Yazar, Ramazan ayının manevi iklimiyle günümüzün ekonomik gerçekleri arasındaki derin uçurumu eleştirel bir dille ele almaktadır. Metin, fırsatçı zamlar ve artan hayat pahalılığı karşısında emekli ile dar gelirlinin düştüğü çaresiz durumu vurgularken, toplumun yitirdiği merhamet ve yardımlaşma değerlerine duyulan özlemi dile getirmektedir. Savaşların ve küresel krizlerin gölgesinde geçen bu dönemin, Türk kültüründeki hoşgörü ve dayanışma ruhundan uzaklaştığına dair sitem dolu bir tablo çizilmektedir. İbadetin sadece şekilsel kalmaması gerektiğini savunan yazar, gösterişten uzak sessiz iyiliğin önemini hatırlatarak toplumsal bir vicdan muhasebesi yapmaktadır. Nihayetinde bu kaynak, insani erdemlerin maddi hırsların gerisinde kalmasına karşı güçlü bir uyarı niteliği taşımaktadır.
“Kendim ettim kendim buldum…” meselesini geçtik, “Ağlama değmez hayat…” faslını da… “Zor dostum zor…” demeler de gerilerde kaldı. “Ben yalnızım, ben yalnızım, yalnızım…” diyenlerimiz de kalktı sıyrıldı ağıtların arasından…
Ramazan ayının bundan sonraki günleri belli ki daha da zor geçecek… İran, Amerika ve İsrail savaşı hemen yanı başımızda. Savaşın etkileri piyasalara, akaryakıta, doğal gaza, altına ve dövize hafta sonu olmasına rağmen oldukça olumsuz yansıdı. Bugün ne olacak? Perşembe’nin gelişi Çarşamba’dan belli olur derler ya… Şubatın son günleri ve Mart başı bombaların yağdığı günlerle geldi… Bundan sonrasını bekleyip göreceğiz… Savaş demek, piyasaların altüst olması demek… Ramazan zamlarının üzerine katmerli zamlar gelir mi endişesi sardı insanların yüzlerini. Emeklinin durumu belli… Asgari ücretlinin hali ortada… Fakir fukara şaşkın… Dokunsalar ağlayacak insanlar derler ya, yok yoksulun hali aynen öyle…
Biz ki halden anlardık… Biz ki Ramazan bilirdik… Oruç bilirdik… İftar bilirdik… Sahur bilirdik… Kimin durumu ne, kim darda, kim sıkıntıda, kimin bir ekmek alacak parası yok, kim aç, kim tok; o söylemeden bilirdik… Yardım diye ta nerelerden gelirdik? Ah merhamet ah… Merhameti de kaybettik biz… Merhamet gibi içimize işleyen, gözlerimizi yaşartan, elimizi kolumuzu düşüren o güzel haslet… Ramazan demek merhamet demek, merhamet kesilmek aslında… Ramazan’da da merhametimiz öne çıkmayacaksa, gelmeyecekse neye yararız biz? Ne için yaşarız?

Heyhat demiş ya şair… Ne oldu bize? Nazar mı değdi cümlemize? Göze mi geldik? Bilemedik… Biz Türk’e yakışanı yapardık… Türk’e yaraşanı yapardık. Şubat sonu mart başı, var kalburla su taşı misali durumlara göz yummaz, iki elimiz kanda olsa koşardık. Sevgimiz, hoşgörümüz, anlayışımız bir başkaydı. “Hızır gibi erişti” derlerdi o Allah rızası için koşup gelenlere… Lafla peynir ekmek gemisi yürütenlere, kalburla su taşıyanlara kimse dönüp de bakmaz, selam da vermezdi… Rahmetli Ferdi Özbeğen, ”O Günler” şarkısında ne diyordu: “Ah o günler, o günler / Şimdi yabancı gibiler / Bir günlük mutluluğa / Bir ömür alıp gittiler / Ne günlerdi, ah o günler…”
Aylardan Ramazan… Ramazan diye her yıl, bıkmadan, usanmadan yapılan zamlar tahammül boyutlarının çok üzerinde… Sokakları gören, dinleyen var mı? Ah bilmez, intizar bilmez, gözyaşlarını görmez, feryatları dinlemez bir milletin evlatları değildik biz… Neden aklımız başımıza gelmez? Fırsatçıların Ramazan ayını yaşanılmaz ve dayanılmaz bir hale getirdiği bir başka Ramazan ayındayız. Kimse bakmaz mı, kimse görmez mi, kimse dile getirmez mi bu fiyatları? Yangın var diye bağıracak bir Nurhan Damcıoğlu da yok… O da ayrıldı gitti bu dünyadan… Yangın var… Yanan yanana… Yananı görmesi gerekenler yananların yanı başında. Yanandan haberleri yok. Bir bardak su dökmeyle yangın söner sanıyorlar herhalde… Oysa biz… Fırsat bu fırsat diyen fırsatçıların hiç olmayan insafının elinde perperişan bir haldeyiz… Ramazan ayı ve biz… Bir araya hatta yan yana neden hiç gelemeyiz? Bu zam yapanlar, bu fırsatçılar namaz kılmaz mı? Oruç tutmaz mı? Hiç “Biz ne yapıyoruz ne istiyoruz bu insanlardan?” demezler mi? Allah’tan korkmazlar mı? Bu fiyatlarla satılanları emekli alamaz, asgari ücretli alamaz; fakir fukara yanından yöresinden geçemez demezler mi? Deselerdi böyle olmazdı…
Şubat sonu mart başı, var kalburla su taşı demişler herhalde, çare olması beklenenlere… Laf lafı açıyor, çare bizden kaçıyor. Orhan Veli’nin anlattığı o cep delik cepken delik manzarası yapıştı kaldı üstümüze… Tencerelerin kaynamadığı; fakir fukaranın, garip gurebanın çayının çorbasının olmadığı, bulunmadığı bir ortamda iftarın o ulvi özelliğinin biz insanlar tarafından zedelendiği günlerdeyiz. İftar menüleri, iftar davetleri çarpıcı. Neredeyse iyi bir hurmanın tanesi on lira. Bir zeytin tanesi üç beş lira. Vermemiş mabut, neylesin Mahmut hikâyesini bilirsiniz. O konuda çok hikâye anlatılır bahtsız bir garip üzerine. Kimse de demez ki: “O Sultan Mahmut, verdiği altınları aşikâr edeydi de ‘Al şu bir kese altını da var git, bu Ramazan’da senin de çoluk çocuğunun da yüzü gülsün’ deseydi Sultan Mahmut’un sultanlığından ne eksilirdi?” Fakir fukarayı üzmenin, rencide etmenin hele ki Ramazan’da var mı gereği? Bu türden hikâyeler bahtsızlar için anlatılmış diyenler olabilir. O bahtsızların bahtını karartmamak inanın elimizde…
Kulun hayatı zaten imtihan, bir de kul kulu imtihan ediyor, vereceği üç kuruşla… Yardım mı eziyet mi belli değil… Hani, “Ne sevdiğin belli ne sevmediğin…” diye bir türkümüz var ya… Hayrı bile ne hallere büründürüyoruz. Yazıktır, günahtır… Sessiz sedasız, kimseler görmeden, bilmeden verilse kıyamet mi kopar? İllaki memleketin dört bucağında duyulması mı lazım? Yapılan yardımları yalnızca Allah’ın bilmesi ne zaman yetecek insanlara? Kameralar, çekimler, hatta haberlere konu edilmeler; üstelik Ramazan’da hiç de hoş olmayan manzaralara ve görüntülere yol açıyor. Var mı “Ben yanlış yapıyorum” diye yanlışından vazgeçen? Keşke diye başlayan ve biten cümleler arasında gidip geliyoruz.
Fırsatçılar senede bir gün duralım, elimizi kolumuzu, dilimizi bağlayalım. Şu fırsatçılığa bir ara verelim. Hiç değilse bir ay boyunca insanları memnun edelim, yüzlerini güldürelim. “Ramazan ayında indirim de yapılabiliyormuş” dedirtelim diyemiyorlar. Kendilerine hâkim olamıyorlar. Araya ne denli hatır gönül girerse girsin zamdan vazgeçemiyorlar. Yaptıkları indirimlerde dişe dokunur bir şey olmuyor. Fırsatçı, Ramazan’ı harman zamanı gibi görmekten geri adım atamıyor. Ramazan’ın ulviliği, kutsiyeti gibi duygulara aldırmıyor. Marketler lebalep dolu… Alan var alamayan var diyemeyenler için “ne ararsan var” demek öyle boş bir ifade ki… Ramazan’ı kolaylaştırmak gibi, insanları en azından bir ay rahat ettirmek gibi bir yolu açmaktan sürekli imtina ediyoruz. Bu imtina edişe dahil olanlara “Ramazan ayı ile aranız nasıl?” diye soran da yok… Ramazan’ı rahmet ayı, mağfiret ayı diye dillerinden düşürmeyenlerin, her akşam iftar sofralarında boy gösterenlerin, fakir fukarayla ekmeğini ve yemeğini bölüşmeyenlerin Ramazan’a vurdukları damga böyle bir şey… Bu durum normal bir durum mu?
Ramazan ayını güzelleştirmek, insanları sevindirmek, fakir fukaranın mutfağını şenlendirmek elimizde… Lakin bir şeyler oldu her birimize… Fırsatçı kendine hâkim olamaz… Zengin ve variyetli yönünü fakir fukaraya dönemez… Görmesi gereken göremez… Duyması gereken duyamaz… Şubat sonu mart başı, var kalburla su taşı bir vaziyet…