Bu köşe yazısı, toplumun en savunmasız kesimi olan garibanların maruz kaldığı derin yalnızlığı ve sosyal adaletsizliği sarsıcı bir dille ele almaktadır. Yazar, çeşitli ozan ve sanatçıların eserlerinden ilham alarak, bu insanların sadece maddi imkansızlıklarla değil, aynı zamanda duyarsızlık ve vefasızlıkla da mücadele ettiğini vurgular. Siyasetin ve zengin kesimin vaatleri arasında sıkışıp kalan yoksulların, ekonomik zorluklar altında nasıl ezildiği ve hakkını helal et söylemiyle nasıl geçiştirildiği sorgulanır. İnsani değerlerin ve paylaşma kültürünün yitirilmesine yönelik sert bir eleştiri sunan kaynak, toplumun vicdanına bir ayna tutmaktadır. Sonuç olarak, garibanların kaderine terk edilişi üzerinden modern toplumdaki empati kaybı ve sistemik ihmaller etkileyici bir biçimde gözler önüne serilir.
Müzisyen Mustafa Dayı yani Mustafa Keskin, söz ve müziği kendine ait olan “Gariban” şarkısında çok hoş bir soru sormuş…
Bu soru roman olur. Hikâye olur. Bu sorudan dizi dahi olur.
“Kim yardım edecek bu garibana?” diye soruyor Mustafa Dayı…
Bu sorunun cevabı ortada…
Gariban garip, gariban kimsesiz, gariban çaresiz…
İnsanın kendi memleketinde gariban olması kadar acı ve anlaşılmaz bir şey yok diyen garibanları keşke bir gören, keşke bir duyan olsaydı…
Garibanlık üstüne rahmetli Seyfi Doğanay’ın bir şarkısı var…
Doğanay diyor ki;
“Sen gariban ben gariban vazgeçelim bu sevdadan / Karı kalkmaz dağlar gibi çökmüş üstümüze duman”
“Sen gariban ben gariban kavuşmayız hiçbir zaman / Kör karanlık darda kaldık, yok feryadımızı duyan / Bir lokma ekmek uğruna olduk gurbet elde ziyan”
Ozan Lütfü Yıldırım ise, “Gariban” şiirinde diyor ki;
“Gurbet elde bir kenarda / Sen gariban ben gariban / Her bir yanım bir diyarda / Sen gariban ben gariban”
“Söyledikçe artar sızım / Belli değil yolum izim / Kaderimiz aynı bizim / Sen gariban ben gariban”
*****
Şairlerin, yazarların en fazla içine dokunandır garibanlar. Garibanın ağzı dili söylemez. Vardığı kapılarda ona kapıyı açan olmaz, derdin ne diye soranı olmaz, bir lokma ekmek vereni olmaz, ardında duranı da bakanı çekeni de.
Garibana arka çıkan olmaz…Hakkını hukukunu savunanı olmaz…Sözüm ona gariban herkesin aklındadır, herkesin önceliğidir. Ne hikmettir bilinmez, bir türlü ona sıra gelmez. Bir türlü yüzü gülmez…Bir türlü gözyaşını kimse silmez…Halini görmez…Derdini çözmez…
Sanırlar ki gariban kimseye küsmez…
Sanırlar ki ahı arşa varmaz. Sanırlar ki, garibana kim ne ettiyse yanına kar kalır…
Kimdir gariban?
Kimi kimsesi olmayan…Varsınlar öyle sansınlar…
Gariban ekside…
Ne demek ekside?
Eksi demek dibe vurmak demek…
Batmış demek, kurtarmada öncelikli demek, o uzanmayan kolların ellerin ilk ona uzanması uzatılması demek. İlk akla gelecek, ilk hatırlanacak demek…Bir lokma ekmeğe muhtaç demek, hayat denen insafsız ve vicdansızın elinde pestili çıkmış demek.
Daha nasıl anlatalım eksiyi…Garibana dokunmayan…Onu düştüğü yerden kaldırmayan, aynada kendine bakmalı. Ne yapıyor, nereye doğru gidiyor, aynada gördüğü kendi mi yoksa bir başkası mı?
*****
Garibana hakkını helal et diyorlar demesine de…
Gariban helal olsun dese, onu yaratan ne diyecek?
Gariban sevdi mi tam seven…
Güvendi mi tam güvenen…
Sonrası…
Şüphe duymayan…Aklına bir şey getirmeyen…
Beni bilirler…Beni görürler…Benim içimden ne geçirdiğime vakıftırlar…
Aç olduğu mu, işsiz olduğumu tenceremin kaynamadığını onlardan daha iyi bilen yoktur diye bel bağladıkları, ben seni bir yerlerde unuttum, es geçtim, pas geçtim, ıskaladım, senin sıranı başkalarına verdim, kusura bakma babından bir şeyler söylüyor lakin, konuştukça batıyor, gaf üstüne gaf yapıyor, hatasını yanlışını ifşa ediyor, eteğindeki taşlar o istemese de kendiliğinden dökülüyor…
*****
Garibanlığı biz insanlar icat ettik aslında…Nereden geldiğimizi, aslımızı, neslimizi unuttuk. Gözlerimiz kamaştı yalan dünyanın yalancı zenginliğinde.
Bölüşmeyi, paylaşmayı, hak yememeyi unuttuk, doymayan gözlerimiz, güç ve kudreti eline geçirdiğinde saçmaladı kendini dağıttı, Tiran oldu, Despot oldu, elinde avucunda ne varsa aldıklarını çaresiz bir şekilde aç biilaç ortada bıraktı. O insanlar bir daha kendilerine gelemediler, toparlanamadılar.
Onlara gariban dediler…Fakir dediler…Yoksul dediler…Dediler de dediler…
Her dilde her memlekette sınıflandırdılar.
Biz neyiz o zaman? Neye yararız? Zenginliğimiz kime? Böbürlenmemiz niye?
Öbür tarafa tek bir kuruşunu götüremeyeceğimiz servetlere sahibiz.
Kimi emlak zengini…Kimi arazi…Kiminin yatırımları ülke sınırlarını aşmış durumda…
Bir ekmek parası verirken elleri titriyor.
Zengin olanlarımız tel tel dökülüyor.
Cömert olmakla ilgili bayağı bir takıntıları mevcut.
*****
İnsanı yaşat ki devlet yaşasın düsturu tabela olmuş, çerçeveletmişiz baş ucumuza asmışız.
Her Allah’ın günü bakışıyoruz birbirimizle.
Garibanı yaşat, yoksulu yaşat, fakir fukarayı yaşat diye okunur o düstur diye mangalda kül bırakmayanlar neredeler?
Gariban, enflasyonla olan mücadelesini kaybetti.
Önünde oldukça çetrefilli geçecek olan aylar var. Garibana hakkını helal et deniliyor ya hani…
Etse bir türlü etmese bir türlü…Etse, hakkını helal etti diyenler dönüp arkasını gidiyor. Etmese, türlü kulplar takılıyor, etmeme üstüne…
Kurtarın şu garibanı…Kimse adım atmıyor…
Lakin ortalık sataşmalardan laf salatalarından, laf savaşlarından toz duman.
Gariban yine gariban, yine garibana yok senin ne derdin vardı diye soran…
*****

Gerçeklerle aramız fena halde limoni…
Ayda yirmi bin lira ve altında maaşlara layık gördüğümüz garibanları neredeyse defterden sileceğiz.
Bütçe şartları iyi olduğunda düşünülecek gerekçesiyle yaklaştıklarımızın genel adına gariban demişiz çünkü.
Garibanlar, ne zaman aklımıza gelecekler?
Seçim öncesi mi?
Muhtemelen…
Zaten diyorlar, bizi seçimlerde en çok destekleyenler onlar.
Seçimlere kadar garibandan geriye ne kalırsa sizin olsun.
Garibanlar ne diyorlar?
Bu para kira etmiyor…Doğalgaza, elektriğe, suya yetmiyor. Çarşı pazardan, bakkaldan, marketten kapak kaldırmadık daha…
Buraya kadar olanların neyini anlamadınız?
Siyasilerin dilleri sürçtükçe içlerini döküyorlar. Bugüne kadar ketum davrandıkları, kol kırılır yen içinde kalır dedikleri ne varsa, onları dinlemiyor. Dilleri çözüldü bir kere…
Ketumiyet denilen o suskunluk dayanamadı, infilak etti.
Cümle kırılan ve yen içinde kalan ne varsa meydanda. Yen dayanamadı, kendiliğinden yırtıldı.
Kelimeler kavramlar birbirini ifşa ediyor. Yalanlıyor. Yalan söyleyen, sır saklayan kelime utansın, cümle yere çakılsın denmiş gibi.
Devrilen çamlar…Yapılan gaflar…Garibanın ahları arasında, garibanın ne kadar çok ihmal edildiğinin bir nişanesi olarak ağızlardan dökülüyor.
*****
Ne yer ne içer gariban?
Kuru yavan…
Başında yok akmayan bir tavan…
İstese de bulamaz bir acı soğan…
Gariban bize hakkını helal etsin demek en kolayı…
Bu söylem bile, garibanın unutulmuşluğunun en tipik bir göstergesi.
Garibanın yanında olmak, yanında durmak, derdine çare bulmak bu mu?
Zaten o taraflardan kaldırılan bir kapak yok.
Bugüne kadar…
Garibanın halini ahvalini…
Biliyoruz…
Farkındayız…
Az sabır…Az daha…Biraz daha…Bir yıl daha…
Garibandan ne kaldı geriye?
Gariban çöktü…Gariban düştü…Büründü bir kemik bir deriye…
Yarısı öldü, yarısı hasta…
Geri kalan gidemez oldu eşe dosta…
*****
Yüklenmeyin bu kadar garibana dendikçe, gariban kanadı fena hırpalandı. Pandemi garibanı vurmuştu zaten.
Teselli yüzü görmedi gariban…
Yüzüne gülen de yoktu…
Oy verdi, vergi verdi, vefa gösterdi, yokluğa göğüs gerdi. Kemer sık diye yine de ilk ona söylendi.
Varmayın bu kadar garibanların üstüne diyenleri kimse dinlemedi.
Gariban kanadı birçok siyasi iktidarın yüzünü güldürüyordu. Lakin bu kanada siyasiler olması gerekeni dahi çok görüyordu.
Ne evleri oldu…
Ne arabaları…
Çok mu zordu?