safter-tanik
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Maturidiliğin Bilinen Ve Bilinmeyeni

Maturidiliğin Bilinen Ve Bilinmeyeni

featured
0
Paylaş

Bu makale, İslam düşünce tarihinde akılcı yaklaşımıyla bilinen Ebû Mansûr el-Mâturîdî’nin hayatını, eserlerini ve kurucusu olduğu Mâturîdîlik ekolünü kapsamlı bir şekilde incelemektedir. Kaynak, Kelâm ilminin doğuşunu ve gelişimini ele alırken, bu ilmin İslam inancını akli ve nakli delillerle savunma amacını vurgulamaktadır. Türk kökenli bir alim olan Mâturîdî’nin, Hanefi fıkıh geleneğiyle olan bağı ve fıkıh, tefsir ile siyaset alanındaki özgün yorumları detaylandırılmaktadır. Özellikle akıl ve nakil arasındaki dengeyi kuran teolojik duruşu, taklitçilikten uzak tevil anlayışı ve din ile siyasetin sınırlarına dair görüşleri üzerinde durulmaktadır. Metin ayrıca, bu mezhebin tarihsel süreçte Eş’ârîliğin gölgesinde kalışına ve Türklerin dini kimliğindeki merkezi rolüne dikkat çekmektedir. Mâturîdî’nin bilgi teorisi ve sufizm gibi akımlara yönelik eleştirel yaklaşımı da sunulan temel başlıklar arasındadır.

 

Bugünkü yazım; Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu-Milli Devlet ve milli kültür politikasıyla tekrar öne çıkan, 1951 sonrasında adından pek söz edilmeyen, Hanefi fıkhının itikadi görüşü olan Maturidilik hakkındadır.

Konuya girmeden önce;  kelam ilmi ve itikadi mezhepler (ekoller) hakkında, bir açıklamada bulunmanın, konunun anlaşılması açısından uygun olacağını düşünüyorum.

 

KELAM İLMİ

Sözcük Anlamı

Kelam, Arapça kökenli bir sözcük; “söz” demek, kelam ilmi ise; Allah sözü ile ilgili ilimi ifade ediyor.

Doğuşu, Gelişim ve Değişimi

İslam Dünyası’nda, ilk dini tartışma; hicretten bir asır sonra,  mescitlerde yapılan kader konusu ile başladı. Bu tartışma, çeşitli din- kültürlerden gelenlerin; kendi inancında olup, Kur’an’da açık ya da yer almayan soruları ile gelişme gösterdi, felsefi akımların öne çıkmasıyla da doruk noktasına erişti. Buna cevap verme ve yanlışları ayıklama ise Kelam İlmini doğurdu.

Önceleri; itikadi (inançla) ve ameli (kişinin fiili, tutum-davranışlarıyla) konular Fıkıh İlminin konusu iken, daha sonra itikadi konular Kelam İlminin, ameli konular ise Fıkıh İlminin konusu oldu.

Başlangıçta; Allah’ın varlığı ve sıfatları Kelam ilminin konusu olurken,  daha sonra özellikle İmam Gazali ile birlikte tüm itikadi konular-felsefi kavram ve teoriler de kapsama alanı içine girdi.

İspatta; nakli (Kur’an-Sünnet) ve akli delile yer vermede öncelik sırası da Selefiyye, Eşarilik, Maturidilik, Mu’tezile gibi itikadi ekollerin ortaya çıkmasına yol açtı.

Tanımı

Kelam ilminin, birçok farklı tanımı var. Farklı olması ise kapsama alanı, amacı ve ekolleri ile ilgilidir.

Genel olarak; biri konusu, diğeri de amacı ile ilgili iki tanımı vardır.

Konusuna göre; Kelam İlmi, İslam inancını inceleyen bir ilim dalıdır. Amacına göre ise; Kelam İlmi İslam inancı hakkındaki sorulara Kur’an-Sünnete bağlı kalmak kaydıyla, akli-nakli deliller sunarak ispat ve-açıklama getiren, inancı güçlendiren-şüpheleri gideren bir ilim dalıdır. Buna, “ İslam’ın Teolojik Felsefesi” diyenler de vardır.

Konusu

İslam dini ile ilgili temel kavramlardır. Felsefenin konusu olan bilgi ve varlık teorileri ile ilgilenmiş ise de; bunu daha ziyade ispatta bir delil olarak kullanmayı amaçlamıştır.

İİtikadi mezhep imamları sadece İslam akaidi ( Allah’ın varlığı, Allah’ın sıfatları, Allah’ın fiilleri, irade-kudret, insanın fiilleri, kaza-kader-kesb, hidayet-delalet, iman, iman-amel ilişkisi, büyük günah işleyenin durumu, mukallidin imanı, rızık, ecel, peygamberlik, vahiy, ilahi kitaplar, mucize-keramet, imamet, melek-cin-şeytan, kıyamet-ahiret, ruh vb)  ve bilgi-varlık gibi felsefi konular ile değil, aynı zamanda Kur’an’da yer almayan ancak hadislerde geçen İslam akidesi “ Hz. İsa’nın yeniden Dünya’ya gelişi, Mesih, Deccal, Kıyamet alametleri vb)  konuları ile de ilgilenmiş, görüşlerini ortaya koymuşlardır.

Amacı

Kur’an ayetlerine anlam vermek, O’nu anlamak, temellendirmek,  birbiri ile çelişir gibi görünen hükümleri yorumla uzlaştırmak, tutarlı bir fikir bütünü çıkarmak, İslam dinini akıl yoluyla savunmak, kesin birtakım kanıt­lar ortaya koyarak karşıt görüş­tekilerin itiraz-kuşkusunu gidermek, inancı güçlendirmek, yanlışları ayıklamak,  inanç bütünlüğü sağlamak; Kelam İlminin başlıca amacıdır.

Bazı Tartışma Konuları

Allah’ın özü (zatı) nedir, sıfatları nelerdir, bu sıfatları özden ayrı mıdır, yoksa aynısı mıdır, bu sıfatlar ezeli-ebedi midir, Allah’ın özü bilinebilir mi ve bu bilgiye nasıl ulaşılır?

Allah’ın özü maddesel bir şey değil ise nedir, bu bilinebilir bir şey mi,    Allah’a şey denilebilir mi, bu bilgiye ulaşmanın tek yolu peygamber ve din yoluyla mı olur?

Peygamberin ulaşmadığı yerlerde; insanların, Allah’a inanmak konusundaki sorumluğu nedir?

Allah, ahirette görülecek mi?

Kur’an; kadim mi (ezeli mi), mahlûk mu (yaratılmış mı) ?

Kaza ve kader karşısında, İnsan irade ve sorumluluğunun yeri nedir?

Kur’an’da geçen Allah’ın yüzü ve eli gibi kavramlar neyi ifade eder?

Mucize ve keramet hak mıdır, gerçek midir?

Büyük günah nelerdir, büyük günah işleyenin durumu ne olur?

İslam’da, imamet var mıdır?

Hidayet; Kur’an’da belirtildiği gibi, Allah tarafından verilen ve alınan bir şey idiyse, insan bundan nasıl sorunlu tutuluyor?

Doğru ve yanlış nedir?

İman; sabit mi, yoksa artan eksilen bir şey mi, iman ve amel ilişkisi nedir?

Ruh’un mahiyeti nedir?

 

İTİKADİ MEZHEPLER (EKOLLER)

İslam tarihinde, ispatta; nakle (Kur’an-Sünnet) ve akli delile yer verme, farklı metot-yorum sonucu Mürcie, Mu’tezile, Maturidilik, Eşarilik, Selefilik, Cebriyye, Müşebbihe, Mücessime, Kaderiyye gibi itikadi mezhepler ile bunların ilham kaynağı olduğu farklı birçok görüş ortaya çıktı.

Bunlardan Eşarilik, Maturidilik ve Asari (eser) Sünni Doktrinde kabul görürken; Mu’tezile, Cebriyye, Müşebbihe, Bâtıniye ise İmamîye ya da Ghulat veya Bâtıni Şia’sında kabul gördü. Bunun dışında; Mürcie ve Haricilik itikadi mezhepleri ile Kur’an merkezli İslam görüşünden de söz edebiliriz

Konumuza gelince.

Maturidilik nedir?

İslam itikadi mezheplerinden biri olup, Ehl-i Sünnet itikadi mezhepleri içinde yer alır. Buna; bu adın verilmesi, kurucusunun Ebû Mansûr el-Mâturîdî’nin olmasıdır.

Hanefi fıkhının, itikadi görüşüdür; Türkiye, Orta Asya, Afganistan, Pakistan ve Hindistan’da yaygındır. Her ne kadar, Ehl-i Sünnet içinde; en yaygın itikadi mezhep ise de, Arap kökenli Ebu Hasan Eş’ârî’nin öne çıkarılması nedeni ile Eş’ârîliğin gölgesinde kalmıştır.

Ortaya Çıkışı

Mâturidîlik, 9. yüzyılda ortaya çıktı. Kurucusu ise Ebû Mansûr el-Mâturîdî’dir.

Ebû Mansûr el-Mâturîdî kimdir?

Ebû Mansûr el-Mâturîdî; doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte, 863’te bugünkü Özbekistan’ın Semerkant şehri yakınındaki Maturid köyünde doğdu.

Geçmişi takdir ve şereflendirme açısından, soylu bir Arap ailesine bağlanmak istense de; tüm kayıt ve belgeler, Türk kökenli olduğunu gösteriyor. Arapların; Ebu Hasan Eş’ârî’den övgü ile bahsetmelerine karşılık, Ebû Mansûr el-Mâturîdî’den fazlaca söz etmemeleri de bunun diğer bir delilidir.

Hocası; Ebû Nasr el-İyâzî’nin başında bulunduğu, daha sonra da kendisinin başına geçtiği, fıkhi-itikadi görüşler ile felsefi ve teolojik konuların tartışıldığı Semerkant’ta “Dârü’l-Cüzcâniyye” diye isimlendirilen eğitim merkezinde eğitim-öğrenim gördü.

Dini ve Siyasi Ortam

Semerkant; İslam öncesinde olduğu gibi,  İslam sonrasında da bir kültür merkezi oldu. Zira İslam’dan önce Hayatıla, İslam’dan sonra da “Maveraünnehir” diye isimlendirilen, Ceyhun ile Seyhun nehirleri arasında yer alan coğrafi bölgenin kavşak noktasında bulunuyordu.

Ceyhun Nehri’nin batısında ise Abbasi Devleti’nin dini ve siyasi otoritesinin güçlü olduğu Horasan yer alıyordu.

O günün Maveraünnehir coğrafyasında; Semerkant dışında Tirmiz, Nesef, Taşkent, Fergana, Buhara gibi ünlü ilim merkezleri de vardı.

Semerkant da diğerleri gibi; başta fıkıh-kelam-tefsir olmak üzere, birçok alanda eğitim ve öğrenim veren kurumlarının olduğu, Sünni-Şii-Harici siyasi-itikadi mezheplerin düşüncelerini serbestçe açıkladığı-yaymaya çalıştığı merkezlerden biriydi.  Önceleri Abbasi Devleti’ne özerk yapıda bağlı olması,  daha sonra da Samanoğulları Devleti’nin egemenlik alanında olması ise bunu sağladı.

Türklerin yoğun olduğu yerlerde, fıkıhta; Hanefilik, itikatta; Mürcie en çok taraftar bulan fıkhi ve itikadi mezhepti.

Türkler için fıkıhta; Hanefilik, itikatta; Mürcie adeta milli bir mezhep haline gelmişti.

İmam Mâturîdî; böyle bir dini-siyasi ortamda yetişti, yaşadı, geride birçok talebe ve eser bıraktıktan sonra da 944’te Semerkant’ta vefat etti.

Eserleri, Ders Aldığı Hocalar ve Talebeleri  

Her ne kadar Fıkıh, Fıkıh Usulü, Kelam, Mezhepler ve Kıraat konusunda; geride birçok eser bıraktı ise de, bunun birçoğu istila, göç, doğal afet ve maddi imkânsızlık nedeni ile kayboldu. Kaybolan eserlerinin çoğu ise; Mutezile, Haricî, Rafızî ve Şiî-Karmatîler ile ilgili eleştiriler ve Fıkıh-Fıkıh Usûlüne ilişkindir.

40’a yakın yazması bulunan Te’vîlâtu’l-Kur’ân” ile dünyada tek  yazma nüshası bulunan “Kitâbu’t-Tevhîd” adlı kelamî eseri, bize ulaşabilen iki önemli eseridir.

Eserleri gibi, ders aldığı hocalar ve talebeleri hakkında da sınırlı bir bilgi mevcuttur.

Hocaları arasında; Ebû Nasr el-İyâzî,  Ebû Bekir el-Cüzcânî, Nusayr el-Belhî, Muhammed er-Râzî, Ebu Bekr Muhammed el-Cüzcânî gibi Hanefi Fıkhı geleneğinden gelen ünlü din âlimleri yer alır.

Ebû’l-Kâsım es-Semerkandî, Ebû’l-Hasan er-Rüstüğfenî, Ebu Ahmed Abbas İyâzî,  Ebû Muhammed-Pezdevî ise ismi bilinen talebeleridir.

Mâturîdî’nin; Semerkant dışına çıkıp, çıkmadığı bilinmiyor. Ancak; diğer siyasi ve itikadi mezhepler ile ilgili eleştirisine bakıldığında, Belh- Rey-Nişabur gibi ilim merkezlerine gittiği ya da buradan gelen hocalardan ders aldığı anlaşılıyor. Eserleri arasında “Aristo Mantığı” adlı eseri olması ise felsefe ile de ilgilendiğini gösteriyor.

Özelliği

Mâturîdî; her ne kadar, “Maturîdilik” adı verilen bir Kelam ekolünün kurucusu olarak tanınsa da, aynı zamanda Fıkıh-Fıkıh Usulü ve Tefsir İlmi ile de ilgilenmiştir.

Diğer bir ifade ile mütekellim kimliği (konuşan, Kelam âlimi) dışında, fakih (bir şey bilen, fıkıh âlimi, İslam hukukçusu) ve müfessir ( Kur’an-ı Kerim’i anlayıp, açıklayan) kimliği ile de tanınan ve takdir edilen bir din âlimidir. Bunun için Mâturîdî’nin itikadi konulardaki görüşünü anlamada; sadece kelamî eserlerine değil, Fıkıh ve Fıkıh Usûlü ile ilgili eserlerine de bakmak gerekir.

Hanefî Fakihi ve Fıkıh Usulcüsü

Mâturîdî; Fıkıh alanında, esas olarak Ebû Hanîfe’nin görüş ve metodunu benimsemiştir.

Ebû Hanîfe; fıkhı, “ kişinin leh ve aleyhinde olanları bilmesidir” şeklinde tanımlamıştır. Buna göre, fıkıh; kişinin inanç, ibadet, ahlak ve tüm fiillerini kapsar. Bunun için Ebû Hanîfe; hem fıkhi, hem de kelamî konular ile ilgilenmiş, ihtisaslaşmıştır. Haliyle aynı şeyi, Ebû Hanîfe’nin takipçisi olan Mâturîdî için de söyleyebiliriz. Bu nedenle Mâturîdî’nin kelamî konulardaki düşüncelerini anlamak için; hem kelamî, hem de fıkhi eserlerine bakmak gerekir.

Mâturîdî; fıkıh alanında bağımsız hareket eden bir müctehid değil, Hanefi fıkhının bir fakihidir. Bu nedenle fıkhi görüşleri, Hanefi fıkhının çerçevesinde kaldı. O’da; Ebû Hanîfe gibi bilgi edinme yolları olarak nakil-duyular-akılı, fıkhın kaynakları olarak da Kur’an-sünnet- icmâ-kıyas-istihsân (güzel bulma, beğenme)-geçmiş şeriat ve sahabe sözlerini kabul eder.

Mâturîdî; her ne kadar fıkıhta, Ebû Hanîfe’ye tartışmasız bir şekilde bağlı kaldı ise de, O’nun görüşlerinden anlaşılması zor olanı çıkardı, ı görüşlerini yeni delillerle güçlendirdi, bazı konularda farklı görüşler ileri sürdü, yeni tanım-kavramlar ortaya atarak dönemin ihtiyacını karşılayabilecek bir Fıkıh ve Fıkıh Usulü geliştirdi.

Hanefi geleneğine, yeni bir açılım getirmesine karşılık; ondan sonra gelenler, O’nun kadar başarılı olamadı. Haliyle Hanefilik de akılcı ve reyci çizgiden saparak, diğer Fıkıh ekollerinin bağlı kaldığı gelenekçi bir çizgiye kaydı.  

Tefsirde Yeni Bir Tanım ve Açıklama Getirdi.

Kur’an; tarih boyunca, birçok kişi tarafından tefsir edildi.

Tefsirde; birçoğu rivayete ağırlık verirken, bazıları ise akıla ağırlık verdi. Bunun için rivayeti öne çıkaran tefsire; “Rivayet Tefsiri”, akılı öne çıkaran tefsire de “Dirâyet Tefsiri” denildi.

Mâturîdî; bu iki tefsir geleneğinden, akılcı geleneğin ilk temsilcisidir. Bununla birlikte; tefsirde, “Tefsir ve Te’vil” şeklinde bir ayrım-tanım ve açıklamaya gitti.    

O’na göre; “Tefsir Allah’ın istediğinin ne olduğu konusunda, kesin bir fikir beyan etmektir. Te’vil ise Allah’ın istediğinin ne olduğu konusunda, kesin bir hüküm vermeksizin, ihtimaller içinde sadece birini tercih etmektir. Bu; bir kutsallık ifade etmez, sadece sahibini bağlar. Bu nedenle Rey ile tefsir yapılamaz, ancak Te’vil yapılır.”. Bu ayrıma gitmesinin nedeni ise Ebû Hanîfe’nin Te’vil ile ilgili görüşüdür.

Ebû Hanîfe’ye göre; Kur’an’ın bazı ayetlerinin anlamı açık-seçiktir. Bu ayetler bir Te’vili gerektirmez. Zira ne kadar Te’vile gidilirse-gidilsin aynı anlam ortaya çıkar. Bazı ayetlerin ise görünürdeki anlamı dışında farklı bir anlamı vardır. Bu anlama ulaşmak için Te’vil gerekir. Te’vil ile farklı bir anlam çıkarmak da bu ayeti inkâr etme anlamı taşımaz.”.

Yine Mâturîdî’ye göre, “her insan; aklı kullanmak ve tutarlı bir yöntem izlemek ile Kur’an’ı anlama ve yorumlama hakkına sahiptir. Ancak; delil olarak Allah’ı şahit gösteremez, kendi görüşünü de Allah’ın görüşü olarak takdim edemez.”.

Mâturîdî, yorumda; dilsel analize gitmiş, akla-reye daha fazla yer verirken, nadiren de olsa hadislere ve sahabe tefsirine başvurmuş.

Bir Kelam Ekolü Oluşturdu.

Mâturîdî’nin her ne kadar fakih  ve müfessir gibi bir kimliği var ise de, mütekellim kimliği ile tanınır. Bu da “Mâturidîlik” adı verilen sistematik bir kelam ekolünün kurucusu olması ile ilgilidir.

Mâturîdî; sadece “Mâturidîlik” denilen bir ekolün kurucusu olmadı, döneminden itibaren görüşünü paylaşan ve yorumlayan Ebû Seleme, Pezdevî, Ebû’l-Muîn en-Nesefî, Ömer en-Nesefî, Ebû İshak el-Buhârî gibi birçok kelamcının yetişmesine de yol açtı.

“Kitâbu’t-Tevhîd” ve “Te’vîlâtu’l-Kur’ân” adlı eserleri incelendiğinde; kendinden önceki mütekellimlerin tartışmadığı kelamî problemlere el attığı, Kelam’ı konusuna göre kategorize ettiği, sistemleştirdiği, “Bilgi Teorisini” Kelam’a kazandırdığı, Kelam dışında Tefsir ve Fıkıh alanında da bunu uygulamaya çalıştığı görülüyor.

Kelam’a gerçek anlamda bilimsel bir özellik kazandırırken, nakil-aklı uyumlu bir şekilde kullanmış, nakil-akıl ve semantik (anlam bilimi) temelinde bir Kelam ekolü oluşturmuş.

Her ne kadar, Mutezile; aklı en çok kullanan kelamcı olarak bilinse de, Mâturîdî’nin aklı en az O’nun kadar kullandığı, bazı kelamî konularda ise O’nu geçtiği anlaşılıyor. Bunun için Mâturîdî’ye İslam dünyasındaki “Teolojik Akılcılığın” ilk temsilcisi de denebilir.

Mâturîdî’ye göre; “ Dinin öğrenilmesinde, nakil-akıl olmak üzere iki önemli bilgi kaynağı vardır. Akıl yürütmeden, sebep ve sonuç ilişkisi anlaşılamaz. Olağanüstü ve şüphenin had safhaya ulaştığı bir halde; sığınılacak yer, akıl ve aklı kullanarak delilden sonuç çıkarmaktır.”.

Sufilik veya Sufizm ya da Tasavvufa Bakışı

Mâturîdî’ye göre; “İlham, keşf (kalbe doğan bilgi) ve sezgi ile elde edilen bilgi doğru bir bilgi değildir. Eğer iddia edildiği gibi, bu bilginin kaynağı; tek bir varlık, diğer bir ifade ile Allah olsaydı, aynı sonucun çıkması-kişilerin birbiri ile çelişkiye düşmemesi gerekirdi. Bununla birlikte; bir bilginin doğru ve yanlışlığı, sadece akıl ve rey ile de belirlenemez”.     

Mâturîdî; İlham, keşf (kalbe doğan bilgi) ve sezgiyi doğru bir bilgi kaynağı olarak kabul etmez. Bunu güvenilir bir bilgi kaynağı olarak kabul edeni de şiddetle eleştirir.

Her ne kadar, eleştirisi; ilham ve sezgiyi en güvenilir bilgi kaynağı olarak kabul eden İslam öncesi Sofistlere yönelik ise de, dolaylı olarak dönemindeki mistik düşünürlere yöneliktir.  Bu nedenle; Sufi yazarlar Ebû Hanîfe’nin biyografisine geniş yer verirken, Mâturîdî’nin sadece fakih ve kelamcı kimliğinden söz eder.

Akılcı olmasına ve Sufizm’i eleştirisine rağmen, bazı kaynaklara göre keramet sahibi bir Sufi olduğu ileri sürülür. Döneminde; Sufi bir atmosferin olması, Sünniliğin Sufiliğe eklenmek istenmesi, bazı talebelerinin Sufi ekolden gelmesi ise bunun nedenidir.

Siyasete Bakışı

Mâturîdî’nin; “Kitâbu’t-Tevhîd” adlı eserinde, “Hilâfet ve İmâmet” konusu yoktur. Nedeni ise tartışma konusudur.

Ömrü yetmediği için mi yazmadı, siyasi otoriteden mi çekindi, yoksa kayboldu mu” Ağırlıkta olan ise kaybolduğu yönündedir.

Kaybolan eserlerinde; İmâmet konusunda, Karmati ve Şiilere yönelik yoğun bir eleştirisi vardır. Şia’nın, Ulü’l-Emr’i masum imamlar çerçevesi içine almasına karşı çıkar.

Din-siyaset ile ilgili görüşünü ise Makâlât’ından alıntıların bulunduğu Mâturîdî ekolünün takipçisi olan kişilerin eserlerinden öğreniyoruz.

“İmâmetin Kureyşliliği” Tartışması

Din ve siyaseti birbirinden ayıran, Mâturîdî’ye göre; 

İmamların Kureyş’ten olması, ister Peygamberin sözü, isterse sahabenin tercihi olsun; bu dini değil, siyasi-sosyolojik bir temele dayanır. Hilâfetin, Kureyş’e tahsisi ise; dini açıdan değil, siyasi-sosyolojik açıdan doğrudur.

Dini açıdan, imam olacak kişi; Allah’tan en çok sakınan, insanların sorunlarını bilen, sorun çözmede en doğru kararı alabilen, kişilerin hak-hukukunu en çok koruyan-gözeten bir özellikte olmalıdır.

Takva sahibi olmak ise bu özelliklerin başında gelir. Zira takva sahibi olmayana mal-mülk emanet edilemez.  

Bununla birlikte, İmâmet; sadece dini değil, siyasi ve sosyal yönü olan bir şeydir. Bu nedenle; imam olacak kişinin, takvanın yanı sıra toplum nezdinde saygı duyulan bir kişi ve otoritesi kabul olunan bir kabileye mensup olması gerekir. İmâmetin; o dönemde, Kureyş’e tahsisinin nedeni de budur. Bu da her zaman böyle olacak anlamını taşımaz.

Hz. Muhammed’in, biri; peygamberlik, diğeri de devlet başkanlığı olmak üzere iki görevi vardı. Peygamberliği; ilahi bir kaynağa dayanmasına karşılık, devletin başı olması ise Kureyş halkının lideri olması ile ilgilidir.

Peygamberlik; peygamberlere, siyaset ise kral/meliklere tahsis edilmiş bir görevdir.“.

Bu açıklamasından anlaşılacağı üzere, din ve siyaset; farklı alanı-kaynağı-kanunları-tanım-açıklaması olan kavramlardır.

Hutbelerde zalim imamlara “adil” denilip denemeyeceği tartışması;

Mâturîdî ekolünün takipçilerinden Ebû İshâk’ın; “Mesâil” adlı eserinde, Mâturîdî’nin “Zulme adalettir demek, inananı dinden çıkarır” şeklinde bir sözüne yer vermiştir.

Bu söz; ilk bakışta, Mâturîdî’nin iman-amel ilişkisi görüşüne ters düştüğü için, O’na ait olmadığı gibi görünüyorsa da ait olma ihtimali vardır. Zira burada, söz konusu olan; zalim imam değil, zalim imama “adil” diyendir.

Mâturîdî’ye göre; amelleri terk eden veya günah işleyen dinden çıkmaz, ancak naslarda haram olan bir şeye “helal” diyen ya da haramı inkâr eden dinden çıkar.

Mâturîdî; zalim bir Sultanı hutbelerde adil olarak sunan, Allah için kullanılabilecek ya da bunu çağrıştıracak (Şehinşah, Ümmetlerin Koruyucusu, Maliki, Yeryüzünün Sultanı) unvanı kullananı şiddetle eleştirmiş, zulme karşı çıkmış, bu tür sultanların mahiyetinde görev almamış, görev alanlar hakkında da hoşnutsuzluğunu dile getirmiş.

 

DEVAM EDECEK

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!