Erol Sunat’ın “Sözün Bittiği Yer” başlıklı metni, Türkiye’deki ekonomik zorlukların ve toplumsal yozlaşmanın emekliler ile yaşlılar üzerindeki etkilerini ele almaktadır. Eskiden bolluk yaşanırken, günümüzde yüksek enflasyon nedeniyle emeklilerin temel gıdaları bile taneyle almak zorunda kaldığı vurgulanmaktadır. Yirmi bin lira altındaki maaşlarla geçinmeye çalışan bu kesim, kendilerini yalnız ve sahipsiz hissetmektedir. Pandemi süreciyle derinleşen bu kriz, sadece maddi kayıplara değil, aynı zamanda dostlukların ve güvenin bittiği derin bir manevi boşluğa da yol açmıştır. Metin, hayatın son evresindeki insanların bu çaresizliğini “sözün bittiği yer” olarak betimlemektedir.
Bir elmanın yarısı…Bir armudun yarısı…Portakalın yarısı…Mandalinanın da yarısı…
Ne desin bundan sonra emeklinin karısı?
Her bir meyveden birer ikişer alıp karı koca bölüşenler emekliler. Bir zamanlar kilo-kilo aldıkları ne varsa taneyle alabiliyorlar artık…
Öncelik ne?
İkinci el…
Nedeni, “çabalama Kaptan ben gidemem…” diyen maaşlar ve cüzdanlar…
Bir zamanlar Avrupa bize imrenirdi. Türkiye meyve ve sebze cennetiydi.
Geldik yol ayrımına diyeceğiz demesine de…
Yola çıkacak, yola bakacak halimiz olsa ne âlâ…
Tamdan düşmüşüz yarıma…
Hatta yarımdan da yarıma…
Dahası bir tanenin yarısına…
Ayvanın kilosu 150 lira…
Bu ayva yenir mi?
Biz zaten ayvayı yemişiz diyen diyene…
Ey emekli…
Kıy paraya al bir tane ayva, kes ortasından ver yarısını hanımına…
Yarım elma gönül alma gibi bir şey…
Yarım ayva da olsa, ayvanın tadına bakmış oluyorsunuz babından teselli olmayı da ortaya bırakalım.
Bu manzaradan kimin payına ne düşerse artık…
Kıssadan hisse denmiş mi, denmiş…
Sürçülisan bize, kara kara düşünmek düştüm diye sevinirken yine yükselişe geçen enflasyona kalsın, az biraz da rakamlara…
*****
Emekli maaşı da olması gerekenin yarısı diyor emekliler….
Yirmi bin lirayla nasıl geçiniyorsunuz diye soran, yanımızda duran, akıl aşındıran var mı?
Dönmüşüz gerçeklere sırtımızı…
Açıklamalarda devrilen çamlar, yapılan gaflar neredeyse her gün ekranlara yansıyor.
Yirmi bin lira ve altındaki maaş ve ücretlerle geçinmenin mümkün olduğunu anlatmaya kalkmak gibi bir yanlış o yanlışa düşenleri trajikomik hallere düşürüyor. Kelimeler ve cümleler sessiz sinema döneminde, Sir Charles Spencer Chaplin tarafından yaratılan “Şarlo” tiplemesine göndermede bulunuyor adeta.
Üçe bölünen bir simit ve o bir simidi üçe bölüp emekliye vermek gibi bir mevzu daha var…
Bitti mi bitmedi…
Böylesi bir çaresizlikle ayakta durmaya çalışmak gibi garip bir hâl içinde emekli…
Hâlâ bizi bir anlayan…
Bir dinleyen…
Düştüğümüz durumdan bizi bir çekip çıkaran…
Yanınızdayım, sizinleyim diyen birileri yok…
Eskiden çatlayan o sabırtaşı öyle bir patladı ki, un ufak oldu… Parçaları dört bir yana dağıldı.
Hasılı…
Sözün bittiği yer…
Yine de soruyorlar neresi?
Yok ki bunun daha ötesi…
*****

Bu zamanda…
Yaralara merhem, hastaya derman, dertliye ferman söz kalmadı…
Ateş yakacak köz kalmadı…
Efkâr dağıtacak saz kalmadı…
Çorbaya atacak tuz kalmadı…
Şerbete katacak buz kalmadı…
Sohbet edecek dertleşecek dost kalmadı…
Ne mi kaldı?
Derin bir boşluk…
Bir yığın tatsızlık…
Tutarsızlık, haksızlık…
İnsanlar yorgun…
Yüzde sekseni gönül yorgunu…
Kırgını bol, dargını bol, incineni diz boyu bir manzara…
Küsleri saymadık daha…
Kime küstüler, niye küstüler, niçin küstüler neden her biri bir tarafa çekip gittiler?
“Bir araya gelemeyiz…” türküsü ondan revaçta…
Can dostlar, candan davranışlar, içten gülümsemeler, samimiyet, güven veren duruşlar da çekti gitti, bir başımıza bıraktı bizi…
Bizi derken hepimizi…
*****
Pandemi denen felaketle tanışıncaya kadar, bizim kapımızı çalıncaya, sokağımıza, mahallemize gelinceye kadar yaşadığımız, fırtınadan önceki sessizlik gibi bir şeymiş meğer…
Zaten ne olduysa ondan sonra olmadı mı?
Film koptu…
Sevdiklerimiz yaprak dökümlerinin en şiddetlisine maruz kaldılar.
Pandemi her birimizi her alanda sınadı…
Salladı, sarstı, sevdiklerimize dokundu, bizden kopardı, maddi manevi ağır kayıplar yaşattı, kimimizi karantinaya, kimimizi yoğun bakıma kimimizi entübe olma haline mahkûm etti…
Neredeyse hepimiz sınıfta kaldık…
Özellikle insanlık dersinden…
Şirazeden çıktık…
Kantarın topuzu kaçtı gitti…
Enflasyon geçti halayın başına, sallamaya başladı mendilini…
“Sallasana sallasana mendilini…” şarkısı enflasyonun dilinden düşmez oldu.
O salladı mendilini, oynadı, sallandı kaptırdı kendini davulun zurnanın ve halayın ritmine…
Bizim akortlar bozuldu, kalp ritmimiz çakıldı.
Dip nedir, dibin dibi nedir, girdap nedir, dipsiz kuyu nedir, anafor neye derler, uçurumdan düşen bir daha iflah olur mu gibi meselelerle yüzleşti.
Uçurumun kenarını mesken tutmak gibi bir bahtsızlık bırakmadı yakamızı.
*****
Ne felekmiş arkadaş demeden edemedik…
Sitem olsun diye, “Sanki benim mor sümbüllü bağım var” dedik…
O felek yok mu o felek, taşlı topraklı, ne eksen bitmez bağları bize, mor sümbüllü olanları ele verdi her defasında…
Lakin, zemheri ayında bizden nar istedi, Yaz sıcağında karlı dağdan kar…
İstedi de istedi…
Elimizden tuttuğunu, yanımızda olduğunu, yüzümüze güldüğünü, bir kez olsun bizi dinlediğini görmedik.
Enflasyon düştü dedikçe, ayakta duramaz hale gelişimizi kimselere anlatamadık…
Sahillerde gezemedik, Yurt dışına gidemedik, söz sahibi olamadık, konaklarda yalılarda oturamadık, şöyle gönlümüzce bir keyif de çatamadık…Ayaş yollarında oturdum kaldım türküsü eşliğinde, dağlarda taşlarda, tepelerde yamaçlarda oturduk kaldık, hem öyle bir kaldık ki, istesek de kalkamadık.
Bazıları sınır tanımazken, sınırları aşar giderken, bizler yokluk sınırına açlık sınırına takıldık. Düz yollarda tökezledik, ayaklarımız dolaştı, dert derdi açtı, her şeyin tadı kaçtı…
*****
Zaman silgiyi vurur ara ara…
Varsa ömrün görürsün de yaşarsın da…
Kim çıkarcı…
Kim iki yüzlü…
Kim içten pazarlıklı.
Kimin dostluğu pazara kadardı, kimlerin mezara?
Kimini ellisinden sonra anlarsın…
Ayakların anca suya erdi derler ya, aynen öyle…
Kimini 65 ve sonrasında…
Ardından yetmiş küsurlu yıllar gelir…
Çöker yalnızlık, işler içine…
Söyleyecek dünya kadar laf gelir diline…
Söyleyemezsin…
Küsemezsin de…
Küstün mü barışacak kadar zamanın olmadığını bilirsin.
Bilirsin bilmesine de bilmeyenlere, anlamayanlara, anlamak istemeyenlere ne dersin?
Dost dediğin kim varsa, aramasalar da sormasalar da gönül defterinden silemezsin…
Eskiden her neye kızıyorsan, artık güler geçersin…
Sonra da dersin ki kendi kendine…
Mademki sözün bittiği yerdeyiz…
Selam olsun kadirşinas dostlara…
Selam olsun…
Bu dünyadan gidenine de kalanına da…