Prof. Dr. Vahit Türk, kaleme aldığı bu metinde bir rüya üzerinden güç zehirlenmesi yaşayan yöneticilerin toplumu nasıl bir yıkıma sürüklediğini eleştirel bir dille anlatmaktadır. Metinde, kendilerini yarı tanrı olarak gören ve ölümsüzlük sanrısına kapılan liderlerin, adaleti ve ahlaki değerleri hiçe sayarak toplumsal bir yozlaşmaya yol açtıkları vurgulanmaktadır. İnsanların bu tiranlaşmış figürleri putlaştırması sonucunda hırsızlık ve liyakatsizliğin kanıksandığı, ülkenin ise hızla felakete sürüklendiği bir tablo çizilmektedir. Anlatıcı, rüyasından uyanınca yöneticilerin fani olduklarını unutmamasının ve devlet yönetiminde adaleti merkeze almasının hayati önemini ifade etmektedir. Son olarak yazar, toplumun kurtuluşunun ancak bilgiye değer veren, doğayı koruyan ve kibrinden arınmış mütevazı liderlerle mümkün olabileceğini savunmaktadır.
Bünyamin Bey, hatırlamış ve hatırlatmış. Yıllar önce bir düş görmüş ve uyanınca bizi böyle durumlardan esirgeyen Tanrı’ma çok şükretmiştim. Son gördüğüm düşte ise “Yarı Tanrı” denenler, bu “Yarı” sıfatından epey rahatsızlardı. Durumumuza bir kez daha şükrettim…
Hiçbir put, putluk iddiasında bulunmadı; onlara put muamelesini insanlar yaptı… İnsanoğlu put yapan ve yaptığı puta tapınan bir varlıktır. Şimdi bunları niye söyledim? Sahurda çok mu yedim, sırtım açık mı yattım bilmem ama çok acayip bir düş gördüm. İşte düşüm:
Çoook eski zamanlarda, çoook uzak diyarlarda bir ülke varmış. O ülkede birtakım adamlar bir araya gelir ve birlikler oluştururlar, o birliklerin başına da birer başlık oturturlarmış. Canları sıkıldıkça da o başlıkları değiştirir, yeni birini seçerlermiş. Gel zaman git zaman birileri bu başlık seçme işini insanlara çok görür olmuş. Öyle ya, sıradan kulların kendilerini yönetecek olanları seçmek gibi önemli bir işe müdahil olmaları olacak şey miymiş! Usul değişmiş, yasa değişmiş, bir gelen bir daha gitmez olmuş. Durum böyle olunca gelenlerin her biri de kendilerinde olağanüstü güçlerin olduğuna inanmaya, özel, hatta çok çok özel olduklarını düşünmeye, diğer insanların kendileriyle kıyas kabul etmeyecek derecede düşük, aşağılık varlıklar olduğuna inanmaya başlamışlar. Hele en baştakiler, onlar zaten kendilerini neredeyse “Yarı Tanrı” gibi görür olmuş. Bu kişiler yasalarla öyle korunuyorlarmış ki hiç kimsenin onları değiştirme gücü olmadığı gibi, karşılarına çıkma, hatta aleyhlerinde söz söylemeye bile cesaretleri kalmamış. Ve bu zavallı ülke sonunda bu “Yarı Tanrılar” yüzünden helak olmaya doğru hızla yol almaya başlamış. Bu ülkenin toprak üstündekileri kadar toprağın altındakiler de bu durumdan nasibini alıyormuş; çünkü hem yöneticiler hem de sırtını onlara dayamış olup kendilerine birtakım sıfatlar uyduran haddini bilmez bazı soy ve ahlak özürlü kimseler, her şeyi bir yana bırakmış toprağın altındakilerle uğraşmaya, onların ülke için yaptıklarını yok etmek için çabalamaya başlamışlar.

Sonunda bu “Yarı Tanrılar” kendilerinin ölümsüz olduğunu düşünür olmuş ve toplumun bütün değerlerini değiştirip, yerine kendi düşündükleri müptezellikleri yeni değerler olarak yerleştirme çabasına girişmişler ve bunda da epey mesafe almışlar; artık hiç kimse hiçbir şeyden rahatsız olmuyor, herkes olanların zaten öyle olması gerektiğini düşünüyormuş. Hırsızlık, arsızlık, ahlaksızlık kimseyi rahatsız etmiyor, insanlar “çalıyor ama çalışıyorlar” diyerek olanı biteni doğal karşılıyorlarmış. Değişiklik iddiasıyla ortaya çıkanlar da bir süre sonra kendilerini “Çeyrek Tanrı” gibi görmeye başlıyor ve ulaşmak istedikleri amaç olarak da önlerine “Yarı Tanrı” olmayı koyuyorlarmış. İnsanlar hangisine umutla bakmaya başlasa, o kişi sıradan bir insan olmaktan hemen sıyrılıp kendinde olağanüstü güçler vehmetmeye, diğer insanları köle gibi görmeye, kendisinde kimsede olmayan özelliklerin var olduğuna inanmaya başlıyormuş.
Kan ter içerisinde uyandım ve hemen kalkıp abdestimi alıp yüce Tanrıma bizi böyle bir ülkede yaşamak zorunda bırakmadığı için binlerce, milyonlarca kez şükrettim. Allah’ım, sen bizi böyle felaketlerden koru; bize akıllı uslu, sıradan insan ve kul olduğunu unutmayan, kendileri olmayınca kıyamet kopacağını düşünmeyen, başkalarının da parti genel başkanlığı yapabileceğini bilen, parti ve devlet yönetmenin Allah tarafından yalnızca kendilerine verilmiş bir imtiyaz olduğunu düşünmeyen, fani yani ölümlü olduğunun idrakinde olan, “devletin dini adalettir” diyen, insanları yeteneğine ve becerisine göre değerlendiren, hak yemeyen ve yenilmesine izin vermeyen, “Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?” diyerek bilgiyi her şeyin önünde tutan, tabiatın birtakım açgözlülerce talan edilmesine izin vermeyen, çevreyi koruyan, gelecek kuşakları düşünen yöneticiler vermeye devam et, yoksa halimiz nice olur!