Erol Sunat
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Meddah Misali

Meddah Misali

featured
0
Paylaş

Erol Sunat, Meddah Misali adlı metninde, geçmişin sıcak toplumsal değerleri ile günümüzün ekonomik zorluklarını ve bireysel yabancılaşmasını Ramazan ayı üzerinden karşılaştırmaktadır. Yazar, eski dönemlerin yardımlaşma ve hoşgörü dolu atmosferinin yerini hayat pahalılığı, geçim sıkıntısı ve insanların birbirine karşı sergilediği duyarsızlığın aldığını vurgular. Geleneksel hikâye anlatıcılığı olan meddahlık sanatına atıfta bulunarak, günümüz insanının yaşadığı çaresizliği ve kalplerin katılaşmasını eleştirel bir dille ifade eder. Yazıda, özellikle emeklilerin ve dar gelirlilerin maruz kaldığı fırsatçılık ve enflasyon karşısındaki mücadelesi ön plana çıkarılır. Toplumun manevi değerlerinden kopuşunu ve vicdani bir yalnızlığa sürüklenişini hüzünlü bir tonda özetleyen yazar, eski günlere duyulan derin bir özlemi dile getirir. Sonuç olarak metin, modern yaşamın getirdiği maddi ve manevi yozlaşmayı bir ayna gibi okuyucuya yansıtmaktadır.

 

Yıllar önce bir Meddah hikayesi yazmıştım, Ramazan’la ilgili. O hikâyenin şiirli bir girişi vardı;

Ramazan-ı Şerif’in, geldi çattı yenisi / Ağzınıza layıktır, ol baklava sinisi

Niyetimiz halistir, hariçten çekmem gazel / Hele biz anlatalım, dinleyin güzel, güzel

Eğri lafa ne gerek, doğru, dosdoğru sözüm / Her kıssa bir ibrettir, a benim iki gözüm…”

Benim ustam anlattı, bu hoşça hikâyeyi / Ben aciz de edindim ondan bu sermayeyi…”

El verdi bu garibe, dedi konuş çekinme / Allah’ın izni ile, başlarım hikâyeme…”

Meddah değiliz elbet…

Değiliz amma…

Meddah misali bir şeyler de anlatabiliriz belki…

Ramazan olur da hikayeleri olmaz mı?

Olur elbette

Bizde ne hikâye anlatacak ne de hikâye dinleyecek hâl yok

***

Bizim hikayemiz hikâyeyi aşmış roman olmuş aslında…

Ağır roman gibi bir şey…

Dinleyene ağır, anlatana ağır, yazana ağır

Alem sağır… El alem sağır….

Çaresizlikten ve kimsesizlikten bağır Allah’ım bağır…

Meddah denen o hikâye anlatıcı, çıkıp gelse zaman ötesinden, konu kıtlığı diye bir şey çekmez yeminle.

İnse baksa sokağa, karışsa insanların arasına, otursa bir parkta emeklinin, asgari ücretlinin yanına…

Onlar anlatsa o dinlese, her birini dağarcığına birer birer not etse

Pazarlarda fakir fukarayı gözlese… Ne eder, hangi tezgâhın yanından geçerken hali nicedir diye gözlem yapsa, aramadığı kadar konu bulur “bir dokun bin ah işit” denilen o insanlardan.

***

Sokaklarda kendi kendine konuşup yürüyenler var. İnsanlar içlerine sindiremiyorlar bazı şeyleri. İçine ata ata kalpler teklemeye başladı.

Avrupa’nın asgari ücretlisinin ve emeklisinin aldığı maaşla bizim emekli ve asgari ücretlimizin aldığı maaş mukayese edilebilecek gibi değil

Bizde manevi bir bayram olarak kabul gören Ramazan’a hasat zamanı gözüyle bakıldı kendimizi bildik bileli.

Fırsat bu fırsat yaklaşımı geçerli olunca, iftar sofraları ve sahurlar gitgide garipleşti, mahzunlaştı… Günümüzde ise anlatılması ve yaşanması güç bir hale büründü.

Yaşları yetmiş küsurlara, seksenlere varanlara ve aşmışlara sorun bakalım ne diyecekler?

Ramazan’da bir şeylerin ucuzladığını gören, duyan ve yaşayan oldu mu?

Ramazan mademki manevi bir bayram, bu bayramı madden de rahat bir şekilde, rahatlamış olarak yaşamasın mı insanlar?

“Zamsız bir Ramazan göremediğime yanarım” diyenler de bizim insanımız.

“Kader böyle imiş ne söylesem boş…” şarkısı bile teselli edemiyor insanları…

O fırınlarda başlayan meşhur pide kavgalarının vazgeçilmezi pide, her Ramazan öncesi zamlanır. Tahin pekmez de bu zamdan nasibini alır.

Tatlı olarak aklınıza ne gelirse.

Kadayıf, güllaç, baklava, revani zamla aralar Ramazan ayının kapısını.

Pastırma, sucuk gibi bugünün erişilmez olanları da o yılların zam rekortmenliğini kimseye bırakmadan geldiler bugüne kadar… Üstelik indirim kelimesini telaffuz bile edemediler…

***

Dünden bugüne tek teselli, biraz buruk da olsa, dün zar zor, iyi kötü alınabilen ne varsa, bugün yanına dahi yaklaşılamaması

Dünle teselli olunur mu?

Bugün geldiğimiz nokta ne yazık ki, tam da öyle

“Eskileri konuşmasak olmaz mı?” diyenler bir hayli fazla…

Bugün önüne geçilemeyen hayat pahalılığı dizginlenemez bir halde.

Güncelleme denen şımarığı tutabilene, yakalayabilene aşk olsun.

Anlatacak çok şey var.

Eski Ramazanlarda orta oyunları vardı, Karagöz-Hacivat vardı, Meddah vardı, akşamları şen sohbetler vardı, iftarlarda eş dost bir araya gelmek vardı.

Şimdi içimiz karardı

Hafakanlar bastı

Haneler garip, sofralar garip, mutfakların ağzını bıçak açmıyor, tamtakır kuru bakır, tencereyi bıraksan tencere ayrı konuşacak, kapağı ayrı.

Ocak, “ben en sonra konuşayım” der gibi bakıyor soran gözlerle bakanlara.

***

Meddah olsanız neler anlatırdınız?

Ne kadar eski Ramazan hikayesi varsa atardınız bir kenara, günlük hayattan kesitler anlatırdınız hikâye adına…

Eskiden olsa tok açın halinden anlardı, girerdi koluna…

Şimdiki gibi, öte yakalardan başka sokaklardan görünmeden, rast gelmeden, kaçıp gitmezdi.

Ya da selam vermez, “dur” diyene çarpıp yoluna devam etmezdi.

Dinleme diye, halden anlama diye güzel bir hasletimiz vardı.

O kayıp

Nerelerde düşürdüğümüzü dahi bilmiyoruz.

Cebimizden mi düştü?

Elimizden mi kurtuldu…

Vurdumduymazlığımızdan mı sıkıldı? Bir başkasının mı peşine takıldı?

Ona benzer bir şeyler oldu… “İyi ki kayboldu” diyenlerimizde var…

“Yanımda yürü dedim, ben bir yere uğrayacağım dedi bir daha da ne geldi ne aradı ne sordu” diyenlerimiz var.

Aslında bir dinleyecektik dinlemesine de derdi bitmiyor ki, bıraksan akşama kadar konuşacak…

Evir çevir aynı laf

***

Edebiyat denen enstrüman her devirde bulunmaz bir nimet…

Konuşmaya başladığında ne mi oluyor?

En azından laf lafı açıyor. Ramazan’da iftara kadar zaman çok. Milletin de derdi çok

Bir bakıyorsunuz iftara kalmış bir saat. Konuşan konuşmuş, dökmüş içini. Evli evine, köylü köyüne, yolcu yoluna denmiş…

Çare denen şey, sokağın ortasında bir başına bükmüş boynunu oturmuş kalmış.

Çare kime lazım?

Çaresize

Çaresiz kim?

Fakir fukara, garip gureba

Diyen var mı bu insanlara bir merhaba?

Sokak ne garip ne ıssız… Hatta bir hayli kalabalık… Aynı sokakta yaşayanlar bile tanımıyor birbirini… Tanımak istemiyor. İşine geliyor.

“Tanısam ne olur, kim bilir ne diyecek ne isteyecek” diye asıyor suratını, çeviriyor başını geçip gidiyor.

Dur diyene durmuyor, bir şey diyene aldırmıyor.

Kendine hayrı olmayan, kimselere yardım etmeyen, kimsenin elinden tutmayan, kim ölmüş kim kalmış bakmayanlara dönmüşüz de haberimiz yok…

***

Biz neden böyle dağıttık?

Neden böyle savrulduk? Neden yalpa yapa yapa yürüyoruz? Neden ayakta duramıyoruz?

Neden birbirimize tutunamıyoruz? Neden koptuk birbirimizden?

Nerede yanlış yaptık?

Biz böyle insanlar mıydık?

Bize öyle bir dokunmuşlar ki, bizde iyi ve olumlu her ne varsa, almış gitmiş.

İyiliğin kırıntısı kalmamış

Ramazan’da bile

Kalplerimiz yumuşar mı diye bekliyoruz.

Dün sıcacıktı o kalp, yumuşacıktı. Ağlayan birini görse, onun yanına oturur, onunla ağlardı.

Ya bugün?

Kaskatı o kalp

Taşlaşmış

Vicdanı, merhameti, hoşgörüyü, iki sokak ötede yol üstüne bırakmış. O bıraktıklarına kamyon çarpmış, TIR çarpmış.

Sonrasında laf, alıyor sazı eline, dokunuyor teline…

Diyor ki;

“Neydi o sizin mesele? Nerede kalmıştık? Dün biraz araştırdım, bakın ne yapacağız?”

Bir kolayına bakacağız

Sonrası…

Laf-ı güzaf

***

Edebiyattan inciler saçma günlerine devam…

Oturduk laf sofrasına

İftar eyledik

Laf aşına, daldırdık kaşıkları…

Laf ekmeğini bölüştük

Arada biraz da gülüştük

Laf iftarına gelenlerle tanıştık, görüştük…

Ne diyordu büyükler?

“Laf dumandır uçar gider”

Ne mi kalır geriye?

Aynaya baktığımızda ne görüyorsak o

Hali pürmelalimiz gördüğümüz.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!