Gencehan Tunay’ın kaleme aldığı bu makale, İran’daki iç karışıklıkların Washington ve Tahran arasındaki stratejik bir propaganda savaşına dönüştüğünü savunmaktadır. Yazar, her iki gücün de gerçekleri kendi çıkarları doğrultusunda çarpıttığını ve halkın yaşadığı zorlukları siyasi bir araç olarak kullandığını ileri sürmektedir. Özellikle Batı destekli politikalarda Kürt hareketine öncelik verilirken, bölgedeki milyonlarca Güney Azerbaycan Türkünün bilinçli bir şekilde görmezden gelindiği vurgulanmaktadır. Makale, Irak ve Suriye’deki Türkmenlerin geçmişte yaşadığı dışlanma ve temsil sorununun bugün İran coğrafyasında tekrarlandığına dair ciddi bir uyarı niteliği taşımaktadır. Sonuç olarak metin, Türk varlığının bu topraklarda silinemez bir kurucu gerçeklik olduğunu belirterek Güney Azerbaycan’ın siyasi iradesine selam durmaktadır.
İran’da ekonomik krizle başlayan toplumsal tepkiler bugün iki farklı propaganda dili arasında sıkıştırılmış durumda. Bir yanda ölü bedenlerin görüntüleriyle krizi derinleştiren Amerikan anlatısı, diğer yanda “halk birlik ve beraberlik içinde” söylemiyle kalabalık mitingleri vitrine koyan Tahran. Her iki taraf da gerçeğin tamamını değil, yalnızca kendi çıkarına hizmet eden kısmını gösteriyor.
Trump İran’daki aktivistlere destek verdiğini söylerken ölü sayıları üzerinden konuşuyor; Tahran ise “istikrar sağlandı” diyerek tabloyu normalleştirmeye çalışıyor. Oysa bu iki dil de samimi değil. Aksine, daha büyük çatışmaların ve yeni tehditlerin işaretlerini veriyor. Washington insan haklarını bir araç olarak kullanırken, Tahran sessizlik ve baskı yoluyla kontrol sağlamaya çalışıyor. Bu güç mücadelesinin bedelini ise yine sahadaki halklar ödüyor.
Bu tabloda bir başka gerçek daha var: İran’daki Kürtlerin hakları, özgürlükleri ve hatta devletleşmesi üzerinden ABD–İsrail merkezli bir siyasal hattın açık biçimde şekillendiği görülüyor. Kürt meselesi uluslararası destekle görünür kılınırken, aynı coğrafyada yaşayan milyonlarca Güney Azerbaycan Türkü sistematik biçimde yok sayılıyor. Hak ve özgürlük söylemi seçici biçimde işletiliyor; Türklere gelince derin bir sessizlik tercih ediliyor.

Yakın tarih bu senaryoya yabancı değil. Irak Türkmenleri, ülkenin siyasal yönetiminde hiçbir zaman gerçek bir temsil gücüne sahip olamadı; karar alma mekanizmalarının dışında bırakıldı, yönetimin ayrılmaz bir parçası olarak görülmedi ve kriz dönemlerinde yalnızlığa terk edildi. Suriye Türkmenleri ise iç savaş boyunca sahada varlık göstermelerine rağmen siyasal geçiş planlarında ve yeni yönetim modellerinde dikkate alınmadı; uluslararası ve bölgesel aktörler tarafından sistematik biçimde dışlanarak temsil ve güvenlikten yoksun bırakıldı.
Bugün aynı senaryolar farklı aktörlerle yeniden sahneleniyor hem Washington merkezli açıklamalarda hem de Tahran merkezli söylemlerde, “Kürdistan” sloganları yüksek sesle dolaşıma sokulurken, İran coğrafyasının en büyük halklarından biri olan yaklaşık 40 milyon Azerbaycan Türkü bilinçli biçimde yok sayılıyor.
Ancak bu halk ne hafızadan silinebilir ne de siyasetin dışına itilebilir; bunu isteyenler bilmelidir ki Türklük bu topraklarda gelip geçici bir kimlik değil, tarihiyle, nüfusuyla ve iradesiyle kurucu bir gerçekliktir.
Ne Amerika, ne Rusyane de Tahran…