Erol Sunat
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Zayıfsız Karne Çiçeksiz Bahçeye Benzer

Zayıfsız Karne Çiçeksiz Bahçeye Benzer

featured
0
Paylaş

Bu metin, Erol Sunat’ın eski okul yıllarındaki düşük notlu karneler üzerine kaleme aldığı anılarını ve Muammer Acar gibi eğitimcilerin “zayıfsız karne çiçeksiz bahçeye benzer” felsefesini konu almaktadır. Yazar, başarısız notların bir öğrencinin geleceğini tamamen karartmadığını, aksine bu zorlukların aşılmasıyla elde edilen diplomaların daha kıymetli hale geldiğini vurgulamaktadır. Geçmişin eğitim sistemindeki matematik ve yabancı dil gibi zorlu derslerin yarattığı baskı ile aile içindeki karne stresini samimi bir dille aktarmaktadır. Metin boyunca, zayıf notların yarattığı duygusal yükün sadece benzer süreçlerden geçenler tarafından anlaşılabileceği savunulmaktadır. Nihayetinde bu kaynak, akademik başarısızlığın hayatın sonu olmadığını ve ümidin korunması gerektiğini hatırlatan teselli edici bir nostalji niteliği taşımaktadır.

 

1980 yılının ikinci döneminde göreve başladığım, Manisa Soma Linyit Lisesinde, Müdürümüz olan rahmetli Muammer Acar, öğrencilere hitaben yaptığı konuşmada demişti ki, “Üzülmeyin, “Zayıfsız karne çiçeksiz bahçeye benzer” ben eve zayıfsız bir karne hiç getirmedim. Ancak, gördüğünüz gibi bu Lisenin Müdürüyüm. İkinci dönem çalışır kurtarırsınız, ümitsizlik yok…”

Soma Linyit Lisesinde, Müdürümün yanında Müdür Başyardımcısı olarak üç yıl çalıştım. Rahmetli Müdürüm, kendini anlatırken, yalnızca kendini değil öğrenciliğinde ben ve benim gibi zayıfsız karne getirmeyenleri de anlatıyordu.

Rahmetli, öğrencilik hayatında ne yaşamışsa, öğrencileriyle ve bizlerle paylaşırdı. Baba Müdür tabiri en fazla yakışanlardan biriydi. Matematik gibi zor bir dersi sevdirir, kolaylaştırır, onun girdiği sınıflarda Matematikten kimse sınıfta kalmazdı.

1983 yılında, yine ikinci dönem başında, Nevşehir Gülşehir Lisesi Müdürü olarak öğrencilerimin karşısına çıktığımda, karnesinde zayıfı olanların elini kaldırmasını istedim. Baktım ki, bir hayli çok. Rahmetli Müdürümün o sözleri aklıma geldi birden. Dedim ki, üzülmeyin, “Zayıfsız karne çiçeksiz bahçeye benzer. Ben de o zayıf dolu karnelerle evine giden öğrencilerden biriydim.”

*****

Geçtiğimiz cuma günü öğrenciler yarı yıl karnelerini aldılar. Kimi takdir aldı, kimi teşekkür, kimi de kimselere gösteremedi karnesini.

Bendeniz, o takdir ve teşekkürleri hiç göremedim. Çünkü, karnesini kimselere gösteremeyenlerden biriydim. Gösterilemeyen o karne, zayıf notlarla dolu olan karneydi.

Zayıflarla dolu bir karne alanın halinden kim anlar?

Aynı karnenin bir benzerini üzerinden kaç yıl geçerse geçsin alanlar.

Yani bizim gibiler.

Karneden yana yüzü gülmeyenler…

Bizim zamanımızda onlu not sistemi vardı. Beş, can kurtaran bir nottu. Beşi aldım şapkayı göğe fırlattım derdi birçok arkadaşımız. Beş almak, bazen bir üst sınıfa geçmek bazen de mezun olmak demekti. Ancak bazı derslerden beş almak o kadar zordu ki. Yaşamayana nasıl anlatalım bu duyguyu…

Beşten aşağıda olan dört, üç, iki, bir zayıf notlardı.

Yani bizlerin notları.

Beş altı orta, yedi sekiz iyi, dokuz on pekiyi idi.

Dört ise zayıf notun kurtulma ümidi en yüksek olanı…

Zayıf karnelerde dört, bir ikiden fazla olmazdı, ikiler ve üçler çoğunlukta olurdu.

Eğer karnenizde “bir” varsa, onun anlamı oldukça yüksek bir ihtimalle “Eylül’de gel…” demekti. Eylül’e gelmek, sırat köprüsü gibi derlerdi. Beş aldın aldın, alamadın kaldın. Yine kaldı diye anılırdı adın…

*****

Bizi en zorlayan ders Matematikti. Eğer karnenizde tek bir zayıfınız varsa yüzde doksan Matematikti. İkinci zayıfın adı ise Yabancı Dil’di.

Bizim dönemin öğrencileri ortaokulda Matematikten, Lisede Cebir ve Geometriden çektiği kadar hiçbir dersten çekmedi. Bu dersler o dönem öğrencilerinin kâbusu gibiydi. Zayıf notu olan karnelerinde vazgeçilmezi…

Bir çoğumuz karnemizdeki zayıfları kurtarmak için her şeyi bırakır, o zayıf dersleri birer birer kurtarır, üstelik en az yedi alarak, bir üst sınıfa geçerdik.

Öğretmenlerimiz keşke birinci dönem bu kadar çalışsaydın, iftihara geçerdin demekten kendilerini alamazlardı.

Sekiz zayıfı kurtarıp, arkadaşları arasında efsane olan öğrenciler vardı. Hatta Eylül’e o kadar zayıfla gelip, hepsini birden kurtaranlar da yok değildi.

Bizim nesil karne sendromunu, ortaokuldan başlayarak, Lise ‘de de sürdürdü. Bazı sınıfları iki sene okuyanlarımız oldu. Üniversite yıllarımızda bu uzatmalar devam etti.

Ortaokulu dört senede, Liseyi altı senede, Üniversiteyi yedi senede bitirdim benzeri hikâyeler ve anlatımlar pek çoktu.

Kimi saklardı, kimi Allah’ın bildiğini kulundan mı saklayacağım diye sayar dökerdi okuduğu yıllardaki karne notlarını.

Beden Eğitimi, Din dersi, Müzik ve Resimden gayrısı baştan aşağı zayıf olan karneler vardı. Bazen Müzik ve Resimde zayıf olurdu.

Karnesini yakanlar, karnesini yırtanlar, babası görmesin diye, babasının yerine imzalayanlar foyası meydana çıkınca bu davranışından dolayı ceza alanlar vardı.

*****

Bizim karnelerimizin zayıfları bahçelerdeki çiçekler gibiydi. Belli ki her birimize öyle gelirdi. “Zayıfsız karne çiçeksiz bahçeye benzer” benzeri cümlelerde olmasaydı, kim bilir ne yapardık?

Hele bir de “Okumaz bu” …

Baksana, her yıl aynı, daha zayıfsız bir karne getirmedi…

Eylülde geçer, ortayla mezun olur…

Üniversite falan kazanamaz yeminle…

Diye en yakınlarınızdan umut fakiri laflar da duymuşsanız, ayıklayın pirincin taşlarını…

Karnelerimiz çiçeklerden geçilmezdi anlayacağınız.

Zayıf notu, karnenin çiçeği gibi görmek, teselliyi öyle bulmakta o yıllara has bir yaklaşımdı.

Nihayetinde o zayıf notları da kurtaracak olan da bizler değil miydik?

Kurtaranlarımız oldu. Eylül’e kalanlarımız oldu…Aynı sınıfı bir daha okuyanlarımız oldu.

İki sene üst üste aynı sınıfta kalıp belge alanlar, belge kurtarma imtihanlarına girenler oldu…

Ne mi oldu?

Karne, felek misali yüzümüze gülmedi. Çok zorladı, yaz tatillerimiz zehir oldu. Stres, bekleme, umutla umutsuzluk arasında gidip gelme az çektirmedi.

*****

Karne hikayelerini her andığımızda, içimize bir burukluk çökmesini yine de atlatamadık. Gülüp geçemedik. Daldık gittik bir an.

Büyük bir çoğunluğumuz o zayıfları kurtardık. Aldığımız diplomaları kolay almadığımız için, değeri ve kıymeti bambaşka oldu hep…

Karneyi ilk önce anneniz görürdü.

Ver bakayım karneni…

Nasıl verilir karne?

Zayıf olmasa, evden içeriye girer girmez verilmez miydi?

Benim yarı yıl karnelerim, kapıdan girer girmez verilemeyen karnelerden oldu hep…

Mesela tek bir zayıfınız varsa, önemli değil denirdi, bir zayıf da oluversin. Zayıf sayısı dört ve yukarı çıktı mı, sizi savunacak kimse kalmazdı.

Karnesinde altı zayıfı görmüş olanlardan biri olarak sekiz zayıfı olan arkadaşlarımıza bakıp teselli olurduk. Nihayetinde ortaokula da gitsek, çocuktuk…

*****

Her okul karnesi döneminde bugün bile içinizin burkulması ne demektir bilir misiniz?

Bunu karnesinde bir dünya zayıf not olanlardan başka kimse bilemez.

O yıllarda, yani 60 küsur yıl öncesinde, bulunduğumuz ilçede en büyük kamyon beş tonluktu.

Beşten fazla zayıfı olanlar için, senin zayıfları kamyon bile taşıyamaz derdik.

Çünkü her zayıf için bir ton diye aramızda bir espri vardı. Her karnesinde en az dört ton zayıf olan öğrencilerden biri olarak, karne aldığımızda, karnesi zayıf olan arkadaşlar evlerimize gitmeden önce kendi aramızda toplanır, anam ne der, babam ne der diye başlardık tahmin yürütmeye.

Evde kopan kıyametin küçüğü anamız tarafından büyüğü de babamız tarafından olanıydı.

Okumak o yılların gözdesiydi. Oku da iş güç sahibi ol cümlesi de vazgeçilmezlerden…

Lakin, karneler kadar hayatımızı alt üst eden, umudumuzu kıran, uykumuzu kaçıran, moralimizi bozan az şey vardı o yıllardan hatırladığımız.

Anneniz söylenir, babanız bazen demediğini koymaz, bazen bir iki çarpar, hele bu zayıfları kurtarmada gör diye bir araba laf sayar, bazan de iki üç gün konuşmaz görmezden gelirdi aynı evin içinde.

*****

Yıllar önce, elinde karne olan bir erkek çocuğunu durdurdum.

Sordum…

Karnen nasıl?

İyi…

Bu iyi dediğinden ne anlamalıyım?

Çocuğun yüzü gerildi, sert bir şekilde bana baktı ve dedi ki…

İyi dedik ya amca…

Ortaokul yıllarımızda bize biri karnen nasıl diye sorsa ya kaçar giderdik ya da olan oldu babından istemeye-istemeye gösterirdik. Sonra da vah vah çok da zayıfın varmış, çok çalış emi, çalışırsan kurtarırsın diye laflar duyardık.

Sevmezdik o lafları amma…

Ne diyelim?

Yine de siz, siz olun, karnesini isteksiz bir şekilde tutan, yüzü karmakarışık, üzgün bir çocuğa, karnen nasıl diye sormayın…

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!