden o renkli kumaşın sadece bir “tekstil ürünü” olduğunu iddia edemezsiniz. Bayrak; kimine göre devletin namusu, kimine göre ordunun kalbi, kimine göre ise bir halkın özgürlük çığlığıdır. Peki, bu sembole yapılan bir saldırı neden bazı ülkelerde hapisle cezalandırılırken, bazılarında “ifade özgürlüğü” sayılır?

 

Hukukun İki Yüzü: Ceza mı, Özgürlük mü?

Bayrağa hakaretin hukuki karşılığı, aslında o devletin “birey” ve “devlet” arasındaki dengeyi nerede kurduğuyla ilgilidir. Türkiye’de bu durum oldukça nettir: TCK’nın 300. maddesi, bayrağı aşağılayan kişiye 3 yıla kadar hapis öngörür. Çünkü bizde bayrak, devletin tüzel kişiliğiyle birdir. Almanya gibi ülkelerde de “devletin sembollerine hakaret”, toplumsal barışı bozduğu gerekçesiyle suçtur. Ancak madalyonun diğer yüzünde ABD gibi örnekler var. 1989 yılında Yüksek Mahkeme, bayrak yakmanın bir “sembolik konuşma” olduğuna hükmetti. Yani Amerikan hukuku diyor ki: “Benim bayrağım o kadar güçlüdür ki, yakılması bile ona zarar vermez; ama senin onu yakma hakkını elinden alırsam, temsil ettiğim özgürlük kavramı zarar görür.”

 

Sancak Düşerse Ordu Düşer: Tarihsel Kökenler

Bu hukuki ciddiyetin kökleri, modern anayasalardan çok daha derine, savaş meydanlarına dayanır. Antik Roma’da bir lejyonun gümüş kartalını (Aquila) kaybetmesi, o birliğin yok edilmesi ve ebedi bir utanç demekti. Türklerde ise “Tuğ” ve “Sancak” geleneği, hükümdarın varlığı ve Tanrı’nın inayetiyle (Kut) eşdeğerdi. Eski Türk töresinde sancağı taşıyan el kesilse bile o sancak yere düşürülmezdi. Çünkü sancak sadece bir yer bildirimi değil, ordunun moral kaynağı ve birliğin ruhuydu. Bugün yere düşen bir bayrağı öpüp başımıza koymamız, aslında binlerce yıllık bu askeri ve manevi genetiğin bir yansımasıdır.

 

İzmir’den Kıbrıs’a: Milli Hafıza

Türk tarihinde bayrak, hiçbir zaman sadece kâğıt üzerinde bir sembol olarak kalmamıştır. 1922’de İzmir’e giren Atatürk’ün, önüne serilen Yunan bayrağını “O bir milletin istiklal alametidir” diyerek kaldırtması, bayrağa duyulan saygının evrensel bir ahlak olduğunu dünyaya öğretmiştir. Öte yandan, 1919’da Maraş Kalesi’nde ezanı bayrağın hürriyetine bağlayan Rıdvan Hoca’nın duruşu veya 1996’da Kıbrıs sınırında bayrağa el uzatan eylemcinin hazin sonu, bu coğrafyada bayrağın “dokunulmazlık” sınırını çizer. Bu vakalar bize şunu söyler: Bayrak, üzerinde pazarlık yapılamayacak bir egemenlik nişanesidir.

Sonuç: Ortak Bir Payda Olarak Bayrak

Gerek deniz hukukundaki “sahte bayrak” yasakları, gerekse olimpiyatlarda yanlış bayrak çekilmesinin yarattığı diplomatik krizler, bu sembolün uluslararası sistemin temel taşı olduğunu kanıtlıyor. Bayrağa hakaret tartışması, aslında bir saygı sınavıdır. Kanunlar ne derse desin, bayrak bir toplumun “biz” dediği noktadır. Onu korumak sadece yasal bir zorunluluk değil, aynı zamanda o bayrağın gölgesinde yaşayan her bir ferdin geçmişine ve geleceğine duyduğu saygının bir gereğidir.

 

Nusaybin’de İndirilen Türk Bayrağı Ne Anlama Geliyor?

Nusaybin, sınır kasabası olması ve politik iklimi nedeniyle bayrağın “fiili egemenlik” gücünün en yoğun hissedildiği yerlerden biridir. Bir kamu binasından bayrağın indirilmesi veya yerine başka bir sembolün asılmaya çalışılması, TCK 300’ün ötesinde “Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak” suçuna (TCK 302) giden bir yolun başlangıcı olarak görülür. Nusaybin’de bayrağa yönelik müdahaleler hiçbir zaman “münferit bir hakaret” olarak kalmamış; her zaman devletin o bölgedeki otoritesine doğrudan bir meydan okuma olarak okunmuştur.

Daha önce bahsettiğimiz “bayrağın namus ve dokunulmazlık” algısı, Nusaybin gibi sıcak çatışma veya gerilim bölgelerinde en üst seviyeye çıkar. Bir eylem sırasında bayrağın zarar görmesi, Batı’daki bir “ifade özgürlüğü” tartışmasından çok, bölgedeki güvenlik güçleri ve vatansever kitleler için “savaş sebebi” (casus belli) niteliği taşır. Hatırlanacağı üzere, geçmişteki bazı olaylarda panzerlerin üzerine asılan dev bayraklar veya operasyon sonrası binalara çekilen sancaklar, “Buradayız ve egemeniz” mesajının en doğrudan yoluydu. Bu, Roma lejyonlarının kartallarını (Aquila) dikmesine benzer bir tarihsel reflekstir.

Nusaybin’deki bayrak krizleri genellikle yüksek tansiyonlu toplumsal olaylar sırasında yaşanır. Bayrağın bir protesto nesnesi haline getirilmesi, güvenlik güçlerini “meşru müdafaa” veya “sembolü koruma” refleksiyle sert müdahaleye zorlar. Bu durum, uluslararası arenada “orantısız güç” tartışmalarını tetiklemek için bir araç olarak kullanılabilir. Kıbrıs’ta direğe tırmanan eylemciye verilen tepki ile Nusaybin’deki benzer girişimlere verilen tepki aynı hukuki ve askeri doktrine dayanır: “Sınır ve Bayrak ihlal edilemez; ihlali durumunda güç kullanımı yasaldır.”

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!