Erol Sunat

Yara Derin

featured
0
Paylaş

Sunulan köşe yazısı, insanın iç dünyasında taşıdığı duygusal ve sosyal yaraların derinliğini, bu acıların çocukluktan bugüne uzanan kalıcı izlerini konu almaktadır. Yazar, yarayı sadece kişisel bir keder olarak değil; geçim sıkıntısı, yalnızlık ve hayal kırıklığı gibi geniş bir yelpazede, hayatın ayrılmaz bir parçası olarak tanımlar. İyileşmeyen bu yaraların bazen şarkılarda bazen de gündelik sitemlerde yankı bulduğu, toplumsal bir melankoli yarattığı vurgulanır. Metne göre, dertlerin yarıştırılması ve eski acıların sürekli tazelenmesi, ruhsal şifaya giden yolu kapatan en büyük engellerdir. Sonuç olarak eser, insanın bu derin sancılarla nasıl yaşayacağını bilemediği, derman arayışının ise çoğu zaman sonuçsuz kaldığı hüzünlü bir tablo çizmektedir.

 

Bizi yaralarımız mı yaşatır, yoksa ayakta durmamızın sebepleri o taşıdığımız yaralar ve onlardan hatıra kalan izleri mi bilemiyoruz.

Çünkü bu mevzu her insan için ayrı hassasiyetler gösterir.

Gerçek olan ise, yaralarımızın bizi derinden etkilemesi…

Yara derin dememiz belki de bu yüzden…

Derinlerde kalan yaralar çocukluğumuza kadar uzanabilir.

Atalar, “her dağın dumanı ayrı” derlerdi…

Her insanın derdi, yarası, sızısı başka başkadır.

“Derdimi ummana döktüm umman almadı, dağlara anlattım dağlar dayanmadı, akarsulara anlattım, akarsu bendini aştı gitti” diye anlatımlar dinlediğimiz de olmadı değil.

“Bizim ne yaralanmamız biter ne yaramız kapanır” diye kahredenler de yanı başımızdalar.

Paratoner misali, yaralar her nerede olsak ilk önce bizi buluyor diyenleri dinleye dinleye büyüdük.

Ara ara dertlerimizi bile yarıştırdık.

“Senin derdin dert midir, benim derdim yanımda…” dedik mesela…

***

Yara hassas bir mevzu.

Şakaya gelmez.

Sormaya gelmez.

Deşmeye gelmez.

Üzerinde tahlil ve münakaşa yapmaya hiç gelmez.

Kiminin yarası gönül yarası

Kiminin hicran…

Kiminin vicdan…

Kiminin unutulmak…

Kiminin ayrılık…

Kiminin yalnızlık…

Kiminin çaresizlik…

Kiminin hayat gailesi…

Kiminin ailesi…

Kiminin hısım akrabası…

Kim ne yara açmışsa, kim ne yara açıp kaçmışsa, kim yarı yolda bırakmışsa, kim “bu kadar da olmaz” dedirtmişse, kim olmadık oyunlar oynamışsa, kim can evinden vurmuşsa…

Kapanır mı o yara?

Yara derin…

Dermanı ne ola ki?

Var mı derman?

Yara “ben iflah olmam” demiş, “bana derman kâr etmez…”

Güç yetmez, söz iki adım öteye götürmez…

O yaraya bir baktırmak lazım gelmez mi?

Dünyada yalnızca ölümün çaresi yok demiş büyüklerimiz.

Yara mı sarılır?

Yara mı kapanır?

Sarılmazsa, kapanmazsa yara, sahibinin başına bela olur.

Sonrasında…

“Aldığı yaralar sonrasında iflah olmadı” derler…

“Yara yara dedi, bütün şifa tekliflerini kabul etmedi, yaralarıyla birlikte göçtü gitti” derler.

***

Derinlere inen derinlerde kalıyor, gelemiyor geri…

“Beni benimle bırak” diyenler de haklı…

“Yiğidi kılıç kesmez bir acı söz öldürür” derler ya hani…

O acı sözler ok yarası gibi, kılıç yarası gibi, kurşun yarası gibi.

Kapansa da izi kalıyor.

O iz her hatırlandığında insana hayatı zehrediyor.

Izdırap deseniz…

Sancı deseniz…

Dinmeyen bir ağrı deseniz yeri…

Derin yaraların açıklaması olmayan maddeleri gibi adeta…

“Yaralarımızı sarma konusunda ne kadar yetenekliyiz?” sorusu cevapsız soruların en fazla dikkat çekenlerinden.

“Yara benim, ben sararım ele koymam yaramı” diye şiirsel ve duygusal ifadelerimiz pek çoktur.

***

Bununla birlikte ortak yaralarımız da yok değil.

Ortak yaralarımız geçim derdiyle ilgili…

Maaşıyla geçinememek…

Barınma meselesini aşamamak…

Borcun harcın içinden çıkamamak…

Bu yaraların sarılamaması, çare bulunamaması, varılan kapılardan eli boş dönülmesi, istenen ücretlerle cebimizdeki para arasındaki makasın her geçen gün kapatılamaz bir şekilde açılması, insanımızda kapanmayan derin yaralar açmaya devam ediyor.

“Yara beni, yara beni, öldürür bu yara beni…” demiş şair.

Neden bu kadar yara bere içindeyiz diye kendine bir soran oldu mu?

Kimi dinleseniz derin bir ah çekiyor.

Her taraf ah…

Her taraf sızlanma…

Feryat figan aramadığınız kadar…

Yaralar öldürmüyor belki…

Ancak, süründürüyor…

Kapanmayan yaralar çok daha acı…

Bir yara sürekli kanar durursa, kapanır mı o yara?

Bizim halimiz ahvalimiz bir türlü kapatamadığımız yaralarda…

Bizde yara çok…

Saymaya kalksak akşam olur…

En başta bizi yaralayan kalbimizden yaralamış…

Yara almadığımız, yaralanmadığımız tek bir gün yok.

***

Orhan Baba, “Dil Yarası” şarkısında diyor ki;

“Dil yarası dil yarası en acı yara imiş / Dudaktan kalbe bir yol var ki sevgi ve şefkattenmiş…”

“Kırdığımız kalpler bizi aştı, memlekete yol oldu” derler ya…

Kırmaktan dökmekten vazgeçemedik.

Islık çalan, öfke kusan, içinde tek bir güzel laf olmayan hırsına sürekli yenik halimizin bir tezahürü bu yaralar.

Yara derin…

Her yara bir sır…

Her yara ayrı bir açmaz…

Kapansa da izi kalan yaralar var bağrımızda, kalbimizde, ta… içimizde…

“Yaşadım mı öldüm mü anlayamadım…” diye mırıldandığımız o şarkının melodisi bile bir yaranın dışarı vurumu gibi bir şey…

“Yaralandım, yaralandım…” diye başlıyordu bir başka şarkının nakaratının ilk mısrası…

Yaralanmayan, yara almayan kim var etrafımızda?

Herkes yaralı…

Kimi hafif, kimi derin…

Kimi ölümcül…

Kimi bir ömür boyu sürüp gideninden…

Kimi hayatı zindan etmiş kendine…

Kimi duman olmuş, çıkmış dağların başına Ferhat misali

Kimi vurmuş kendini yollara, “yuvarlanan taş yosun tutmaz” misali, dolaşmadığı yer kalmamış, lakin yarası yine de kapanmamış…

***

Mevsimler gelip geçse de denmiş ya…

Mevsimlerin gelip geçtiği, yılların su misali aktığı, yaraların bir türlü kendini unutturmadığı, hep hatırlattığı bir süreç…

Yaralar bizden yana mı?

Bizi teselli etmemek için, dünya kadar sebep ve gerekçe bulan mı?

Yaramızı sardırmayan, yara iyileşmesin, kapanmasın diye bize tuzak kuran mı?

Varsa anlayan…

Varsa bir cevabı olan…

Varsa, “şöyle olsa daha iyi olurdu, böyle olsaydı bu iş son bulurdu” diyecek olan…

Bağrımıza taş bassak geçer giderdi; “taş da bastım bağrıma amma, neden geçmedi, neden hafiflemedi, neden kapanmadı yaralarım” diyenler gözümüzün önünde…

Yorgun gönüllerin, yaralı kalpleri hemen her taraftalar…

Kimi buruk, hüzünlü ve umutsuz bir sevdadan geri kalan…

Kimi en güvendikleri tarafından güvendiği dağlara kar yağdırdıktan sonra üzerine çığ düşmüşten beter hale düşen…

Kimi ayrılık imtihanlarında sürekli kaybeden…

Kimi her ayağa kalktığında, her doğrulduğunda kendine nişan almış gözlerden, sözlerden ve silahlardan kurtulamayan…

***

Yara derin, derin olmasına da…

Her yara gün gelir kapanır…

Üzeri küllenir…

Yaraları kaşıyanlar…

Yara üzerindeki külleri üfleyenler…

Yarayı güncelleyerek günümüze taşıyanlar, yaralar kapansın, acılar dinsin istemiyorlar.

Eski defterleri sürekli açmaları, yaraları delik deşik etmek isteklerinden kaynaklı…

O zamanda sağlıklı düşünemiyoruz.

Garip bir melankoli kaplıyor içimizi.

İşin içinden çıkamıyoruz.

“Yara derin” edebiyatı neredeyse Nobel Edebiyat Ödülü’ne aday…

Yaramıza neşter vurulması lazım, lazım amma…

Neşter masada, neşteri vuracak yok ortada…

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!