Yazar, 23 Nisan üzerinden Türkiye’nin tarihsel kökleri ile güncel toplumsal ve ahlaki yozlaşmasını kıyaslayarak eleştirel bir bakış açısı sunmaktadır. Metinde, özellikle gıda güvenliği sorununa dikkat çekilerek piyasadaki bozuk etler ve denetim yetersizlikleri çarpıcı örneklerle dile getirilmektedir. Toplumun vicdani değerlerini kaybetmesi ve ekonomik adaletsizlikler vurgulanırken, gıda fiyatlarını düşürmek için yerel üretim ve lojistik çözümler önerilmektedir. Ayrıca, siyasi partilerin finansman kaynakları ve spor dünyasındaki tartışmalı olaylar gibi çeşitli güncel konulara değinilmektedir. Genel olarak yazı, ülkenin içinde bulunduğu sosyal, siyasal ve tarımsal düzensizliklere karşı bir uyarı niteliğitaşımaktadır. Tüm bu karmaşanın ortasında yazar, dürüstlük ve liyakat eksikliğinin toplumsal refahı tehdit ettiğini savunmaktadır.
23 Nisan’ı kutlamadan önce o tarihlerde ve civarında neler olduğuna bakmak gerek… Cennetmekân (!) Padişah Efendimiz, işgal altındaki İstanbul’da kendisi için yeni bir düğünün hazırlıklarını yapıyordu. Din adamlarımız ise Padişah Efendi’mizin misafirleri olan işgal ordularını karşılıyor, onların galip gelmesi için dualar ediyordu… Bu arada “dinsiz” M. Kemal ise Hacı Bayram’da kılınan Cuma Namazı’ndan sonra çıkarılan Sakal-ı Şerif ve Sancak-ı Şerif’inarkasında tekbirler getirerek Meclis’e doğru ilerliyordu… Kesilen kurbanlardan sonra ilk Meclis’imiz, kurtuluş ve bağımsızlık için faaliyetlerine başladı… İşte biz bu günü ve daha sonra çocuklara armağan edilen bu olayı kutluyoruz… Hepinizin Milli Egemenlik ve Çocuk Bayramı‘nı kutlarım…
Bir 23 Nisan Milli Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı geride bıraktık. Geride sadece onu mu bıraktık? Kanunlara ve Anayasa’ya saygıyı geride bıraktık. “Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir” düsturunu geride bıraktık. Doğru söyleme alışkanlığını geride bıraktık. Saygıyı, sevgiyi ve millet olma özelliklerimizi geride bıraktık. En önemlisi Allah’tan korkmayı, kul hakkı yememeyi geride bıraktık… Hepinize merhabalar olsun. Türkiye birden büyüktür…

Bugün, en temel hakkımız olan sağlıklı gıdaya sorunsuz ulaşma konusundan başlamayı ve bu konuyla ilgili yazmayı düşünüyorum…
Çıldıracağım… O iş gene benim memleketimden çıktı… Düşünün… Tam 50 ton, vakti geçmiş, her an ölümlere sebebiyet verecek tavuk eti Siverek’te ele geçirildi… Siverek’in nüfusuna bakın; bunu aylarca yeseler bitiremezler. Belli ki ilk defa olmayan bu mebzul miktar nasıl toplandı, nasıl tüketilecekti? Kamyonlar dolusu bozuk etler nasıl bir sistemle o depoya geldi? Kimse fark etmedi mi? Yurdun her yerinde görülen, eskiden her gün duyduğumuz, şimdi alıştığımız ve artık mevzu edilmeyen; asker, okul, iş yeri, öğrenci yurdu vb. toplu yemek zehirlenmeleri, bu tip depoların çokluğunun habercisi değil mi?
Biz buzdağının sadece üstündeki kısmını mı değerlendiriyoruz? Adli sistemlerin bile yemekhanelerine tek tırnaklı etisatanlar “baltayı taşa vurdular, artık cesaret edemezler” derken, bir de bakıyoruz ki Silivri’de bir araçta 350 kg at etibulunuyor… Sağlığımız bu kadar mı ucuzladı? Denetimler sadece kameralara haber verilip göstermelik mi yapılır? Yoksa çoğu “dini bütün yandaş” olanlara önceden haber verilip mi yapılır? Bunu bilmiyorum ama halk arasındaki yaygın kanaat bu…
Hatırlayın, bir ara atık yağlar için toplama alanları oluşturulmuştu. Maksat bunlardan biyoyakıt oluşturulacak ve mevcut hidrokarbon sistemlere alternatif olacaktı. Enerjisi dışa bağlı sistemlere bir nebze de olsa ferahlama sağlanacaktı… Ne oldu? Şu an bahsi bile edilmiyor… Sebep mi? İsmi bende saklı bir lokantacı arkadaşın itirafıdır: “Sizler ayçiçek mi zeytinyağı mı tartışması yaparken, ayçiçek yağı kullananı öpüp başınıza koyun.” GDO’lu mısırözü yağı, palmiye yağı, sanayi tipi yağlar kullanılıyor. Defalarca kullanılan kızartma yağları da asla atılmıyor, yemeklerdeki yerini alıyor… Domuz eti, at eti, eşek eti derken bir de böyle şeyler var. Demek ki dışarıda yemek yerken bin kere düşünmek gerekiyor… Sucuk, salam, sosis vb. almak, bunları çoluk çocuğa yedirmek ise büyük cesaret işi… İçinde ne olduğunu üreten ve Allah’tan başka kimse bilmiyor… Yakalanan bozuk ve tarihi geçmiş etlerin soframıza güzel ambalajlar içinde gelmeyeceğini kim garanti edebilir? Türkiye’de maalesef hiçbir şey atılmaz… Gençlik yıllarımda bir Rus sirki gelmişti. Ankara’da 19 Mayıs Stadyumu’nun olduğu alana çadırını kurup gösterilerine başlamıştı. Ne yazık ki bu gösterilerinde filleri öldü… O filin mezarı, nereye gömüldüğü asla bulunamadı. Koca fili gömmek insan gömmeye benzemez; bir ev temeli kadar yer kazmak gerekir… Gazetede çıkan makaleler de çok manidardı… Taner Yalçın kardeşimden aktardığım kadarıyla, muhtemelen biz onu salamlar, sosisler ve hamburgerlerolarak yedik…
Gıda fiyatlarının her dalgalanmasında ilk olarak gösterilen adres: Nakliye ücretleri. Buna o kadar alıştık ki; kilogram başına bir liraya tekabül edecek maliyet bize neticede 40-50 lira olarak yansıyor. Gerçi Uganda’da sel olsa bizim uyanıklarımız (!) bunu zam için sebep sayabiliyorlar… Peki “Konuşuyorsun ama çözüm ne?” diyenlere kendimce çözümü de söyleyeyim… Lokal jeotermal bölgeler var. Bunların büyük kısmı İstanbul’a Antalya’dan daha yakın. Şehrin varoşlarında veya civarında müsait yerler var; Silivri vb. gibi. Buralarda kışın da güneş enerjisi yardımıyla üretim merkezleri kurulabilir. Ankara civarında yazın devreye giren dünyaca meşhur Ayaş, Beypazarı, Yenikent gibi yerler var. Akıp giden termal sular buralarda kurulacak seralarda kullanılarak kışın da üretim yapılabilir… Geçtiğimiz günlerde yanılmıyorsam Ağrı’da, kış ortasında domates üretildiğini okudum. Ben ne ziraatçıyım ne de çiftçiyim. Bu işleri mesleki bilgisi olan kişilerin ivedilikle gündeme getirmesi gerekir. Hepsi benden daha iyi projeler üretebilir… Diyeceksiniz ki: “Antalya’da, Muğla’da, İzmir’de milyonlarca kişi bu işlerden ekmek yiyor, onları ne yapacağız?” Onları da ihracata yönlendireceğiz ama geri yollanmayacak, ilaç kalıntısız ve yasak maddesiz mallar üreterek… İpe un serdiniz, hiçbirini dinlemediniz, fantezi dediniz; ne derseniz deyin ama en azından şu dediğime kulak verin: Acil olarak Antalya – İstanbul arasını demiryoluyla birbirine bağlayın ve bütün gıda nakliyesini bu yolla sağlayın.
Finalde çeşitleme işi hoşuma gitti. Bugün yarın devam edelim bakalım ne olacak… Merak ediyorum; hazineden yardım almayan ve hiçbir kaynağı görünmeyen Anahtar Parti bu kadar harcamayı nasıl yapıyor? Ankara’da Kızılay’ın göbeğinde il başkanlığı açabiliyor. Bütün Türkiye’de durum aynı. Merak bu ya, finansörü kim? “Katrandan olmaz şeker, cinsini sevdiğim cinsine çeker…” Ahmet Davutoğlu iki olayı fırsat bildi, “23 Nisan’ı yapmayalım” dedi… Her kurban bayramı hastaneler elini ayağını kesenlerle doluyor, o zaman kurbanı da mı yasaklayalım? Ne demiştim: “Ey Kart Kripto (Kemal Kılıçdaroğlu), bunlar Truva Atı, alma ittifaka falan…” Hatırlamışsınızdır… Bana hak verenler epey arttı. Sonunda herkes yola gelir ama başta direnirler… Şampiyonluk ihtimali belirir belirmez derin bir sistem tekrar devreye girdi; Fenerbahçe son saniye golüyle tekrar ikincilik makamıyla yetinme noktasına yollandı. On kişi kalmış, iddiasız bir takım, beni kaleye koysanız yemeyeceğim golü uzatmanın son saniyelerinde attı… Fenerbahçeliler, kanser taramalarınızı sakın ihmal etmeyin…
Her zamanki gibi hepinizi emanet edilecek tek yere, Yüce Allah’a emanet ediyorum. Hoşçakalınız…