Mehmet Edip Ören
Mehmet Edip Ören

Bir Yılbaşı Nostaljisi

featured

Yılbaşı’nın en önemli olaylarından biri, bankaların dağıttığı eşantiyon ve ikramiyelerdi… Tasarruflarımızın bulunduğu bankaya gider küçük ajandaya benzer, defterleri alırdık. Duvar takvimi almak, bol sıfırlı hesaplara ait bir durumdu. Pek alamasak da bir şekilde elimize geçer ve de misafir odasının en görünür yerine asılırdı…Her ay bitiminde sayfalardaki manzara resimleri atılmaz, güzel olanları çerçeveletirdik.

Eskiden yıllar, çabucak geçmesini, yılbaşılar hemen gelmesini beklediğimiz, bizi büyümeye götürecek zaman dilimleriydi, ama kolay kolay da geçmezlerdi… Şimdi ise, çarçabuk geçen, nasıl bittiğini anlayamadığımız bir hal aldılar… Hafta, ne zaman başladı, nasıl bitti,  ay, yıl ne çabuk terk edip gittiler… Her neyse, gerçekleri bir kenara bırakarak, alışılmışın içinde kalalım. Bugün eğlenelim, güzel sofralar, güzel sohbetler, güzel anılar bizlerin olsun…Hepinize merhabalar olsun…

Çoğunuz tahmin etmiştir. Bu müstesna günde, sizleri, siyaset çirkefinin içine çekmeyeceğim. Biraz nostaljiye ne dersiniz…

Bizlerin çocukluğunda, yeni yıl dendiğinde; aklımıza yakın akrabaların veyahut da en sevdiğimiz komşularla bir araya geldiğimiz uzun, sürprizlerle dolu, geceler gelirdi…

Yılbaşı’nın en önemli olaylarından biri, bankaların dağıttığı eşantiyon ve ikramiyelerdi... Tasarruflarımızın bulunduğu bankaya gider küçük ajandaya benzer, defterleri alırdık. Duvar takvimi almak, bol sıfırlı hesaplara ait bir durumdu. Pek alamasak da bir şekilde elimize geçer ve de misafir odasının en görünür yerine asılırdı…Her ay bitiminde sayfalardaki manzara resimleri atılmaz, güzel olanları çerçeveletirdik. Babamın bayağı hacimli bir arşivi olmuştu. Evde yokken çıkarıp, her birisine hayran hayran bakardık… İkramiye olayını hatırlayan var mı bilemiyorum. Tıpkı Milli Piyango gibi en yüksekten en ufağa, yani yüz binden, bin liraya kadar bir yelpazede dağıtım yapılırdı. Son zamanlarda işin içine dayalı döşeli ev de girmişti… Bize bir defa bin lira çıkmıştı diye hatırlıyorum… Daha sonraları yani ergenlik başlangıcında, bir lastik firmasının yaptığı takvimler, hayallerimizi süsler olmuştu…

İlk işe, özel sektörde başladım. Eskişehir Beton Sanayi (ESTON) Ankara bürosunda çalışıyordum… Yılbaşı geldiğinde ayrı bir telaşe başlardı. İşimizin olduğu ve yapan imza yetkili kimselere, çeşitli eşantiyonlar verilirdi. Ulus’ta bulunan bir saraca, o zamanlar moda olan Bont çantalar ısmarlanırdı. Sadece ısmarlanmaz, içine bir adet viski ve altı kristal bardak alacak şekilde dizayn edilirdi… Viski, her yerde serbestçe satılan bir şey değildi. Bandrolsüz olanlar, kaçak muamelesi görür ve bulunduranlara hapis cezası vardı. Temini, Gümrük ve Tekel Bakanlığıyla yapılan yazışmalar sonucu olurdu. Bu sistem, Genel Müdür, Daire Başkanı vs. gibi kişiler için geçerliydi. Normal memurlara, kaliteli tükenmez kalem, anahtarlık ve deri sigara kabından oluşan set verilirdi… Bu, işlerin temini ve dağıtımı benim gibi hem okuyup hem çalışan Ömer isimli arkadaşın üzerinde idi…

Tekrar çocukluk dönemlerine döndüğümüzde, Yılbaşı bizler için çok farklı bir gündü… Evler sobalı, çok nadiri kaloriferliydi. Salon, yani Avrupalıların “Life Room” dedikleri yer sürekli kapalı olur ve girilmesi yasak yerdi. Yılbaşı sabahı kapıları açılır, nar gibi kızarmış, kok kömürü sobayla ısıtılır, akşama hazır hale getirilirdi. Bu durum, bizlere, sanki başka bir mekâna gitmiş intibası verirdi… Televizyonun olmadığı hatta tahayyül bile edilemediği dönemlerde tek araç radyo idi. Gerçi fazla kulak kabartılmazdı. Koyu sohbetler, yemekler ve en önemlisi tombala daha önemliydiHindi dolması tercihti ama Annem tavuk yapardı. Aklımda kalan,  iç pilav, kuruyemiş ve meyvelerdi. Muz herkese bir tane konulacak kadar kıymetli idi. Çikitası bilinmez, Alanya muzu vardı… Merakla beklediğimiz tombala, meğerse, büyüklerin çocuklara para vermek için yaptığı bir dümenmiş… Bunu Rahmetli Necmettin Cevheri Enişte’min, çıkan numaraların çoğunu kendi kartında kapatmamasından anladım… Gecenin sonunda, Annemizin her mutfağa gidişi, yaş pastanın, geliş habercisi olarak değerlendirilirdi…

Pompalı gaz ocaklarını kullanmaya başladığımızda, bundan ötesinin olamayacağını düşünüyorduk. 1960 yılında, Kocatepe semtinde havagazı olan eve taşındığımızda, gözlerimize inanamamıştık. Kibriti çaktığımızda Ocak yanıyor, kapattığınızda sönüyordu. Üstelik, üç kap birlikte pişebiliyordu… Gel zaman git zaman, herhalde kullanıcı artışından, ateşler ölü gözüne dönüştü. Yemek yapmak, zor hal aldı. Bu dönemlerde sobanın işi ikiye katladı… Üzerinde sürekli sıcak su olurdu. Bulaşık ve diğer işler için kullanılırdı. Ekmek kızartmak, kestane pişirmek, mısır patlatmak vs daha birçok işlevinin yanısıra, yemeklerde orda pişmeye başladı… Şimdiki kimyasallarla değil, portakal ve mandalina kabuklarının, üzerine konmasıyla oluşan hava hem hoşumuza gider hem de sağlıklıydı…  Dışarda kartopu oynayıp, kızak kaydıktan sonra, Onun yanına gelip, ısınmamızın verdiği zevki, hiçbir şeyde bulamadık. Bunları hatırlayıp gene yılbaşına dönelim…  Satır alarmım ikaz ediyor. Gene önümüzü boş bulup, koşup gitmişiz…Kısaca özetlemek gerekirse, bir sene öncesini bile zar zor hatırlarken, O yılların bütün detayları aklımın ve de gözümün ucunda. Herkesin, yeni yılını, eski lezzetinde idrak etmesini ve de yeni takvim başlangıcımızın hayırlı olmasını diliyorum. Hepiniz Allah’a emanet olun. Hoşça kalınız…

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Zafer Partisi
Zafer Partisi
Giriş Yap

Haberiniz.com.tr ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!