Yazar Prof. Dr. Harun Demirkaya, Türkiye’nin karşı karşıya olduğu “Şark Meselesi” ekseninde, terörle mücadele ve yeni çözüm arayışlarını eleştirel bir bakış açısıyla analiz etmektedir. Metinde, 2026 yılında yayınlanan bir komisyon raporunun içeriği incelenerek, silah bırakma şartı ve hukuksal düzenlemelerin arkasındaki muhtemel risklere dikkat çekilmektedir. Özellikle raporun Atatürk ve Türk Milleti gibi temel kavramlara yer vermemesi, üniter devlet yapısının zayıflatılması ve bir federasyon modeline kapı aralanması hususunda ciddi uyarılar yapılmaktadır. Terör örgütü elebaşının söylemleri üzerinden, sürecin Türkiye’nin toprak bütünlüğünü tehdit eden bir demokratik konfederalizm projesine evrilme tehlikesi vurgulanmaktadır. Sonuç olarak, demokratikleşme adımlarının terör odağından bağımsız atılması gerektiği ve ulusal beka için anayasal ilkelerden taviz verilmemesi savunulmaktadır.
Tarihçi Ayhan Yüksel dostumuzun, yazar Arslan Bulut’a atıfla çok doğru bir tespiti var: “Şark Meselesi Devam Ediyor” diyor Ayhan Hoca.
Şark Meselesi özetle; Türklerin Avrupa’dan atılması ve geldikleri (Türkistan) coğrafyaya geri gönderilmesi siyasetidir.
Türklere karşı Hristiyanların toplu saldırısı olan Haçlı Seferleri bu amaçla yapılmıştır.
Daha sonra Osmanlı Devleti sınırları içindeki Müslüman olmayan unsurlar bu amaçla kışkırtılmış, ayaklandırılmış ve ayrılması sağlanmıştır.
Son olarak 10 Ağustos 1920’deki Sevr Antlaşması ile Türkler Anadolu’dan bütünüyle sökülüp atılmak istenmiştir. Hedeflenen;
Filistin’de bir İsrail devletinin, Doğu Anadolu’da bir Ermeni devletinin, Güneydoğu Anadolu ve Kuzey Irak’ta bir Kürt devletinin kurulmasıdır.
Geri kalan Osmanlı topraklarının da İtalya ve Yunanistan’a katılmasıyla Türkler haritadan silinecektir.
Bu amaçların gerçekleşmesini; Sevr’i parçalayıp atan ve Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Gazi Mustafa Kemal Atatürk, silah arkadaşları ve büyük Türk milletinin canı ve kanı pahasına mücadelesi önlemiştir.
Genç Cumhuriyetle birlikte emperyalistlerin hevesleri kursağında kalmıştır. Ancak emperyalist güçler tarihi amaçlarından asla vazgeçmemişler; özellikle kurucu önderimizin vefatından sonra ülkemiz aleyhine faaliyetler (bazen ekonomik, bazen askerî, bazen siyasi, bazen kültürel ilişkiler vb. kılıfında) artarak devam edegelmiştir.
Cumhuriyet döneminde de birçok ayaklanma ve isyan yaşanmışsa da genç Cumhuriyetin ve yöneticilerinin kararlı tutumu ile bunların üstesinden gelinmiştir.
Sonraki yıllarda, özellikle 1975-1984 arasında ülkemiz ASALA terör örgütü ile mücadele etmiştir.
Yine ilk kez 1973’te “Apocular” adıyla başlayan hareket, 1978’de PKK terör örgütüne dönüşmüştür.
PKK terör örgütü ilk büyük eylemini 15 Ağustos 1984’te Siirt’in Eruh ve Hakkâri’nin Şemdinli ilçelerine yaptığı baskınla gerçekleştirmiştir.
Bundan sonra da çok sayıda terör eylemi ile gerek bölge halkının gerekse güvenlik güçlerinin hayatına ve ülkenin milyarlarca dolar kaynaklarını heba etmesine neden olmuştur.
Terör hareketi finansmanını; zorla alınan bağış, vergi ve çeşitli gelirlerin yanında uyuşturucu ticareti, eroin üretimi, insan kaçakçılığı, kara para aklama ve haraç toplama gibi yasa dışı faaliyetlerden oluşturduğu bilinmektedir.
Örgüt, Avrupa Birliği ve ABD tarafından da Terör Örgütü kabul edilmiştir.
PKK elebaşının 1999 yılında yakalanarak mahkemece İmralı Adası’nda hapsedilmesinden sonra, zaman zaman azalsa da terör faaliyetleri devam etmiştir.
TERÖR DEVAM EDERKEN ÇÖZÜM ARAYIŞLARI DA ORTAYA ÇIKMIŞTIR
2005 yılında dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Diyarbakır’daki “Kürt Sorunu” ifadesi, 2009 yılındaki açılım süreci, 2013 yılında Diyarbakır’da Abdullah Öcalan’ın mektubunun okunması, Akil İnsanlar Heyeti, 2015 terör örgütünün sözde özerklik ilanı, hendek olayları ve başarısız geçen çözüm arayışları yaşanmıştır.
Son birkaç yılda terör örgütü, güvenlik güçlerimizin başarılı çalışmaları ile ülke içinden temizlenmiştir.
Ülke dışında da ciddi önlemler ile eylem yapamaz hale getirilmiştir.
Bu süreçte 2024 yılında MHP lideri Devlet Bahçeli’nin çıkışıyla somutlaşan ikinci açılım süreci başlamıştır.
TBMM çatısı altında Zafer Partisi ve İYİ Parti dışında iktidar ve muhalefet cephesinin katılımıyla komisyon oluşturulmuştur.
Uzun süren çalışmalar sonrasında heyet, İmralı Adası’nda cezasını çekmekte olan teröristi ziyaret etmiştir.
Her partinin raporundan sonra 18 Şubat 2026 tarihinde, 50 üyeden 47’sinin onayıyla “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu Raporu” yayınlanmıştır.
Titiz bir çalışma ile ve oldukça dikkatli bir dil kullanılarak yazılan rapor, “coğrafyamızı bir asır önce etnik, mezhebi ve dini farklılıklar üzerinden bölmeye çalışanların, yine aynı hedefler peşinde koşmalarını engellemek için terörün tamamen ortadan kaldırılması hedefini gütmektedir.”
İfadelerini taşımaktadır ki bu oldukça makul bir amaçtır. Zira bu ülkede aklı başında hiç kimse terör devam etsin, ülke kardeş kavgasına sürüklensin demez, diyemez.

BU NEDENLE İNCELEDİĞİMİZ RAPORDA DİKKAT ÇEKEN HUSUSLAR AŞAĞIYA ÇIKARILMIŞTIR:
Raporda örgütsel yapının silah bırakması koşulu oldukça önemlidir. Bu sağlanamaz ise diğer maddeler etkinliğini kaybetmektedir.
Raporda; yeni siyasi partiler yasası, seçim yasası, siyasi etik yasası, içeriğine göre olumlu görülebilir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi kararlarına uyulmasına vurgu yapılmış olması, tutuksuz yargılanma konusunun gündeme getirilmiş olması, esasen uyulmayan hukuk kurallarının hatırlatılması ya da yanlış uygulamanın yazıya dökülmüş halidir.
Esasen bunlar zaten uyulması gereken kurallardır. Ancak rapor bir de “Yeni Anayasa” önermektedir.
Yeni anayasa ile neyin amaçlandığı, yeni bir anayasa yapılmasının terörün bitirilmesi ile nasıl ilişkilendirildiği raporda yer almamıştır.
Raporda “Türk Ulusu” ifadesine yer verilmemiştir. “Kürt Sorunu” ifadesi kullanılmamış, terörist başı için “Umut Hakkı” zikredilmemiştir.
Buna karşın “Halkların Kardeşliği” ifadesi geçmektedir. Türkiye’nin laik ve üniter devlet yapısı, toprak bütünlüğü, dil olarak Türkçe ve laiklik ilkesi vardır; ancak ne Atatürk ne de Türk Milleti kavramı yoktur. Kaldı ki gerek Kürt Sorunu gerekse Umut Hakkı için başka araçlar (yargılama ve infaz düzenlemeleri ve af kavramı) raporda yer almıştır.
Raporda geçen Türk-Kürt ilişkilerinin güçlendirilmesi, Türklerin-Kürtlerin-Arapların ve bölgede yaşayan diğer kardeş halklarla birlikteliği ve dayanışmalarının tesisi gibi kavramlar oldukça güzel ifadelerle süslenmiştir; ancak burada iki etnisiteye hatta üç etnisiteye vurgu yapılmasına neden ihtiyaç duyulduğu anlaşılamamıştır.
Türkiye iki veya üç etnik yapıya mı bölünmektedir? Bu, Anayasamızın 10. ve 66. maddelerine aykırı bir durum değil midir?
Öte yandan “Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra birbirinden kopartılan, aralarına tel örgüler çekilen halklar” deyimi ve “sadece ülkemizdeki Kürt vatandaşlarımızın değil, sınırlarımız dışında yaşayan Kürtlerin gönül bağının da Türkiye’ye doğru olduğu…” söylemlerinin ne amaçla rapora girdiği kafaları karıştırmaktadır ve iyi analiz edilmesi gerekmektedir.
Kafalardaki soru işareti şudur: Ülkemiz, ABD büyükelçisi tarafından dile getirilen tuzağa mı çekilmek istenmektedir?
“Bu coğrafyanın Türk, Kürt, Arap, Alevi, Sünni ve diğer tüm kesimleri” vurgusu ve “Türk-Kürt-Arap kardeşliği coğrafyamızın asli kodudur” kavramları oldukça manidardır. Ülkede ırk ve mezhep temelli bir ayırım olduğu izlenimi vermektedir ve yine Anayasamızın 10. ve 66. maddelerini tehdit etmektedir. Oysa Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür ve bütün Türkler yasalar önünde eşittir. Bunun aksini düşünmek ülkeyi Lübnan gibi, Irak gibi olmaya, hatta Yugoslavya gibi parçalanmaya sürükleme tehlikesi taşımaktadır.
Zafer Partisi bu sürecin üniter yapımıza, birlik ve bütünlüğümüze zarar vereceğini anlatırken Genel Başkan Prof. Dr. Ümit Özdağ tutuklanmış ve 5 aya yakın Silivri Zindanı’nda tutulmuştur.
Türk kavramı, Türk Milleti kavramı, Anayasa’nın değiştirilemez maddelerinin raporda göz ardı edilmesi, etnisite ve mezheplere vurgu yapılması, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi (ki özerkliğin yolunu açabilir), hiç istemeyiz ama Zafer Partisi ve Özdağ’ın bu yurtsever refleksini bir kez daha haklı çıkarma tehlikesi taşımaktadır.
“Meclisimizin görevi müşterek hayatın hukukunu kurmak” denmektedir. Müşterek hukuk ne demektir?
Cumhurbaşkanı Yardımcısı’nın, bazı bakanların ve Meclis’teki milletvekillerinin çoğunluğunun Kürt kökenli Türk olduğu bir ülkede müşterek hayat yok mudur?
Anayasamızda vatandaşlık eşitlik temelli değil midir? Yerine PKK’nın “Eşit Vatandaşlık” terimi mi konulmak istenmektedir?
Demokratikleşme, eşit yurttaşlık, hak ve özgürlükler 1923’ten beri güvence altında olduğu halde böyle bir söyleme neden gerek duyulmuştur?
Bugüne değin müşterek hukuk içinde değil miydik? Ülkenin vatandaşlarından bazılarına başka bir hukuk mu uygulanıyordu?
Düşüncesini akla getirmektedir ki bu da oldukça sıkıntılı bir konudur.
Kaldı ki Ümit Özdağ ile başlayan ve belediye başkanları ile devam eden süreçte çokça dile getirilen ayrı bir hukuktan söz edilmektedir: Düşman Ceza Hukuku.
Ama burada kastedilenin bu olmadığı açıktır.
Yine bazı partilerin raporlarında kırmızı çizgi gibi gösterilmesine rağmen, kayyum atanması sorununda PKK’nın istediği gibi (yani meclisten bir üyenin başkan olması) bir çözümün rapora geçmiş olması, “yapılmadı” denmesine karşın, sıkı bir pazarlık sürecinin yapıldığını da göstermektedir.
“Fesih ve silah bırakmanın istihbarat-güvenlik birimlerince sınırlarımız dışındaki durumlar dâhil tespiti, kamuoyuna yapılan beyanlarla sınırlı bir alan değildir. Beyanların takip ve teyitle anlam kazanacağı aşikârdır” deyimi, daha önce de vurgulandığı gibi raporun en sağlam dayanağı gibi görülmektedir.
Uygulanması özellikle takip edilmelidir.
“…ilgili kişiler hakkında adli işlem yapılması gerektiği değerlendirilmektedir.” Yani teröristler hakkında adli işlem değerlendirilmekte, ayrıca silahları bırakarak toplumsal düzene adapte olmaları hedeflenmektedir.
Bu aşamada kamu kurum ve kuruluşlarının eş güdümünden söz edilmektedir.
Komisyon çalışmalarında yer alanların faaliyetlerinin yasal güvenceye kavuşturulması, infaz ve şartlı tahliye düzenlemesi, şiddet içermeyen eylemlerin terör suçu dışına çıkarılması gibi hususlar da raporda yer bulmuştur.
“Silahsız döneme geçenlerin topluma kazandırılması, adalet duygusunu zedelemeyen bir yaklaşımı gerekli kılmaktadır. Eğitim, istihdam, psiko-sosyal destek, yerel kalkınma programları ve sivil toplumla iş birliği, bu sürecin ana hatlarını oluşturmaktadır” söylemleri, ülkenin suç işlememiş vatandaşlarına yaklaşımı olarak düşünülürse olumludur.
Aksi halde binlerce insanımızın, beşikteki bebeklerimizin, korucularımızın, asker-polis bütün güvenlik güçlerimizin katillerini affederek topluma salıvermenin ülkeye ne yarar sağlayacağı da iyi analiz edilmelidir.
Öte yandan terörden zarar gören şehit, gazi ve yakınlarının yeterince değer görmediği, yeterince desteklenemediği bir ülkede teröristler için yapılacak her türlü yatırım hem lüks hem de yurtsever Türk insanını incitici bir yaklaşım gibi durmaktadır.
Yine raporda “…Kürt’ün onurunu, Türk’ün gururunu…” derken, PKK terör örgütü Kürt kökenli Türklerin temsilcisi gibi gösterilmektedir.
Bu ne kadar doğru bir yaklaşımdır? Terör örgütü, en çok zararı Kürt kökenli Türklerin oturduğu bölgeye vermedi mi?
Bu durum aynı zamanda terör örgütünün karşısında olan bölge halkına, terörle gönüllü savaşan yurttaşlarımıza, korucu olan Kürt ve Zaza kökenli Türk vatandaşlarına hakaret değil mi?
Ayrıca sürecin aktörlerinin, süreç toplantılarına katılanların, sürece öneri ve değerlendirmelerle katkı sunanların yasal güvenceye kavuşturulması önerilmesi de oldukça manidardır.
Eğer Türkiye ve Türk Milleti adına doğru şeyler yapılıyorsa “Böyle bir koruma zırhına ne gerek var?” diye sormadan edemiyoruz.
SONUÇ:
Sonuç itibarıyla rapora giren bazı kavramların arkasındaki gizli amaç net olarak ortaya konulmadığı için kafaları karıştırmaktadır.
Kaldı ki Türk milletinin hassas olduğu kavramların metinde hiç yer bulmamış olması oldukça manidardır.
Rapor; terörist başının affı, terör örgütü mahkumlarının salıverilmesi, örgüt mensuplarının istihdamı, hatta siyaset yapması olanağı vermektedir.
Raporun önerisi; devletin 3 milletli bir hale gelmesi, farklı inanç gruplarına vurgu yapması, Türkiye Cumhuriyeti’nin güçlendirilmiş yerel yönetimler aracılığı ile çok dilli bir modele, devletin de anayasa üzerinden çok kimlikli bir yapı ve federal yapıya dönüşmesi tehlikesi barındırmaktadır.
Bu durum üniter laik yapımıza, milli birlik ve bütünlüğümüze yönelecek en büyük tehlikedir.
Ulus devleti yok edecek böyle bir yaklaşım Türk Milleti için gerçek bir beka sorunudur.
Öte yandan terör örgütünün silah bırakması öncelikli olmasına karşın, göstermelik olarak 30 hafif silahın yakılması propagandası dışında bir gelişme yoktur.
Olmayacağını da gösteren çok sayıda işaret vardır.
Özellikle terör örgütü başı Abdullah Öcalan’ın beyanları oldukça manidardır.
Öcalan: “Devlete de güvenmeyin. Devlet nedir? Ben devleti yeniden inşa ediyorum. Kürtleri de devlete yerleştiriyorum. Devleti Kürtleştirip, Kürtleri de devletleştiriyorum. Bu 10 tane sahte Kürt devletinden daha iyi bir şeydir” dediği, Arslan Bulut’un 21 Şubat 2026 tarihli yazısıyla kamuoyuna yansımıştır.
Bulut’a göre, bu durumda devletleşen Kürtler değil, Ermeni terör örgütü ASALA’nın devamı olan PKK olmaktadır.
Esasen Suriye’deki silahlı terör birimleri Suriye devletine demokratik konfederalizm modeli ile eklemlenmiş, 4 tugay gücü ile özerk yapı ve devlet içinde devlet olmuştur.
Irak ve İran PKK’sının da silah bırakmak gibi bir niyeti asla yoktur.
Emekli Tuğgeneral Nejat Eslen, “Terörsüz Türkiye tanımı ile sunulan yeni projede PKK’nın amacının Suriye’deki demokratik konfederalizm modelini, Türkiye’de Fırat’ın doğusuna taşıyarak, büyük Kürdistan’a giden yolda özerk yapının temellerini oluşturmak ve böylece su zengini Fırat-Dicle havzasına egemen olmanın önünü açmaktır” demektedir.
Yine Öcalan’ın; “Silahlı mücadele ulus devlet kurmak içindi. Bu amaçtan vazgeçtik ve demokratik konfederalizme yöneldik. (…) Bölge konfederalizmi mutlak bir gereklilik olarak ön plana çıkıyor…” sözlerini dile getirmiştir.
Devletimizin yönetiminde güç sahibi olanların bütün bunları dikkate alarak aldatılmamaları; ulusal menfaatlerimize zarar verecek, ülkeyi bölünmeye, parçalanmaya götürecek bir süreci önceden teşhis edip gerekli tedbirleri almaları ve önlemeleri son derece hayatidir.
Ülkemizde hukukun üstünlüğünün ihdası; yasama, yürütme ve yargı erklerinin kesin çizgilerle birbirinden ayrılması; basın başta olmak üzere düşünce ve ifade özgürlüğünün önündeki engellerin kaldırılması; haksız tutuklamalara son verilmesi genel arzudur.
Demokratikleşme yolunda atılacak bütün adımlar terör örgütünden bağımsız olarak atılmalıdır;
zira daha özgür bir ülkede, daha mutlu ve müreffeh yaşamak bütün yurttaşlarımızın hakkıdır.
Devletin de bütün yurttaşlarına bu koşulları sağlaması ödevidir.