Fazıl Çetiner tarafından kaleme alınan bu metin, bağımlılığı salt bir irade zayıflığı veya ahlaki bir kusur olarak değil, beynin ödül-stres dengesini bozan nörolojik temelli bir psikolojik rahatsızlık olarak ele almaktadır. Yazar, bağımlılık yapıcı maddelerin beyin kimyasını nasıl değiştirdiğini bilimsel teorilerle açıklarken, bu durumun hem birey hem de devlet üzerinde yarattığı sosyo-ekonomik zararları detaylandırmaktadır. Metinde, cezalandırıcı yöntemlerin yetersiz kaldığı vurgulanarak, bunun yerine rehabilitasyon ve tedavi odaklı modern politikaların benimsenmesi gerektiği savunulmaktadır. Ayrıca, toplumsal farkındalık yaratmanın ve bağımlılığı bir tabu olmaktan çıkarmanın çözüm yolundaki kritik önemi üzerinde durulmaktadır. Sonuç olarak kaynak, bağımlılıkla mücadelede bilimsel verilere dayanan ve insani yaklaşımı merkeze alan bir stratejinin aciliyetine işaret etmektedir.

Bu makale davranışsal ve madde bağımlılığının ne olduğu, nasıl geliştiği; bireysel, sosyo-ekonomik, adli-polisiye ne gibi sorunlara neden olduğu ve nasıl çözülebileceği hakkındadır. Kelime sayısı 2300, ortalama okuma süresi 18 dakikadır.
Kavramlar üzerinde uzlaşı olmazsa sağlıklı iletişim kurulamaz; kişiler birbirini, öğrenci öğretmeni anlayamaz. Bu nedenle bağımlılıkla ilgili bazı terimlere açıklık getirme ihtiyacı doğmuştur. Bağımlılık yapan maddeler için “psiko-aktif maddeler” ifadesi daha doğru bir ifadedir. Psiko-aktif madde; beyine ulaşıp insan duygu ve düşüncelerini, yani psikolojik halini değiştiren madde demektir.
“Uyuşturucu” ifadesi yetersizdir; çünkü uyuşma, duyarsızlaşma, hareketsiz kalma anlamına gelir. Bir zamanlar eroin türü maddeler için kullanılmıştır. Ancak günümüzde bağımlılık yapan kokain, methamphetamine gibi maddeler uyuşturmaz, bilakis uyarır. Narkotik madde; psiko-aktif maddelerin emniyet teşkilatındaki ismidir.
“Nikotin bağımlısı” doğru ifadedir, “tiryaki” bu durumu tam ifade etmez. Tiryaki sözcüğünün temelleri milattan öncelere dayanır. Tiryaki bize Farsça’dan geçmiştir; aslı “Triyak” içen kişi demektir. Triyak, şarap küpüne zehirli yılan atılması sonucu elde edilen psiko-aktif maddedir. Triyak’ın ilk izlerine MÖ 1000’li yıllarda Çin kaynaklarında rastlanır. Enerji verici olarak tüketildiği varsayılır. Triyak veya yılan zehirinin anti-viral (virüs öldürücü) özelliği olduğundan cüzzam tedavisinde kullanıldığına dair Tevrat’ta ayetler vardır (21:4-9). Günümüzde tıbbın sembolünün birbirine sarılmış iki yılan olmasının temelleri Tevrat’taki ayetlere ve Yunan mitlerine dayanır. İbn-i Sina, el-Kanun fi’t-Tıbb (The Canon of Medicine) eserinde Triyak’ın faydalarından, özellikle dişi yılan atılan şarabın faydalarından bahsetmiştir.
Arkeolojik bilgi ve bulgular, günümüzden 8 bin yıl önce Gürcistan’da şarap üretildiğini göstermektedir. Nuh Peygamber’in şarap içip sarhoş olduğuna dair Tevrat’ta ayet vardır (Genesis 9:21).
Madde bağımlısı için; alkolik, esrarkeş gibi ifadeler rencide edici ve kabadır. Çünkü, makalede görüleceği üzere bağımlılık gönüllü, iradi bir seçim değildir. Bağımlılık, bilimsel literatürde (DSM, ICD) “Madde Kullanım Bozukluğu” olarak geçse de “Madde Kullanma Rahatsızlığı” daha bilimsel ve yumuşak bir ifadedir.

Son yıllarda ülkemizde madde kullanımı, madde bağımlılığı ve buna bağlı olarak; saldırı, gasp, şiddet, kaçakçılık, rüşvet, yolsuzluk sorununun karmaşık bir ilişkiler yumağı olarak artarak ilerlediğini üzülerek görüyoruz. Bağımlılık bireye fizyolojik, psikolojik, sosyo-ekonomik zararlar verdiği gibi; bireyin ailesine, yakınlarına ve içinde yaşadığı topluma da zarar verir. Maddenin etkisindeki kişinin kaza yapma, yaralanma, suça karışma, işten atılma, eşinden ayrılma ihtimali yüksektir. Bunun sonucu olarak sağlık harcamaları, adli-polisiye işlemler, iş gücü kaybı ve işsizlik ödeneği olarak devlet için de sosyo-ekonomik bir sorundur.
Bağımlılık konusunda yanlış bilinenler vardır; bağımlılık çoğunlukla bir irade zayıflığı, bir ahlak veya kişilik meselesi zannedilir. Madde kullanmak iradi bir davranış kabul edildiğinden madde kullanan, yasalara göre suçlu kabul edilir. Bağımlı ise istediğinde bırakabileceğini zanneder; “İstersem bırakırım” der ama fizyolojik, psikolojik, sosyo-ekonomik tüm zararlarına rağmen her nedense madde kullanmayı bir türlü bırakmayı “istemez”.
Bu yanlış bilinenler soruna doğru yaklaşımı engeller; kişi “istesem bırakırım” inancıyla sorunun kendini aştığının farkında değildir. Toplum bunu bir ahlak, kişilik, irade meselesi zannettiği için kişiyi kınamak ve dışlamakla yetinir. Devlet bunu bir ahlak/irade sorunu zannettiğinden madde kullanmayı suç kabul eder ve sorunu adli-polisiye tedbirlerle çözmeye çalışır. Ancak teşhis yanlış konulduğundan, yanlış tedavi uygulanır ve “hastalık” ilerlemeye ve yayılmaya devam eder.
Madde bağımlılığı, bütün zararlarına rağmen bir maddeyi irade dışı bir zorlama ile istemek, bulmak ve kullanmaktır. Bağımlılık; kronik nükseden, gittikçe kişinin kontrolünden çıkan, maddenin oranının vücutta belli bir seviyenin altına düşmesi durumunda duygusal ve bedensel rahatsızlıklara (yoksunluk/withdrawal semptomlarına) neden olan bir rahatsızlıktır (Koob, Volkow, 2010; APA, 2022).
Bağımlılık akılla, irade ile kontrol edilebilecek bir durum değil, nörolojik nedenlere dayalı psikolojik bir rahatsızlıktır. Genelde bağımlı; madde kullanmanın veya kumar oynamanın sosyo-ekonomik, fizyolojik ve psikolojik zararlarını bilir. Aslında akılcı olarak bu durumdan kurtulmak da ister, hatta ara ara bırakmayı dener, bırakır ve geri başlar. Çünkü bağımlı davranışları; akıldan, ahlaktan ve iradeden bağımsız bir mekanizma yürütür.
Alanda otorite kabul edilen Amerikalı nöro-psikolog Profesör George Koob’un Hastalık (Disease) Teorisine göre; bağımlılık geliştikten sonra beyinde biyo-kimyasal değişimler olur. Özellikle beynin ödül-stres sistemi değişir. Günümüzde bu değişimi MRI, PET, fMRI ve benzeri tekniklerle tespit etmek mümkündür. Elbette beyindeki değişim her bağımlı için aynı değildir; değişim kullanılan maddenin türü, miktarı ve ne kadar süre kullanıldığı ile orantılıdır. Beyindeki bu değişim ilerledikçe kişinin maddeyi kendi isteğiyle bırakma şansı azalır. Dolayısıyla bağımlılık; bir sorumsuzluk, ahlak veya kişilik zayıflığından öte nörolojik nedenleri olan psikolojik bir rahatsızlık olarak kabul edilir.
Kısa sürede beyin kimyasını değiştiren bağımlılık yapan maddeler, uzun sürede beynin yapısal değişimine neden olur. Mesela, benzine %10 oranında alkol katılırsa motorun performansı artar. Ancak benzine bu oranın üstünde alkol katıldığında benzin kanalları ve motorda ciddi hasara neden olur. Günlük tükettiğimiz ekmek, olgunlaşmış şekerli meyve, sirke, kefir, yoğurtta düşük dozda alkol vardır; bu orandaki alkol vücut için faydalıdır. Ancak yüksek oranda alınan alkol, beyinde ödül-stres ya da gaz-fren dengesini bozar.
Beyinde GABA denilen kimyasal (nörotransmitter) fren; glutamate ve kortizol denilen kimyasallar da gaz vazifesi görür. Alkol, fren vazifesi gören GABA kimyasalının gereksiz ve zamansız olarak salgılanmasına neden olur. Gereksiz yere fazladan salgılanması beyinde gaz-fren dengesini bozar. Beyin buna reaksiyon gösterir ve dengeyi yeniden kurmak için GABA üretimini ve salgısını azaltırken; gaz vazifesi gören kortizol ve glutamate kimyasallarının üretimini ve salgısını yükseltir. Bu yeni denge kurulduğunda kişi artık bağımlıdır. Alkol bağımlısının kortizol ve glutamate salgıları yükseldiğinden normalden çok daha stresli, alıngan, huzursuz ve huysuzdur; buna karşılık GABA az olduğu için gevşemesi ve rahatlaması daha da zordur. Hazza neden olan dopamin alıcıları kapatıldığından kişi eskiden haz aldığı şeylerden daha az haz alır. Gevşeme/raatlama ile huzursuzluk/stres arasındaki açığı alkol kapatır. Alkol alınmadığında, vücuttaki alkol seviyesi belli bir oranın altına düştüğünde huysuzluk, huzursuzluk, uykusuzluk gibi; “withdrawal (yoksunluk) semptomu” denilen fizyo-psikolojik rahatsızlık kişiyi alkol almaya zorlar.
Bağımlılık konusunda yaygın olarak kabul gören diğer teori Amerikalı psikiyatrist Profesör Edward Khantzian’ın “Kendi Kendini Tedavi / Self-medication” Teorisidir. Khantzian’a göre kişinin sorunu ne ise, kişi o sorunu çözecek maddeye bağımlı olur. Yani her önüne gelen her maddeye bağımlı olmaz. Kişiler sorunlarına çare olacak maddelerle karşılaştığında bunu öğrenir, tekrarlar ve o maddeye bağımlı olurlar:
- Kimi, eroin gibi fiziksel/bedensel ağrı kesicilere;
- Kimi korku ve kaygıyı durduran alkol veya esrara;
- Kimi depresyona iyi gelen kokain veya amphetamine gibi uyarıcı maddelere bağımlı olur.
Bağımlılığı balığın oltaya takılmasına benzetmek mümkündür. Madde kullanmak kişiye geçici olarak fizyolojik/psikolojik keyif ve haz verir ya da acı, üzüntü, korku gibi olumsuz duyguları yatıştırır. Kötü duygulardan kurtulmak da kişi için bir tür ödüldür. Maddenin neden olduğu bu duygular oltayı içinde gizleyen yeme benzetilebilir. Yem, balığı açlıktan kaynaklanan kötü hislerden kurtarır, rahatlamaya ve hazza neden olur. Solucan yüksek protein içerir, balığın uzun süreli açlık duygusunu bastırır. Bunu öğrenen balık için solucan her zaman çok çekici, vazgeçilmez bir avdır; bu yüzden oltalar genellikle solucanın içinde gizlenir. Haz veren solucanın içinde gizlenen olta bir kez yutulduktan sonra balığın yapabileceği fazla bir şey yoktur. Bağımlılık yapan maddeler ve davranışlar geçici olarak kişiye fizyolojik rahatlama, keyif ve haz verir; kötü duygulardan kurtarır. Beyin haz veren, kötü duygulardan kurtaran nedenleri çabucak öğrenir ve kişiyi tekrarlamaya zorlar. Hatta madde alındıktan sonra keyif ne kadar kısa sürede ortaya çıkar, ağrı ne kadar kısa sürede kesilirse öğrenme, isteme ve arzulama o kadar kısa sürede ortaya çıkar. Bu yüzden eroin, kokain, alkol, nikotin gibi maddeler çok kısa sürede beyne ulaşıp hazza neden olduklarından kısa sürede bağımlılığa neden olurlar. Solucanın içindeki olta balığın ağzına, keyfin hazzın içine saklanmış olta insanın beynine takılır. Oltaya takılan balık belki çırpınarak kurtulabileceğini zannettiği gibi, bağımlı da istersem kurtulurum zannı içindedir.
Amerikan Psikiyatristler Birliği’nin (APA) psikolojik rahatsızlık olarak kabul ettiği tek bağımlı davranış kumardır. Ciddi iddialar olsa da kumar dışında kalan alışveriş, internet gibi davranışlar henüz psikolojik rahatsızlık olarak tam kabul edilmiş değildir. Kumar bağımlılığı da madde bağımlılığına benzer. Kumar; kişinin tüm dikkatini oynanan oyun üzerine toplayarak, kişinin olumsuz duygulara neden olan sorunlarını unutmasına, geçici olarak rahatlamasına neden olur. İnsanoğlunun dikkati belli bir anda belli bir konu üzerindedir. Dikkat nerede ise zihin o işle meşguldür. Zihinden geçmeyen konular duygu sistemini tetiklemez. Dolayısıyla kişi kumar oynarken bütün dikkati oyun üzerindedir. Dikkat oyun üzerindeyken kişi dertlerini, sorunlarını düşünemez ve bu sorunların neden olduğu olumsuz duygulardan kurtulmuş olur. Beyin bu yöntemi “derde derman” olarak öğrenir ve kişiyi tekrara zorlar. Tekrar sonunda bu davranış alışkanlık haline gelir ve otomatik olarak tekrarlanır. Günlük hayatta davranışlarımızın %40’ı otomatik olarak tekrarladığımız alışkanlıklarımızdır.
Yaklaşık 400 katılımcıyla yaptığımız bir araştırmanın sonucu, bağımlılıkla “olumsuz duyguların süresi” arasında yakın bir ilişki olduğunu işaret etti. Yani araştırmanın sonucuna göre, yoğun da olsa anlık kısa süreli olumsuz duygulardan ziyade; uzun süreli, tekrarlayan, kronik olumsuz duygular kişiyi bağımlılığa sürüklemektedir. Bu araştırma süresinde gördüğüm kadarıyla bağımlılar madde kullanmanın zararlarını en az bizim kadar iyi biliyorlar ve bu sorundan kurtulmak istiyorlardı. Ancak bağımlılığın belli bir aşamaya gelmesi sonrası; kişinin madde kullanmaya zorlayan şartların değişmesi, kişinin bağımlılığın zararlarının farkında olması, kurtulmak istemesi ve bireysel çaba harcaması bu rahatsızlıktan kurtulmaya yetmez; profesyonel yardım gerektirir.
Yas ve matem konusunda üstad kabul edilen Amerikalı psikolog Profesör William Worden der ki: “Sevdiğini kaybeden kişi onu asla unutmaz, belli bir süre sonunda onsuz yaşamayı öğrenir.” Bu durum bağımlının durumu için de aynıdır; bağımlı, bağımlı olduğu maddeyi asla unutmaz ama belli bir süreç sonunda onsuz yaşamayı öğrenir. Bu süreç çoğu zaman tedavi veya terapi gerektirir.
Bağımlılık nükseden (relapsing) bir rahatsızlıktır. Kişi kesin karar verir, maddeyi bırakır veya kumarı terk eder ama bir gün bir nedenle tekrar başlar. Yeniden başlama dolayısıyla kişi hayal kırıklığı içindedir, pişmandır, kendine karşı öfkelidir ama bu kişinin iradesi dışında gelişen bir durumdur. Hani, “kaç kere yemin ettim, bak yine geri döndüm” sözlerini içeren bir şarkı vardır. Bağımlı da kaç kere tövbe eder ama iradesi dışında tekrar başlar. Çünkü bağımlılık geliştikten sonra kullanılan madde kişi için ekmek, su, uyku gibi zorunlu bir ihtiyaç haline gelir. Direksiyon başında veya askeri nöbette uyumanın sonucunun felaket olduğunu her şoför ve asker bilir; ama kişi iradesi ile uykuyu kontrol edemez. Aynı şekilde bağımlı da bu durumun kendisini felakete sürüklediğinin farkındadır ama fizyo-psikolojik bir ihtiyaç haline gelen kimyasalı akli-iradi bir kararla bırakmak kolay değildir.
Madde kullanmayı bir tabu kabul ederek örtbas etmek sorunu çözmez. Gençler madde kullanmayı, kullanılan madde türlerini ailede, okulda, toplumda konuşulmasa dahi medya aracılığı ile öğrenebilirler. Hatta internet aracılığı ile hangi maddenin nasıl, ne dozda kullanılacağı ve kişide ne gibi fizyolojik-psikolojik hislerin ortaya çıkacağını detaylı olarak açıklayan kaynaklara ulaşmak mümkündür. Dolayısıyla, öncelikle madde bağımlılığı konusunu bir tabu olmaktan çıkarmamız, uygun yasal düzenlemeler yapmamız, plan ve projeler üreterek eğitim ve sosyal faaliyetlerle toplum olarak bilinçlenmemiz gerekmektedir.
Madde Kullanmanın Olumsuz Etkileri
Kısa Süreli Etkiler:
- Beyin kimyasının değişmesiyle beyin tarafından yürütülen; dikkat, düşünme, kavrama, karar verme, reaksiyon gösterme, hafızalama, hatırlama ve vücut kontrolü faaliyeti aksar.
- Buna dayalı olarak risk alma, kaza yapma, suç işleme ve kişinin kendisine zarar vermesi gibi davranışlar ortaya çıkar.
Uzun Süreli Etkiler:
- Her şeyden önce bağımlılığın kendisi bir psikolojik rahatsızlıktır.
- Beyinde biyo-kimyasal değişim oluşur; gri madde incelir. Alnın arka kısmı (frontal lobe) yargılama, analiz etme, karar verme gibi yönetim görevlerini yürütür. Bu kısımda oluşan değişim, hayati önemi olan faaliyetlerde aksamalara neden olur.
- Karaciğer, kalp, akciğer gibi hayati organlar zarar görür. Özellikle sentetik üretilmiş kimyasallar karaciğere zarar verir.
- Bağımlılarda depresyon ve anksiyete gibi psikolojik rahatsızlıklar yaygındir. Bazen hayatta bir defa kullanılan esrar; psikopatiyi veya şizofreni gibi geri dönüşü olmayan rahatsızlıkları tetikler; paranoya ve halüsinasyon ortaya çıkar.
- Aile içi çatışma, çocuk ihmali, kınanma ve dışlanma gibi sosyal sorunlar.
- Okul başarısı, kariyer, iş bulma ve işini yapabilme sorunları.
- Suç işleme, kaza yapma ve erken ölüm.
Devlet Bazında:
- İş gücü kaybı, işsiz oranında artış, barınma sorunu.
- Sağlık giderleri.
- Polisiye-adli ve cezaevi işlemleri.
- Ekonomik kayıp, yatırımın ve istihdamın azalması.
Çözüm Yolları
Bağımlılık ve madde kullanım sorununun çözümü, öncelikle bağımlılığın ne tür bir sorun olarak kabul edildiğiyle yakından alakalıdır:
- Ahlak/irade sorunu kabul edilirse; kişi kınanır ve dışlanır.
- Suç kabul edilirse; kişiler cezalandırılır.
- Nöro-psikolojik rahatsızlık kabul edilirse; rehabilitasyon ve tedavi gerektirir.
Bağımlılık sorunu, bizde olduğu gibi 1970-80’lerde Batı’da da bir ahlak/irade sorunu olarak görüldü ve “sıfır tolerans” politikalarıyla, adli-polisiye önlemlerle çözülmeye çalışıldı. Ancak bu tedbirler sorunu çözmeye yetmedi. Üstelik katı yasalar nedeniyle gizli mekanlarda bilinçsiz kullanım sonucu aşırı dozdan ölümler, enjektörle HIV ve hepatit gibi hastalıklar yayılmaya başladı. Madde fiyatlarının astronomik rakamlara yükselmesi yolsuzluk ve rüşvette artışa neden oldu. Sorunun sadece adli-polisiye tedbirlerle çözülemeyeceği kanısı güçlendi.
2000’lerden sonra alternatif daha yumuşak yollar denenmeye başlandı. Bağımlılığın bir psikolojik rahatsızlık olduğunun benimsenmesi politika değişiminde etkili oldu. Portekiz, Kanada ve Avustralya politika değişimine öncülük eden ülkelerdir. Portekiz, 2001 yılında politika değişimine yöneldi; madde kullanmak, bağımlı olmak ve az miktarda bulundurmak suç olmaktan çıkarıldı. Eğitim, halkı bilinçlendirme, rehabilitasyon ve tedavi politikalarına ağırlık verildi. Talep azalınca arz azaldı; buna bağlı olarak kaçakçılık, rüşvet, yolsuzluk, aşırı dozdan can kaybı, suç işleme ve bulaşıcı hastalık oranları düştü.
Coğrafi konumu dolayısıyla Portekiz ile Türkiye arasında madde trafiği bağlamında bir paralellik vardır; her iki ülke de kıtalar arası köprü konumundadır. Biz şu anda Batı’nın 1970-80’lerde kullandığı ve sonra terk ettiği “sıfır tolerans” politikasını uyguluyoruz. Dolayısıyla bizim de sorunu tamamen çözmese de olumlu sonuçlar veren denenmiş, modern politikalar üretmemiz ve uygulamamız gerekmektedir.
Madde kullanma ve bağımlılık meselesine bir “Milli Güvenlik” sorunu olarak yaklaşan Sayın Ümit Özdağ, bu sorunla modern metotlarla mücadele etme politikasını Zafer Partisi programına dahil etmiştir. Sayın Özdağ’ın “zorunlu rehabilitasyon ve tedavi” politikası eleştirilere neden olsa da bu uygulama bir cezalandırma yöntemi değildir. Çünkü madde kullanma ve bağımlılık akli ve iradi bir karar değildir; dolayısıyla kişinin terapiyi reddetmesi de akli ve iradi olmayabilir. Zorunlu tedavi; sağlıkçı, hukukçu ve aile üyelerinden oluşan bir komisyonun kararıyla, tedavinin aciliyet içeren bir zorunluluk olduğuna karar vermesidir. Bu uygulamayı yürüten ülkelerde görüldüğü üzere, sonuç başarılı olduğunda bundan en çok bağımlının kendisi, ailesi ve yakın çevresi mutlu olmaktadır.